AYAKKABI

AnalizPolitika

Written by:

Bazı eşyalar ya da ritüeller vardır ki, bazı dönemlere damgalarını vurdukları için o dönemlerle ya da kişilerle adeta özdeşleşir, simgeleşirler. Misal puronun hem CHE hem de Castro Küba’sı ile bu kadar sıkı fıkı özdeşlemesinin arka planında CHE’nin bütün tarihi ve popüler fotoğraflarında puronun kendisine eşlik etmesi yatar. Yine aynı şekilde elinden puronun düşmediği 2. Dünya Savaşı kahramanlarından Winston Churchill de puro ile özdeşleşen bir başka tarihi şahsiyettir. Elbette şu içinde debelendiğimiz modern zamanlarda bıyıklarını dudaklarının tam ortasına denk gelecek sakillikte yarım bırakmış bir zevksizi bulmak imkansızdır! Ancak unutmamak gerekiyor ki o “yarım bıyık” 40’lı yıllarda kendisini Adolf Hitler’e ve onun faşist ideolojisine adamış tüm dünya faşistleri açısından tanrısal bir simge niteliğini taşıyordu.

Sırf Majesteleri Micheal Jordan’ı hissetmek, onun bir parçası olmak sevdasıyla “turnikeye kalkarken dillerini dışarıya çıkartan” o 90’lar jenerasyonun mutlu mesut üyeleri olarak hep sahip olmak istediğimiz; ancak o dönemin şartlarına göre oldukça pahalı olduğu için de bizim gibi orta sınıf ailelerin çocukları açısından alınıp giyilmesinin dönem boyunca imkansız hale geldiği o efsane siyah “Nike Air Jordan” spor ayakkabıları da şimdilerde daha bir özlemle anar hale geldiğimiz Adana Sabancı Tekstil Meslek Lisesi yıllarımızın yegane simgesiydi.

Hoş, her ne kadar o ışıltılı siyah spor ayakkabısına lise yıllarımız boyunca sahip olamayıp onunla aramızdaki ilişkiyi “platonik” seviyesinden bir santim bile yukarıya taşımak kısmet olmamış olsa da, buram buram “Siyah İsa Jordan” kokan şortlarımızla, tişörtlerimizle ve elbette rengarek sportif çoraplarımızla okul bahçesinin hemen hemen her köşesinde onun birer temsilcisi, müridi gibi yaşıyor, oynuyor, nefes alıyor ve hatta dibine kadar aşık oluyorduk.

İktidarın konfor alanında bir daha bu kadar yürekli şekilde volta atmasın diye mütevazı ayakkabılarını giymesine bile tahammül edilmeden önce apar topar göz altına alınan, sonra da bu kara dönemin hukuksal gerçeği olarak belli ki tüm muhalif fanilerin başına geleceği üzere saçma sapan sebeplerle tutuklanan vekil Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun o kargaşa esnasında kıyıda köşede “ayaksız şekilde bırakılmış” mütevazı ayakkabılarının fotoğrafını ilk gördüğümde, bizim lise yıllarımızın efsane Nike Air Jordan’ları kadar havalı olmasa da o siyah ayakkabıların dillerinden besmelelerin boğazlarından haram lokmaların eksik olmadığı “malum ve meşhur” zalimlerin iktidarıyla bir kez daha özdeşleşeceğini hemen anlamıştım.

Bir kez daha diyorum, zira daha önceki yıllarda da ayakkabı kutularından etrafa saçılmış rüşvet paralarıyla, kimsesizliğin kaldırımına düşen merhum Hrant Dink’in katledilmesiyle özdeşleşen o tabanı delinmiş kanlı ayakkabısı da mevcut iktidarın hırsızlığının, ırkçılığının ve tabii mide bulandırıcı pişkinliğinin tipik sembolleri olarak toplumun zamanla “ayakkabı dünyası”na dönüşen yorgun hafızasına çoktaaan kazınmışlardı.

“Baba hemen İngilizce öğrenmeliyim!” Demiş bizim küçük hınzır. Trakya taraflarından Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları bir bölgeye tayini çıkan Astsubay akrabamız da haliyle meraklanıp sormuş; “hayırdır evladım, nereden çıktı bu İngilizce öğrenme işi?” “Ee buradaki çocukların hepsi İngilizce konuşuyorlar baba, konuştuklarından hiçbir şey anlamıyorum!” demiş sınıfındaki Kürt çocuklarının konuştukları Kürtçeyi tanımlayamayarak onun yabancı bir dil olduğunu zanneden küçük prensimiz!

Bu kadim toplumu yıllardır tekinsiz, kimsesiz bırakılmış ayakkabılara mahkum eden o faşizan “vahşet dilini” bizler gayet yakından tanıdığımız, bildiğimiz ve hatta zamanla ezberlediğimiz için küçük bir çocuğun “iletişim dünyası”nda yaşadığı o naif, o çocuksu paniği bizlerin yaşama ihtimali yok denecek kadar azdır. Zaten bu sebeple kimsesizlerin gerçek kimsesi olan “insan soylu” bir vekilin ardında mütevazı ayakkabılarını bırakarak karga tulumba özgürlüğüne ve ne yazık ki okuduğumuz kadarıyla sağlığına da elveda demiş olmasına hiçbir şekilde şaşırmadık, garipsemedik. Ama alışmadık da…

Çünkü biliyoruz ki, çünkü farkındayız ki alışırsak, alıştırılırsak başta onurumuz olmak üzere her şeyimizi kaybedeceğiz.. Ayakkabıların, kaybedilen, yenik düşülen, pes edilen bir dönemi hatırlatmasını istemiyorsak eğer alışmayacağız bu zulme, bu haksızlık sağanağına..Belki zaman zaman yalpalayıp düşeceğiz, umutsuzluğun tekinsiz kıyılarında usul usul göz yaşı dökerek o eski güzel dünlerimizin yasını tutacağız, ama asla alışmayacağız, asla pes etmeyeceğiz, o ayakkabıların kimsesiz kalmasına da asla müsaade etmeyeceğiz, asla.

Uğur Güney Subaşı. Nisan 2021, Adana

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir