<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	
	xmlns:georss="http://www.georss.org/georss"
	xmlns:geo="http://www.w3.org/2003/01/geo/wgs84_pos#"
	>

<channel>
	<title>Sibel Özbudun, Author at POLİTİKHANE</title>
	<atom:link href="https://www.politikhane.com/author/sibelozbudun/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.politikhane.com/author/sibelozbudun/</link>
	<description>Medya-Analiz-Politika</description>
	<lastBuildDate>Fri, 30 Jun 2023 12:16:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.politikhane.com/wp-content/uploads/2020/04/cropped-unnamed-32x32.png</url>
	<title>Sibel Özbudun, Author at POLİTİKHANE</title>
	<link>https://www.politikhane.com/author/sibelozbudun/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
<site xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">175783690</site>	<item>
		<title>AİLENİN, DEVLETİN, ÖZEL MÜLKİYETİN KÖKENİ BİZE NE ÖĞRETİYOR?</title>
		<link>https://www.politikhane.com/ailenin-devletin-ozel-mulkiyetin-kokeni-bize-ne-ogretiyor/</link>
					<comments>https://www.politikhane.com/ailenin-devletin-ozel-mulkiyetin-kokeni-bize-ne-ogretiyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sibel Özbudun]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Jun 2023 12:16:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.politikhane.com/?p=3595</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Ve bazıları; yokken bile vardır, fazlasıyla.”1 &#160; Ailenin, Özel Mülkiyetin, Devletin Kökeni, ya da kısaca AÖMDK… “Marksizm ve Kadın” denildiğinde hiç kuşku yok ki akla gelen &#8230;</p>
<p>The post <a href="https://www.politikhane.com/ailenin-devletin-ozel-mulkiyetin-kokeni-bize-ne-ogretiyor/">AİLENİN, DEVLETİN, ÖZEL MÜLKİYETİN KÖKENİ BİZE NE ÖĞRETİYOR?</a> appeared first on <a href="https://www.politikhane.com">POLİTİKHANE</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">“Ve bazıları;</p>
<p style="text-align: right;">yokken bile</p>
<p style="text-align: right;">vardır, fazlasıyla.”<a name="_ftnref1"></a><a href="#_ftn1#_ftn1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Ailenin, Özel Mülkiyetin, Devletin Kökeni,</em> ya da kısaca <em>AÖMDK…</em> “Marksizm ve Kadın” denildiğinde hiç kuşku yok ki akla gelen ilk yapıt. Marksist literatürün en çok okunmuş ve olasıdır ki en çok eleştirilen eserlerinden biri. “Pek az ondokuzuncu yüzyıl yazarı aynı anda bu denli benimsenip bu denli yerden yere vurulmuştur,” diyor Redclift (1987:116).</p>
<p>Eleştiriler özellikle iki kesimden kaynaklanıyor: antropologlar ve feministler. Her ikisi de <em>AÖMDK</em>’den fazlasıyla beslenmiş olsalar da, yapıtı eleştirmek, bir dönem bir çeşit rüşt ispatı edimi sayıla geldi &#8211; iki kesim için de…</p>
<p>Bu eleştirilere geçmeden önce Karl Marx ile Friedrich Engels’in kadın konusundaki görüşlerinin biçimlendiği ortama bakmak gerekiyor yine de&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>AÖMDK’nin Arkaplanı</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Öncelikle şu vurgulanmalı: 19. yüzyıl Avrupası’nda hemen her kesimden kadınlar, ayaktaydı. Burjuva kadınlar yeşermekte olan “liberal demokrasiler”in erkek yurttaşlara sunduğu haklardan eşit biçimde yararlanabilmek adına, işçi-emekçi kadınlar ise kendilerini yığınlar hâlinde üretime çeken kapitalist sınaî üretim koşullarında, yaşam ve çalışma şartlarını iyileştirebilmek adına…</p>
<p>“Yaşamları boyunca Marx ve Engels etkin biçimde yükselmekte olan kapitalizme karşı muhalefeti inşa eden kadın ve erkeklerin yanında yer almışlardır. Marx ile Engels’in devrimci kariyerlerine başladığı 1830’larda kadınlar kendi eşitlik taleplerini yükseltirken ütopik sosyalist örgütlere katılıyorlardı. 1840’larda Britanya’da kadınlar altı maddelik Halkın Yasası (Charter) için örgütleniyor, gösteriler, yürüyüşler düzenliyor, kitlesel grevler düzenliyorlardı. 1848’de bir devrim dalgası Avrupa’yı sardı ve kadınlar yalnızca barikatlar inşa edip krallara ve imparatorlara karşı silaha sarılmakla kalmadılar, haklarını talep edebilmek için kendi örgütlerini de kurdular. 1871 Paris Komünü sırasında kendi örgütlerini oluşturup kentteki kısa ömürlü işçi hükümetini savunmak için ölümüne savaştılar. 1860’lar Britanya’sında İrlandalı kadın cumhuriyetçiler Britanya sömürgeciliğine karşı silahlı eylemleri destekliyordu. Marx ve Engels bu mücadelelerde yer alan kadın eylemcilerle etkileşim içindeydi. Kadınlar Marksizm’in gelişimini etkilediler, tıpkı Marksizm’in en adanmış sosyalist kadınlardan bazılarını etkilediği gibi.” (Cox, 2020)</p>
<p>Hâl böyle olunca, “kadınlık durumu” ve “kadınların kurtuluşu” ile bağlantılı soruların 19. yüzyıl sosyalistlerinin gündemine yerleşmesi, kaçınılmazdı. Bu nedenledir ki, <em>AÖMDK </em>19. yüzyıl Avrupası sosyalist çevrelerde kadınların konumu üzerine yazılmış ilk kitap değil. Daha önce ütopik sosyalistler, özellikle de Marx ile Engels’in kadınların durumu konusundaki düşüncelerinin biçimlenişinde büyük payı olan Charles Fourrier ile Robert Owen’in yazıları bu kalemde anmak gerek.</p>
<p>Fourier’in fikirleri 1830-40’lı yıllar Fransası’nda bir hayli etkiliydi: özellikle <em>Toplu Eserleri</em>’nin 1841’de yayınlanan birinci cildindeki, aile üzerine düşünceleri… Fourier tekeşli evliliğin cinsel tutkulara çok daha geiş bir alan tanıyan bir sistemle ikame edilmesi gerektiğini düşünüyordu; ona göre tekeşlilik insan doğasına aykırıydı ve insan mutluluğunun önünde engeldi… Bu perspektifle çocukların ortaklaşa yetiştirilmesini öneriyordu: böylelikle toplum, şimdiki parçalı, rekabetçi aile birimlerinden tekil ve uyumlu bir aileye dönüşecekti. (Weikart 1994: 658)</p>
<p>Bireysel aşkı savunmakla birlikte, sevginin bittiği yerde evliliğin de sona ermesi gerektiğini öne süren Britanyalı ütopik sosyalist Robert Owen da bir kurum olarak ailenin ilgasından yanaydı; bir toplum modeli olarak önerdiği 500-2000 kişilik cemaatlerin toplumsal ve iktisadi birim olarak ailenin yerini alacağını ve bu yeni örgütleniş biçiminin sosyalizme geçişi kolaylaştıracağını umuyordu. Hem Fourier, hem de Owen çocukların ailenin gözetiminden çıkartılıp komünal eğitime teslim edilmesini savunmaktaydı.<a name="_ftnref2"></a><a href="#_ftn2#_ftn2"><sup>[2]</sup></a> (Weikart 1994)</p>
<p>Kadınların ısrarlı ve gözükara mücadelelerinin yanısıra bu fikirlerin Marx ile Engels dâhil, 19. yüzyıl ikinci yarısı Batı Avrupalı devrimci kuşağın kadın ve aile konusundaki düşüncelerinde radikal bir dönüşüme yol açtığı söylenebilir. Böylelikle örneğin Auguste Bebel 1879’da işçi ve devrimci kuşaklar üzerinde son derece etkili olan, kadın özgürlüğü savunusu “Kadın ve Sosyalizm”in ilk baskısını yayınlayacaktır. Gerek Bebel, gerekse 1882-83 yıllarında gazetelerde yayınladığı bir dizi makalede Karl Kautsky, kadınların insanlığın ortaya çıkışından bu yana ezildiğini öne sürüyorlardı &#8211; ki Engels’in <em>Ailenin, Devletin, Özel Mülkiyetin Kökeni</em>’ni bu yanılgıyı düzeltmeyi hedeflediği belirtilir. (Vogel 2013: 79; Diaz 2018; McGregor 2021)</p>
<p>Her durumda, 19. yüzyıl devrimci çevrelerinde başat iklim, aile kurumunun kadınların tahakküm altında tutulmasının birincil sorumlusu olduğu yolundadır ve ailenin ilgası yolunda kuramsal ve pratik girişimlerde bulunulmaktadır. “Her büyük devrimci hareketle birlikte özgür aşk’ın öne çıkması ilginç bir olgu,” diye yazıyordu Engels Marx’ın ölümünden birkaç ay sonra. İşin ilginç yanı, bunun Prusya ve Alman hükümetleri de farkındadır ve 1849, 1874, 1876 ve 1894’de çıkarılan ve “aile değerlerine saldırı”yı yasadışı ilan eden yasalarla, aileye yönelik “sosyalist tehdit”i savuşturmaya çalışmaktadır. (Weikart 1994: 657) <em>AÖMDK’</em>nin ilk baskıları bu nedenle Almanya’da yapılamayacak, Zürih’te yapılan ilk baskı ise, Almanya’da gizlice binlerce nüshası satılacaktı.</p>
<p>Ne ki, 19. yüzyıl sosyalist literatüründe, <em>AÖMDK’</em>ne dek “ailenin tarihselleştirilmesi” eğilimi, bir başka deyişle, ailenin tarihsel olarak değiştiği fikri mevcut değildi. Bu, ancak ABD’li hukukçu-antropolog Lewis H. Morgan’ın <em>Systems of Affinity and Consanguinity of the Human Family</em> (İnsan Ailesinin Kandaşlık ve Hısımlık Sistemleri &#8211; 1871) ve <em>Ancient Socity</em> (Kadim Toplum &#8211; 1877) ile birlikte göndeme gelebilecektir. Morgan öncesi Batı toplumsal düşüncesinde (İsviçreli hukukçu ve antropolog Johann Jacob Bachofen’in ancak Morgan sonrasında popülarize olan 1861’de yayınlanmış <em>Das Mutterecht</em>’i dışında) ailenin tarih-dışı ve ebedi bir görüngü olduğu ön-kabulü hâkimdi. Engels’in (1990: 15) <em>AÖMDK</em>’nin dördüncü baskısı için yazdığı önsözde belirttiği üzere,</p>
<p>“1860 yıllarına kadar, bir aile tarihi sorunu sözkonusu olamazdı. Bu alanda, tarih bilimi, henüz tamamen Musa’nın beş kitabının (<em>Pentateque</em>) etkisi altındaydı. Bu kitaplarda, öbür kaynaklarda olduğundan çok daha ayrıntılı bir biçimde anlatılan ataerkil aile biçimi, yalnızca en eski aile biçimi olarak kabul edilmekle kalmıyor, ayrıca -çok-karılılık (polygamie) bir yana bırakıhrsa- günümüzün burjuva ailesiyle özdeş sayılıyor, bir tutuluyordu. Öyle ki, aile hiçbir tarihsel evrim geçirmemiş sayılıyor, yalnızca, ilkel zamanlarda, bütün kurallardan bağışık bir cinsel ilişkiler döneminin varolabileceği kabul ediliyordu. Daha doğrusu, ·tek-eşli-evlilik (<em>monogamie</em>) dışında, Doğudaki çok-karılı-evlilik (<em>polygamie</em>) ile Tibet’teki çok-kocalı-evlilik (<em>polyandrie</em>) biçimleri biliniyordu; ne var ki, bu üç biçim, tarihsel bir ardışıklık düzeni içinde sıralanmıyor ve aralarında hiçbir ilişki olmaksızın birbiri yanında bulunuyorlardı.”<a name="_ftnref3"></a><a href="#_ftn3#_ftn3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Morgan’ın yapıtları bu dogmayı temelden sarstı. New York bölgesinde Iroquis toplulukları arasında uzun süre yaşayan ve çalışan hukukçu ve antropolog Lewis Henry Morgan, Iroquis yerlilerinin akraba adlandırma sistemlerinin gerçek akrabalık ilişkilerine denk düşmediğini gördükten sonra, yeryüzündeki akrabalık sistemlerinin karşılaştırmalı çalışmasına girişmiş ve bu sistemlerin geçmişte insan topluluklarının yaşadığı gerçek ilişkilerin “fosilleri” olduğuna hükmetmişti. İlk yapıtında (<em>Systems of Consanguinty and Affinity…)</em> seksen akrabalık adlandırma sisteminin karşılaştırılması temelinde, evliliğin değişen kurumsal biçimlerinin evrimsel dizilimini kurguluyordu. Bu kurguya göre insanlık tarihinin şafağında, kuralsız cinsel ilişkiler egemendi. Bu evreyi, akrabalar arası cinsel ilişkilerin birbiri ardısıra yasaklandığı ve kişinin evlenme seçeneklerinin giderek daraldığı dört evreli bir süreç izleyecekti:</p>
<ol>
<li>Kuşaklar arasında (dolayısıyla ebeveynlerle evlatlar arasında) cinsel ilişkinin yasaklandığı <em>kandaş aile</em>. Bu aile tipinde bir topluluğun aynı kuşaktaki kadın ve erkekleri birbirlerinin karı-kocası sayılmaktaydı. Çocuklar için ise topluluğun tüm erkekleri “baba”, tüm kadınları ise “anne”ydi.</li>
<li>Aynı kuşaktan kandaş akrabalar (kardeşler) arasında cinsel ilişkilerin yasaklandığı <em>punaluan aile</em>. Bu aile tipinde aynı grup içindeki kuşakdaş kadın ve erkekler arasında evlilik yasaklanmıştı. Eş sayısında bir kısıtlama olmadığı için gerçek “baba” bilinmediği için soy anneden izlenebilecekti. Böylelikle, ortak “kadın ata”dan gelen kadınların, anneannelerinin topluluğuna dâhil olurken, erkek kardeşlerinin evlenmek üzere başka gruplara katıldığı, “damatlar”ın ise dışarıdan geldiği anayanlı bir “soy grubu” (Morgan ve onun izinden Engels bu birime “gens” adını veriyor) toplumsal örgütlenmenin temelini oluşturacaktı. Çocuklar için annenin bütün kız kardeşleri “anne”, bütün erkek kardeşleri ise “dayı” statüsündeydi. Dışevlilikçi gensler, kabile içerisinde birbirleriyle evlilik ilişkisi kurabilen fratrileri oluşturmaktaydı. Böylelikle örneğin bir kabile, birbiriyle evlilik ilişkisi içerisinde olan genslerden oluşan iki (ya da daha fazla) fratriye bölünüyordu. Yani gens dışevlilikçi, ama içerisinde yer aldığı en geniş örgütsel birim olan kabile, içevlilikçiydi.</li>
<li><em>İki başlı (Syndyasmian) aile</em>: Evlenme kısıtlamaları (Morgan’a -ve onun bu yaklaşımını sorunsuz benşmseleyn Engels’e- göre “doğal seçilim”in bir sonucu olarak genişleyerek devam edecekti. Böylelikle grup hâlinde evlilikler pratikte giderek olanaksızlaştı. Bu sınırlamaların sonucu genellikle bir erkek ile bir kadının gevşek, kolay bozulabilen birlikteliğinden oluşan “iki-başlı aile”ydi:</li>
</ol>
<p>“Bu aşamada, bir erkek bir kadınla yaşar, ama gene de çok-karılılık ve uygun fırsatlarda kaçamak yapmak hakkına sahiptir. Ama iktisadi nitelikteki nedenlerden ötürü, çokkarılılığa ender rastlanır; bununla birlikte, çoğunlukla, ortaklaşa yaşam boyunca kadından çok sıkı bir bağlılık istenir ve eşini aldatan kadın şiddetle cezalandırılır. Ama evlilik bağı, iki tarafça da kolaylıkla çözülebilir ve çocuklar, geçmişte olduğu gibi, yalnızca anaya ait olurlar.</p>
<p>Kandaşları gitgide evlilik bağının dışında tutmadaki doğal seçme (selection naturelle) etkili olmakta devam eder.” (Engels 1990: 53)</p>
<ol start="4">
<li>Bir erkeğin birden fazla kadınla evlendiği <em>Ataerkil (patriarkal) aile.</em> Bu aile tipinde, “analık hukuku” son bulmuş, soy kesin bir biçimde erkeğin hattına geçmiştir. Morgan bu terimle şefleri ve ileri gelen erkekleri çokeşli olan İbrani çoban aşiretlerini kast ettiğini vurgulayıp, evrensel olmayan bu modelin tarihsel etkisinin düşük olduğunu vurgular. (Morgan 1948: 28)</li>
<li><em>Tek-eşli (monogamik) aile</em>: Tek bir erkeğin tek bir kadınla çözülmesi zor koşullarla evlenebilmesi. Tek eşli ailenin biçimlenişi konusunda Morgan çok nettir: “Tıpkı Tek eşli ailenin biçimlenişi konusunda Morgan çok nettir: “Tıpkı tohumunu barındıran <em>syndyasmian</em> (iki-başlı) ailenin kökenini gens’e borçlu olması gibi, monogamik aile kökenini mülkiyete borçludur. Grek kabileleri tarih sahnesine çıktığında, monogamik aile mevcuttu, ama positif yasalar statü ve haklarını tayin edene dek tam anlamıyla kurumsallaşamadı. İnsan aklında mülkiyet fikrinin gelişimi (…) ve özellikle de tevarüsüne ilişkin yasal hakların kurumsallaşması ailenin bu biçiminin kurumsallaşmasıyla sıkı sıkıya bağlantılıdır.” (Morgan 1948: 262)</li>
</ol>
<p>Morgan <em>Ancient Society</em>’de (Kadîm Toplum<a name="_ftnref4"></a><a href="#_ftn4#_ftn4"><sup>[4]</sup></a>) bir evlilik biçiminden diğerine geçişin nedenlerini araştırırken, bu geçişleri “geçim sanatları”nın evrimiyle ilişkilendirecektir. Böylelikle <em>Ancient Society</em>’de her biri geçim tekniklerinin, ailenin, toplumsal-siyasal örgütlenmenin ve mülkiyet kavrayışının belirli bir evresine denk düşen (ve her biri kendi içinde kademelenmiş) üç tarihsel dönemi birbirinden ayırt eder. Bu durumda, “ailenin evrimi” konusunda ortaya şöyle bir şema çıkmaktadır (Maconachie [1987: 102]’den esinle):</p>
<p>&nbsp;</p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td colspan="2" width="204">Tarihsel evre</td>
<td width="236">Geçim sanatları</td>
<td colspan="2" width="208">Aile biçimi</td>
</tr>
<tr>
<td colspan="5" width="648"><strong>Yabanıllık</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="108">Alt</td>
<td colspan="3" width="420">Kök ve meyva</td>
<td width="120">Grup evliliği</td>
</tr>
<tr>
<td width="108">Orta</td>
<td colspan="3" width="420">Balık, ateş ve et</td>
<td width="120">Grup evliliği</td>
</tr>
<tr>
<td width="108">Üst</td>
<td colspan="3" width="420">Ok ve yay</td>
<td width="120">Grup evliliği</td>
</tr>
<tr>
<td colspan="5" width="648"><strong>Barbarlık</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="108">Alt</td>
<td colspan="3" width="420">Tahıllar, bitkiler ve çanak-çömlek</td>
<td width="120">İki-başlı aile</td>
</tr>
<tr>
<td width="108">Orta</td>
<td colspan="3" width="420">Hayvanların evcilleştirilmesi, et ve süt, sulamalı tarım</td>
<td width="120">İki-başlı aile</td>
</tr>
<tr>
<td width="108">Üst</td>
<td colspan="3" width="420">Saban, demirin ergitilmesi</td>
<td width="120">İki-başlı aile</td>
</tr>
<tr>
<td width="108"><strong>Uygarlık</strong></td>
<td colspan="3" width="420">Alfabe ve yazı</td>
<td width="120">tek-eşli aile</td>
</tr>
<tr>
<td width="100">&nbsp;</td>
<td width="80">&nbsp;</td>
<td width="206">&nbsp;</td>
<td width="73">&nbsp;</td>
<td width="106">&nbsp;</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>&nbsp;</p>
<p>Morgan soy hattının babadan izlenmeye başlandığı ataerkil aile ile tekeşli aileyi kadın cinsinin konumu için bir gerileme kabul etse de, özellikle tek-eşli aileyi uygarlığın, sahip çıkılması gereken bir ilerlemesi saymaktadır.</p>
<p>Gerek Marx, gerekse Engels, Morgan’ın geçim koşulları ile aile, devlet ve özel mülkiyetin biçimlenişi/gelişimi arasındaki bağıntıların izini süren bu maddeci yaklaşımını hararetle selamlarlar. Marx, ölümünden çok sonraları, 1970’lerde <em>Etnoloji Defterleri</em> adı altında yayınlanacak olan notlarında Morgan’ın <em>Ancient Society’</em>sinden bolca yararlanmıştır. Engels ise, yoldaşının ölümünden sonra, Marx’ın notlarından da yararlanarak<a name="_ftnref5"></a><a href="#_ftn5#_ftn5"><sup>[5]</sup></a>, Morgan’ın <em>Ancient Society’</em>sindeki yaklaşım üzerine temellenen <em>AÖMDK</em>’yı kaleme alır. Ancak Engels, tek-eşli aile konusunda Morgan kadar iyimser değildir.</p>
<p>Engels’in yeniden formülasyonuna göre insan toplumlarında aile Morgan’ın dört evreli (Engels “ataerkil aile”yi ailenin evriminde bir durak olarak görmez) süreci izlemiştir. Uygarlık öncesi evrelerde kadınlar bir yandan soyun sürdürücüsü oldukları için (grup evliliğinde çocuğun babasını tayin etmek mümkün değildir), bir yandan da geçim faaliyetlerindeki etkinliklerinden dolayı özgür, özerk varlıklardı ve toplumsal kararların alınmasında önemli roller üstlenmekteydiler. Gerek avcılık (ve toplayıcılık)ın başat olduğu yabanıllık evresinde, gerekse bitki ve hayvanların evcilleştirildiği tarımcı-çoban (barbar) toplumların başlangıcında süregiden bu durum, özel mülkiyetin (ilkin evcilleştirilmiş sürüler üzerinde) ortaya çıkışı ve erkeklerin elinde yoğunlaşması sonucunda bozulacaktı. Mirasın babadan çocuklara devrini sağlamak için ana soy hattı yerini soyun babadan izlenmesine bırakırken, erkek-kadın işbölümünde kadınların üstlendiği ve önceleri onlara yüksek bir konum sağlayan hane-içi görevler ikincilleşti. Erkeğin fiilen sınırsız ihlale yetkili olduğu, buna karşılık kadın için mutlak bağlayıcılığı olan tek-eşli evliliğin kurumsallaşması kadını hane içine hapsederek evin kölesi durumuna getirecekti. “Kadın cinsinin tarihsel yenilgisi”, tamamlanmıştı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Eleştiriler</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><em>AÖMDK </em>kısa sürede sosyalist çevrelerde genelde büyük bir beğeniyle karşılandı; kısa sürede onlarca dile çevrilirken, Almanca örijinalin baskıları da (Engels’in dahi takip etmekte zorlandığı bir hızla) birbirini izledi… Rusya’daki Bolşevik devrim, özellikle de Bolşevik kadınlar <em>AÖMDK</em>’ni el kitabı kabul edeceklerdi.<a name="_ftnref6"></a><a href="#_ftn6#_ftn6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Eleştiriler 20. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle iki çevreden, feministlerden ve antropologlardan yükselecekti… Kaba bir özetle feministler Engels’i “feminist olmamakla”, “antropologlar ise “antropolog olmamakla” eleştiregelmişlerdir.</p>
<p>Feministlerin <em>AÖMDK</em>’ne en sık yönelttikleri eleştiri, “ekonomizm”dir. Simone de Beauvoir, <em>İkinci Cins</em>’de Engels’in “aşırı ekonomik determinizmi”ni eleştirir, örneğin (Sayers, Evans, Redclift 1987: 3). Kate Millett ise <em>Cinsel Politika’</em>sında “Engels ataerkil ailenin tarihini ve ekonomisini vermekten öte bir şey yapmamış, bunun va’zettiği zihinsel alışkanlıkları soruşturmayı ihmal etmiştir,” der. (Millett 1971: 169). Feministlere göre Engels bir cinsellik kuramı geliştirmemiş, kadın ve aileye ilişkin analizini iktisadi düzlemde tutmuş ve “tüm toplumsal ilişkileri sınıf ilişkilerine indirgerken, kadınlara yönelik tahakkümün kişisel veçhelerini gözden kaçırmıştır.” (Chrysochou, 2013) Çünkü Engels’in önceliği “kadınların kurtuluşu” değil, sınıf mücadelesidir ve <em>AÖMDK </em>kadın mücadelesini sınıf mücadelesine tabi kılma yolunda bir girişimdir: “Kadınların tabi kılınmasına ilişkin bir analiz sunmak Engels’in öncelikli ilgisi değildir. Onun esas hedefi, meta üretimi, sınıfsal bölünme ve devletin biçimlenişi, siyasal demokrasinin prekapitalist çağının anahatlarını verebilmektir.” (Maconachie, 1987: 99)</p>
<p>Oysa kadınların madun konumunu ister biyoloji ya da onun toplumsal örgütlenişiyle, ister evlilik hukukuyla, ister üreme ve analıkla, ister muğlak bir “ataerki” kavramına başvurarak açıklasın, feminist analize göre kadınlık durumunun analizi cinselliği temel almak durumundadır: “Çalışma (emek) Marksizm için neyse, cinsellik de feminizm için odur: en çok kişiye ait olan ve en çok ondan alınan. Marksist kuram toplumun temelde insanların insan olarak hayatta kalabilmek için gerekli şeyleri yaparken girdikleri ilişkilerden inşa olduğunu ileri sürer. Çalışma maddi ve toplumsal dünyaları şekillendirme ve dönüştürme sürecidir (…) İnsanların sayesinde kendileri oldukları faaliyettir. Sınıf onun yapısı, üretim sonucu, sermaye donmuş biçimi, denetim ise hedefidir. Cinsellik ise kadınlar ve erkekler olarak bildiğimiz, ilişkileri toplumu oluşturan toplumsal varlıkları yaratan arzuya kaynaklık eden, örgütleyen, ifadelendiren ve yöneten toplumsal süreçtir. Çalışmanın Marksizm için olduğu gibi, cinsellik de feminizm için toplumsal olarak inşa edilmiştir ama kendisi de inşa eder, faaliyet olarak evrenseldir ama tarihsel olarak özgüldür, madde ve akıldan oluşur. Birilerinin yararına diğerlerinin emeğinin örgütlü biçimde temellük edilmesi sınnıfı -işçiler- tanımladığı gibi, birilerinin cinselliğinin diğerlerinin kullanımı için temellük edilmesi, cinsiyeti, kadını tanımlar. Yapısı heteroseksüellik, toplumsal cinsiyet ve aile donmuş biçimi, cinsiyet rolleri toplumsal kişilere genelleştirilmiş nitelikleri, üreme sonucu, denetim ise hedefidir.</p>
<p>(…) Devletin ve üretimci gücün ele geçirilmesi çalışma ilişkilerini tersine çevirse de cinsiyet ilişkilerini cinselliğin sınıf analizinin öngördüğü gibi, eşzamanlı olarak ve aynı tarzda tersine çevirmez.” (MacKinnon 1982, 515-16)</p>
<p>Aslına bakılırsa “ekonomi” ve “cinsellik”i ilkini Marksizm’e, ikinciyi ise feminizme mal eden bu sahte “dikotomi”yi aşma girişiminde bulunan ilk kişinin Engels olduğunu söyleyebiliriz. Engels (ve tabii Marx da) herşeyi “üretim”den ibaret görmek bir yana, insan soyunun varlığını sürdürebilmede birbiriyle içiçe geçmiş iki sürecin, üretim ve yeniden üretimin zorunluluğunu çeşitli vesilelerle vurgulayagelmişlerdir: “Yaşamın üretimi, hem kişinin emek sürecinde kendi yaşamını üretmesi, hem de üremede yeni bir yaşamın üretilmesi çifte bir ilişki gibi tezahür eder: bir yanda doğal, diğer yanda da toplumsal bir ilişki,” der örneğin Karl Marx (1845) <em>Alman İdeolojisi</em>’nde. Engels’in <em>AÖMDK</em>’nin ilk baskısına önsözünde bir pasaj, Marx’ın bu sözlerini yankılamaktadır:</p>
<p>“Materyalist anlayışa göre, tarihte, egemen etken, sonunda, maddi yaşamın üretimi ve yeniden-üretimidir. Ama bu üretim, ikili bir özlüğe sahiptir. Bir yandan, yaşam araçlarının, beslenmeye, giyinmeye, barınmaya yarayan nesnelerin ve bunların gerektirdiği aletlerin üretimi; öbür yandan bizzat insanların üretimi, türün üremesi. Belirli bir tarihsel dönem ve belirli bir ülkedeki insanların·içinde yaşadıkları toplumsal kurumlar, bu iki türlü üretim tarafından, bir yandan emeğin, öbür yandan da ailenin erişmiş bulunduğu gelişme aşaması tarafından belirlenir.” (Engels 1990: 13)</p>
<p>Bu anlamda “kaba bir ekonomist” olmak bir yana, belki de Engels’in “günah”ı, üretim ile (üremeyi, ama aynı zamanda yeni kuşakların yetiştirilmesi, işgücünün yenilenmesi, bireylerin kültürlenmesi vb. faaliyetleri kapsayan) yeniden üretimi çoğu feminist araştırmacının yaptığı gibi birbirinden soyutlamayıp, içiçe, ilişkinlik içerisinde ele almasıydı. Bu konuya ileride yeniden değineceğim.</p>
<p>Engels’in yapıtına yönelik atropolojik eleştiriler ise, daha çok onun pek çok görüşü yeni bulguların ışığında gücünü ve inandırıcılığını yitiren Morgan’a fazlasıyla dayanmasından kaynaklanır. Bu eleştirilerin derli-toplu biçimde bulunabileceği Regina Üniversitesi Sosyoloji kürsüsünden Paul Gingrich’in Adam &amp; Sydie’ye dayanan ders notlarına müracaatla özetleyelim:</p>
<p>&#8211; Morgan’ın yapıtı kendi döneminde güncel bir antropolojik yapıttı ancak günümüzde oldukça eski ve hatalıdır, daha yakın dönem antropolojisi farklı veriler sunar. Kısmen bu nedenle, kısmen Engels ailenin kökenini iktisadi sistem için kullandığı aynı maddi güçlerle açıklamaya kalkıştığı için, kısmen de Marx ve Engels genelde kültürel etkenlerin bağımsız bir rol oynayabileceğini görmezden geldikleri için Engels’in analizi günümüzde yetersiz gözükmektedir.</p>
<p>&#8211; Kadınlar üzerindeki eril tahakküm özel mülkiyetin erkeklerin elinde yoğunlaşmasından kaynaklandığını kabul edecek olsak dahi, Engels özel mülkiyet ve mirasın temelini oluşturan üretim araçlarının neden erkeğin elinde yoğunlaştığını açıklayamamaktadır. Ana soy hattından baba soy hattına nasıl geçildiği de Engels’de açık değildir.</p>
<p>&#8211; Engels tarım sistemleri ortaya çıkmadan önce kadınla erkek arasında bir işbölümü olduğunu öne sürer. Bu cinsel işbölümü erkekleri besin elde etmek ve “üretken işleri” yapmaktan, kadınları ise hane içi işlerden sorumlu kılmıştır. Engels bu işbölümünün cinsel eylemden kaynaklandığını, dolayısıyla da “doğal” olduğunu düşünüyora benziyor. Sydie “fiziksel gücün işbölümünde hiçbir zaman asli bir belirleyici olmadığını kaydeder, ama ondokuzuncu yüzyıl yazarları böyle düşünmüş olabilirler.</p>
<p>Aslına bakılırsa, bu eleştirilerde haklılık payı yok değildir: Engels ne feministtir ne de antropolog. … Böyle bir iddiası da yoktur. Marksizm’in biçimlenmesine büyük katkıları olan biri olarak o, <em>AÖMDK</em>’de ailenin ve devletin, özel mülkiyetin tarihiyle içiçe geçmiş köken ve tarihlerinin izini sürerek bize ne ailenin ne de devletin ezeli, dolayısıyla da ebedi kurumlar olmayıp, oluşumları maddi yaşamın üretiliş tarzıyla ve bu tarz(lar) içinde biçimlenen sınıf ilişkileriyle bağlantılı süreçler olduğunu göstermeye çalışmıştı. Dahası, çağının antropolojik bilgilerinin yetersizliğinin yeterince farkındaydı; bunu <em>AÖMDK</em> ‘de birden fazla kez dile getirmiştir:</p>
<p>“İlk baskının yayımlanmasından bu yana yedi yıl geçti; bu süre içinde ailenin ilkel biçimleri üzerindeki bilgilerde önemli gelişmeler oldu. Bundan ötürü, bazı düzeltme ve tamamlamalar yapmak için elimi çabuk tutmam gerekiyor; zaten eldeki metnin kararlaştırılmış bulunan baskısı da, belirli bir süre için, bu kitapta başka değişiklikler yapılmasını önleyecek.</p>
<p>Bu yüzden, bütün metni büyük bir özenle gözden geçirerek bir sürü katma yaptım; umarım ki, bu katmalarla, bilimin bugünkü durumu, gerektiği gibi hesaba katılmış olacak. (Engels 1990: 14)</p>
<p>“İnsanlığın tarih-öncesi dönemini, bilinçli bir biçimde belirli bir düzene koyma işine ilk girişen Morgan olmuştur; ve çok sayıda yeni belge herhangi bir değjşikliği zorunlu kılana ·kadar, onun olguları sınıflandırma biçimi, kuşkusuz yürürlükte kalacaktır.” (Engels 1990: 27)</p>
<p>Bir başka deyişle Engels, görüşlerinin dönemin biliminin sınırlarıyla sınırlı olduğunun bilincindeydi… Onu Morgan’ın yanılgılarını paylaşmakla eleştirmek, kötü niyet değilse eğer, anakronizmdir…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>AÖMDK’nin (Morgan’la bağlantılı) sınırlılıkları</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şu hâlde <em>AÖMDK</em>’nın hakkı teslim edilmeli… Tabii, güncel veriler ışığında eksiklik ve yanılgılarını gözardı etmeden. (“Her durumda <em>AÖMDK</em> kendi döneminin ürünü olarak görülmeli,” diyor Christine Thomas (2014), “kapitalist toplumda kurumların evrensel ve doğal olduğunu öne süren başat ideolojiye meydan okuması açısından devrimci ve patlayıcı, ama 1880’lerde elde olan nadir bilimsel bilgilere dayanmaktan malûl.”</p>
<p>Şu hâlde önce bu eksiklik ve yanlışlıklara bir göz atalım…</p>
<p>Morgan Iroquisler arasındaki gözlemlerini dünyanın diğer bölgelerinde yaşayan yönetici ve misyonerlere gönderdiği anketlere aldığı yanıtlarla karşılaştırarak, insanlığın yabanıllıktan uygarlığa doğru yol aldığı ve yeryüzünde mevcut farklı toplumların her birinin belirli bir basamağında yer işgal ettiği tek hatlı bir ilerleme şeması kurgulamıştı. Bu ilerlemenin itici gücü, geçim araçlarındaki ilerlemeydi, Morgan’a göre, geçim araçları değiştikçe, aile, mülkiyet kavramı ve yönetim biçimleri de koşut biçimde gelişiyor, karmaşıklaşıyordu.</p>
<p>İnsan toplumlarının ilkel durumdan modern zamanlara evrensel ve tek hatlı bir evrim yaşadığı düşüncesi, aslında Aydınlanma filozoflarına ait bir düşünce. 18. yüzyıl batı yazını, “Evrensel Tarih” kurgularıyla doludur.</p>
<p>Morgan, Aydınlanma’nın “İlerleme düşüncesi” mirasını, 19. yüzyıl doğa biliminde gerçekleşen büyük atılımların (özellikle Lamarc ve Darwin) bulgularıyla harmanlayarak insan toplumlarının değişimini bilimsel temellerde açıklamaya çalışan antropologlardan bitiydi. Ancak, toplumsal değişimi insanların geçim faaliyetlerinin değişimi temelinde açıklama girişimi, onu çağğı içinde de istisnai kılıyordu: Marx ile Engels tarafından coşkuyla karşılanmalarının nedeni budur.<a name="_ftnref7"></a><a href="#_ftn7#_ftn7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Ne ki Engels’in Morgan’dan sorgusuz benimsediği teknoloji temelli, evrensel ve tek hatlı evrim düşüncesi ve ilişkin sayıltıları günümüzde savunmak, mümkün değildir. <em>AÖMDK</em>’nin esas olarak Morgan’dan tevarüs ettiği zaafları şöylece sıralayabiliriz:</p>
<ol>
<li><em> Tekil ve tek hatlı bir insanlık tarihi kurgusu </em></li>
</ol>
<p><em>AÖMDK </em>anayanlı soy hattından atayanlı soy hattına, kuralsız cinsellikten kandaş aileye, ardından punaluan, sonra iki-başlı aileye ve nihayet tekeşliliğe geçişi vb. ve bu ilerleme hattının evrensel olarak geçerli olduğunu varsaymaktadır. Bu ise, tarihin güdücüsünün, bir üretim tarzı kendini yeniden üretebilme kapasitesinin sonuna vardığında onu değişmeye zorlayanın sınıf mücadeleleri olduğu gerçeğini ihmal eden bir mekanistik bakışa denk düşmektedir. Oysa bizatihi Marksist olan bu saptama, nesnel (üretici güçlerin gelişmesi, teknolojik ilerleme, üretkenlik, vb.) ve öznel (sınıf mücadelesi) faktörleri birlikte ihtiva eder. Öznel faktörün, yani sınıflar ve onların mücadelesinin tekil, eşsiz biçimleniş(ler)i tarihi oluştururken, bu mücadelelerin etkileri, kendi sınırlarına dayanmış nesnel koşullarda sıçramalı değişimler oluşturur. Bir başka deyişle sınıf mücadelelerinin dinamikleri, farklı coğrafyalarda, farklı toplumlarda tikel biçimlenişlere yol açar.</p>
<p>Bu bakışı sınıf-öncesi toplumlara taşımak mümkündür. Nihayetinde, küçük ölçekli toplumlar da kendi içlerinde ve kendi aralarında çelişkilerle yüklü kendiliklerdir: yaşa, cinsiyete, statüye, gruplar arası kaynaklara erişim mücadelesine vb. bağlı çelişkiler&#8230; Yeni (ve yerel olarak değişiklik gösterebilen) biçimlenişlere yol açabilecek çelişkilerdir bunlar… Nitekim kadınların beden ve emeklerinin soy-grubu denetimi altına alınmasına yol açan ve atayanlı soy hattını avantajlı kılan da -ileride değineceğim üzere- böylesi bir çelişkiler yumağı olmuş olabilir.</p>
<p>Daha da önemlisi, Morgan (dolayısıyla da Engels) evrensel bir insanlık tarihi kurgularken Homo sapiens öncesi insan türlerinin varlığından haberdar değillerdi. Gerek <em>Ancient Society</em>, gerekse <em>AÖMDK</em>’de “vahşet, barbarlık, uygarlık” aşamalarından geçenlerin aynı <em>genus</em>’a mensup olmadıklarını bilmiyorlardı. Bir başka deyişle “ateşi bulan” ile “ok ve yayı imal eden” insanlar aynı genus’un mensubu değillerdi. Bilgi belli ki kümülatif olarak bir genusdan diğerine aktarılabilmekteydi, ama onlara ortak kurumlar atfetmek, spekülatif düzeyin ötesine geçmeyecek bir girişimdir. Örneğin insanlık tarihinin (<em>Australopithecus’</em>lara dayanan) milyonlarca yıl sürmüş avcı-toplayıcı geçmişine “anayanlı soy hattı” atfetmek, şansını fazla zorlamak olacaktır. “(…) (Engels, b.n.) sonunda tüm avcı-toplayıcı toplumların anayanlı olduğu sonucuna varırken, abartılardan kaçınamamaktadır. (…) Harman’a göre varsayımlarda bulunabilsek dahi, tüm insan toplumlarının akrabalığı o şekilde örgütlediğini ya da tersini kanıtlayamayız., özellikle de yazılı belgelerin yokluğunda,” diyor <strong>Chrysochou (2013). Dolayısıyla;</strong> İnsan toplumlarının, geçmişin karanlıklarında kalmış bir “kuralsız cinsel ilişkiler evresi”nin ardından, devletin ortaya çıkışına dek akraba-temelli, soya dayalı topluluklar hâlinde örgütlendiği ve buna koşut olarak da anayanlı soyun evrensel olarak atayanlı soyu öncelediği varsayımı günümüzde ihtiyat kaydıyla yaklaşılması gereken iddialardır.</p>
<ol start="2">
<li><em> Kadın-erkek arasındaki kadını “hane işleri”, erkeği ise yiyecek teminiyle yükümlü kılan işbölümünün, “doğal” ve evrensel sayılması<a name="_ftnref8"></a><a href="#_ftn8#_ftn8"><strong><sup>[8]</sup></strong></a>:</em></li>
</ol>
<p>“(Gens örgütlenmesinde- b.n.) Erkek savaşır; ava ve balığa gider, ilkel besin maddelerini ve bunların gerektirdiği aletleri sağlar. Kadın evde uğraşır, yiyecek ve giysileri hazırlar: yemek pişirir, dokur, diker. İkisi de kendi alanında egemendir: erkek ormanda, kadın-evde. İkisi de, yaptığı ve kullandığı aletlerin sahibidir: erkek, silahların, avcılık ve balıkçılık aletlerinin; kadın, ev eşyalarının: Ev ekonomisi, çoğunlukla büyük sayıda aile arasında, ortaklaşadır.” (Engels 1990: 164)</p>
<p>Oysa günümüzde avcı-toplayıcı ve hortikültüralist toplumlar üzerine yapılmış gözlemler, hemen tümünde cinsiyete dayalı bir işbölümü mevcut olmakla birlkte, bu işbölümünün “sınırları”nın büyük değişkenlik gösterdiğini açığa çıkartmaktadır. Öncelikle avcı-toplayıcı toplumlarda kadınların toplayıcılık, erkeklerin ise avcılık faaliyetlerinde yoğunlaştığı genel olarak geçerli bir gözlem olsa da, bunun kural olmadığı pek çok avcı-toplayıcı toplumu vardır. Örneğin Ju!’hoansi (Güney !Kunglar), Agta (Filipinler), Hill Pandaram (Güney Hindistan), Hadza (Tanzanya), Avustralya aborijinleri dahil pek çok avcı-toplayıcı toplumda erkekler toplayıcılık yaparlar. Buna karşılık, örneğin Batı Avustralya çöllerinde kadınlar köpeklerle kanguru, emu vb. avına çıkıp hayvanları sopalarla öldürür. Ju!’hoansi ve Ache (Paraguay) kadınlarının erkeklerin kullandığı ok ve yaya dokunmaları yasak da olsa, usta avcılardı. Ondokuzuncu yüzyılda Yahgan (G. Amerika güney ucu) kadınları buzlu sulara dalıp deniz kabukluları avlıyorlardı. Agta kadınları ise maçet, ok ve yay ve av köpekleriyle düzenli olarak avlanır, avlarını tarımcı komşularının ürünleriyle takas ederlerdi. Pek çok avcı-toplayıcı toplumda kadınlar erkeklerle birlikte ava katılırken, av hayvanlarını avcılara doğru sürmek gibi görevleri üstleniyorlardı. (Endicott, 2010).</p>
<p>Benzer bir durum küçük ölçekli tarımdan (horticultur) geniş ölçekli tarıma (agriculture) geçiş için de söz konusudur:</p>
<p>“(Engels) büyükbaş hayvanların evcilleştirilmesinin tarımdan önce gerçekleştiğini ve erkeklerin sürülerin sorumlusu olduğunu düşünüyordu, oysa günümüz bilgileri bu iki sürecin eşzamanlı ve hortikültürden sonra gerçekleştiğini göstermektedir ve sayıları sınırlı olduğu sürece evcil hayvanların bakımı, kadınların göreviydi.” (<strong>Chrysochou 2013).</strong></p>
<p>Şu hâlde günümüz gözlemleri “avcı erkek / toplayıcı kadın” klişesini dahi boşa çıkartırken, kadınları “domestik işler” erkeği ise “evin ekmek getireni” olarak kurgulayan (kabul etmek gerekir ki bir hayli” doğacı”) yaklaşımdan uzak durmak gerekir.</p>
<ol start="3">
<li><em> Tek-eşliliğe geçişte kadınların “yorgunluğu” ile açıklamak…</em></li>
</ol>
<p>“Bachofen, ‘hetairisme’ ya da ‘sefihçe çiftleşme’ adını verdiği şeyden karı-koca evliliğine geçişin tamamen kadınların eseri olduğunu kesinlikle ileri sürdüğü zaman, bir kez daha, sözgötürmez biçimde haklıdır. İktisadi yaşam koşullarının, eski komünizmi yıkarak geliştiği ve nüfus yoğunluğunun da arttığı ölçüde, geleneksel cinsel ilişkiler ilkel saflıklarını yitiriyor, ve iffet hakkını, bir tek adamla geçici ya da sürekli evlenme hakkını bir kurtuluş gibi görmeye başlayan kadınlara, gitgide alçaltıcı ve ezici olarak görünüyorlardı.</p>
<p>Bu ilerleme kaynağını erkeklerden alamazdı; çünkü erkeklerin, günümüze kadar, edimli grup hâlinde evlenme tatlarından vazgeçmek, hiçbir zaman akıllarına bile gelmemiştir. Ancak kadınların iki-başlı-evliliğe geçişe meydan vermelerinden sonradır ki, erkekler sıkı tek-eşliliğe girebildiler &#8211; ama gerçekte, bu tek-eşlilik, yalnızca kadınlar içindir,” (Engels 1990: 58) saptaması Engels’in maddeciliğine yakışmayan (ve bu kez sorgusuzca Johann Jacob Bachofen’den devraldığı) “ahlakçı” bir açıklamadır.</p>
<ol start="4">
<li><em> Toplumsal üretime katılmanın kadının kurtuluşuna ön koşul olduğuna dair aşırı vurgu. Bununla bağlantılı olarak proleter ailenin tek-yanlı yüceltilmesi. </em></li>
</ol>
<p>Engels (Morgan’dan bağımsız olarak) erkeğin kamusal, kadının ise domestik alana mahkum edildiği, erkeğin üstünlüğüne dayanan ve kadın ile erkek arasında “sözüm ona özgür” bir akit ile gerçekleştirilen tekeşli burjuva ailesinin kadın için bir cendere olduğunu vurgular. Bu aile tipinin burjuva ideologların va’zettiği üzere “bireysel cinsel aşk” ile uzak yakın bir ilgisi yoktur. Erkeğin elinde toplanan mülkiyeti, erkeğe ait olduğu kesin olan çocuklara devretmenin bir aracıdır sadece. Eş seçiminde iktisadi kaygılar başattır.</p>
<p>Bu nedenledir ki “bireysel cinsel aşk” sadece devredecek bir mülkü olmayan, dolayısıyla bir arada olmalarının tek gerekçesi birbirlerine olan sevgileri olabilecek “proleter aile” için mümkündür:</p>
<p>“Cinsel aşk, ancak ezilen sınıflar içinde, yani günümüıde, proletarya içinde, kadınla kurulan ilişkilerin gerçek kuralı olabilir ve ancak proletarya içinde durum böyledir; bu ilişkiler toplum tarafından ister onaylansın, ister onaylanmasm. Ama burada, klasik tek-eşliliğin bütün temelleri yıkılmıştır. Proletaryada, tek-eşlilik ve erkek üstünlüğünün, kendisinin korunması ve mirasçılara geçmesi için kurulmuş olduğu hiçbir mülkiyet bulunmaz; öyleyse, bu sınıfta, erkek üstünlüğünü yararlı hâle getirmek için hiçbir uyarıcı yoktur.</p>
<p>Üstelik, hatta bunu sağlamak için gerekli araçlar bile eksiktir; bu üstünlüğü koruyan burjuva hukuku, yalnızca mülk sahipleri ve onların proleterlerle olan ilişkileri için mevcuttur; tuzluya oturur; öyleyse, para yokluğundan, işçinin karısı karşısındaki durumunda hiçbir geçerliliğe sahip değildir. İşçinin, karısı karşısındaki durumunda, koşullara göre, bambaşka kişisel ve toplumsal ilişkiler hüküm sürer. Ve üstelik büyük sanayi, kadını evden kopararak emek pazarına ve fabrikaya gönderdiği, ve onu çoğunlukla ailenin desteği durumuna getirdiğinden beri, proleterin evinde, erkek üstünlüğünün son kalıntısı da temelini yitirmiş oldu &#8211; belki, tek-eşlilikle birlikte töreye girmiş bulunan, kadınlara karşı bir kabalık artığı hariç.</p>
<p>Böylece, Tanrının dünyevi ve uhrevi tüm kayrasına karşın ve hatta eşler arasında en tutkulu aşk ve en kesin bağlılık da olsa, proleter ailesi, artık terimin gerçek anlamında tek-eşli biçiminde bir aile değildir. Bundan ötürü tek-eşliliğin ayrılmaz yoldaşları: hetairisme ve eşaldatma, proleter aile içinde ancak ve her zaman çok silik bir rol oynar; kadın, boşanma hakkını gerçekte yeniden elde etmiştir; eğer birbirine dayanamaz bir duruma gelinirse, ayrılmak yeğ tutulur.. Sözün kısası, proletarya evliliği, sözcüğün etimolojik anlamında tek-eşli biçimindedir, ama tarihsel anlamında, asla tek-eşli biçiminde değildir.” (Engels 1990; 76-77)</p>
<p>Bu, kadın ve çocukların yığınsal olarak sınaî üretime çekilmesi ve sefalet ücretleri karşılığında günde 15-16 saat berbat çalışma koşullarında çalışmaya zorlanmasının, bu koşullarda fabrikada çalışamayacak kadar küçük çocukların sokağa teslim edilmesinin, yoksulluk ve yoksunluk koşullarının evi terk, alkolizm ve fuhuş gibi belaları proleter ailenin başına nasıl sardığını <em>İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu</em>’nda (1845) canlı bir dille betimleyen Engels için aşırı “iyimser” bir pasajdır.</p>
<p>Dahası, bir yeniden üretim locus’u olarak ailenin ideolojik yeniden üretimindeki rolünü gözden kaçırır. Şöyle ki:</p>
<p>“Proletaryanın ve işgücünün yeniden üretiminin iki veçhesi var. ‘Geleneksel’ kapitalist ailede erkek işçinin gündelik hayatta kalabilmesi &#8211; ertesi gün patronu için etkin bir şekilde çalışabilmek için gereken yemesi, uyuması, sağlığını koruması ve sadece gevşemesi- için karısı yemek pişirir, evi temizler, çamaşır yıkar ve daha düşük maliyetlerle bakımı sağlar. İkinci veçhe, bir kuşak işgücünün yerini ertesi kuşağa bırakması kadının doğum yapma biyolojik rolünü ve çocukları yetiştirme toplumsal rolünü içerir. (…) Kapitalizm kadının ‘birincil’ rolünün ev işleri olduğu ideolojisinden, bir işçi olarak ücretini ve haklarını kısıtlamak üzere yararlanır… Gerçekte kapitalizm geçmişteki gerici biçim ve fikirleri alıp kendi gereksinimlerini karşılayacak biçimde yeniden kalıba dökme becerisini gösterdi. Bu, sistemin bir dizi maddi (ve ideolojik) gereksinimiyle uyarlı kadınlar üzerindeki tahakküm konusunda büsbütün böyledir.” (Women and the Capitalist Family)</p>
<p>Bir başka deyişle, kapitalizm koşullarında proleter erkek ve kadınlar, “mülksüz” olmakla burjuva tipi ailenin “ailelerin güçlerinin birleştirilmesi”, servetin kuşaklar arası aktarımı, ailenin şirket tarafından massedilmesi, geleceğin patronlarının en iyi koşullarda yetiştirilmesi gibi hesaplardan arîdir belki; ama yine de sistemin kendilerine yüklediği (ve çoğunluğu işçi kadınlar tarafından gerçekleştirilen) işgücünün yeniden üretimi, tüketimi sürdürmek (günümüzde her işçi ailesi ideal olarak bir taksitlerini yıllar boyu ödeyeceği bir televizyona, bir buzdolabına, bir çamaşır makinesine… vb. sahip olmalıdır), kredi kartı borçlarını ödemek, işini yitirme tehdidi altında profili düşük tutmak, ve proleter erkeğe tanınan tek hükümranlık alanı olarak karısının hizmetlerinden yararlanmak ve zaman zamak da hırsını ondan çıkarmak gibi “yüklerden” kaçınamazlar. Bireysel cinsel aşka fazla yer bırakmayan yükler…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>AÖMDK’</em>nin Değeri</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün bunlar doğrudur doğru olmasına, ama Engels’in yapıtının tarihsel önemini azaltmaz. Kimi döneminin bilgi dağarcığının kısıtlılığından, kimi Engels’in odaklarının farklılığından kaynaklanan bu eksiklik ve sınırlılıklar, Engels’in günümüz sosyalist kadın hareketine bıraktığı pusulanın önemini azaltmamalı. Jimenez (1987: 53-54)’in şu sözlerine katılmamak elde değil:</p>
<p>“Engels’in en önemli katkıları, bence şunlar: üretimin ikili karakteri kavrayışı; mülkiyet ve akrabalık sistemleri arasındaki ilişkinin merkeziliği, evliliğin iktisadî temeli ve aile ağlarının mülkiyet, mallar ve hizmetlerin dolaşım ve dağıtım kanalları olarak anlayabilmeye sağladığı katkı; sonuncu ve en önemlisi kapitalizm koşullarında cinsiyetler arası eşitliğe yapısal engellerin teşhisi ve cinsel eşitsizliğin maddi temelinin üretim tarzı düzleminde, üretim ilişkileriyle fiziksel ve toplumsal yeniden üretim ilişkileri arasındaki eklemlenmede aranması gerektiğine ilişkin kavrayışın önünü açacak kimi araçları kesinlikle sağlamıştır.”</p>
<p>Evet, ayrıntılarda boğulmaksızın, “yanlış avcılığı”na düşmeksizin, “<em>AÖMDK </em>bize ne öğretiyor?” sorusunun yanıtı birkaç başlık altında özetlenecek olursa…</p>
<p><em>&#8211; AÖMDK, maddi yaşamın üretiş tarzı ile toplumsal ilişkiler arasındaki çoğul ve çok katmanlı nedenselliğe dikkat çekmektedir. Bu bakımdan, her türlü biyolojik temelli yaklaşımı reddeder.</em></p>
<p>Batı Akademia’sının olanca “kaba ekonomizm” eleştirilerine karşın, Engels, günün bilgi dağarcığı çerçevesinde maddi yaşamın üretiliş tarzı, ailenin biçimlenişi, mülkiyet ilişkileri ve toplumsal-siyasal örgütleniş biçimleri arasındaki etkileşime, üstelik de geniş bir coğrafyaya yayılmış örneklerden hareketle, dikkat çekmektedir.</p>
<p>Engels’in yaptığı, döneminin kadın-erkek ilişkilerindeki eşitsizliği biyolojik yapılanıştan kaynaklı, dolayısıyla da “doğal” kabul etme eğilimindeki başat görüşe meydan okumaktır. Günümüzde dahi bu yanılgıdan antropologların ve feministlerin pek çoğu kendini kurtarabilmiş değildir. Antropoloji alanında, örnekler Marksist antropolog Eleanor Burke Leacock’a <em>Myths of Male Dominance</em> (Eril Tahakküm Mitosları) başlıklı bir kitap yazdıracak kadar boldur. İşte birkaç örnek:</p>
<p>“Babun kuzenlerimiz gibi uzmanlaşmış olmadığımızdan, kadınların denetimi ve mübadelesini içeren çözümler tasarlamak zorunda kaldık.” (Robin Fox)</p>
<p>“İnsan toplumu… özünde eril bir toplumdur. (…) Kadınların mübadelesi insan toplumunun ‘neredeyse evrensel’ bir özelliğidir. (…) Tüm erkeklerde mevcut olan derin çokeşlilik eğilimi elde edilebilir kadın sayısını sınırlandırmaktadır.” (Claude Levi-Strauss) Levi-Strauss’a göre kadınlar insan toplumunun başından bu yana erkeklerin cinsel saldırganlığının edilgin kurbanları olagelmiştir.</p>
<p>“İlk toplumlar nüfus artışının çevreyi tüketmesini, ‘eril üstünlüğün’ kaynağı olan savaşlar ve kız çocukları öldürme aracılığıyla engel oluyorlardı.” (Marvin Harris) (Smith 1997)</p>
<p>Erkeğin “üstünlüğü”nün doğadan kaynaklandığı, pek çok feminist yazarın da paylaştığı kanıdır. Feminist antropolog Sherry Ortner (1974), “kült” makalesinde kadının doğurma yetisinin onu “doğa”ya yaklaştırdığını, buna karşılık erkeğin savaş yetisinin onu “kültür” alanına taşıdığını savunur. (<em>AÖMDK’</em>dan 90 yıl sonra!) Bu temelde, “her yerde, bütün bilinen kültürlerde kadınların erkeklerden şu ya da bu ölçüde daha aşağıda sayıldığı”nı ileri sürer.</p>
<p>“Ne ki en saltık biçimiyle, feminist kuramın büyük bölümü -erimi yalnızca yazarlarının imgelemiyle sınırlı olan- bir sayıltıya dayanmaktadır. Yazarın kim olduğuna bağlı olarak erkekler kadınlara tahakküm etmektedir çünkü onların çocuk doğurma yetilerinden nefret ederler &#8211; ya da bu yetilerini kıskanırlar. Erkekler kadınlara tahakküm eder çünkü uzun zaman önce yıkılan güçlü bir anaerki oluşturmuşlardır ya da erkekler her zaman tiranca bir ataerkiyle yönete gelmişlerdir. (…) Susan Brownmiller erkeğin kadına tecavüz etme yetisinin kadınlara tecavüz etme <em>eğilimine </em>yol açtığını söyler ve bunun nasıl kadınlar üzerinde eril tahakküme ve erkek egemenliğine yol verdiğini anlatır. Elizabeth Fisher hayvanların evcilleştirilmesinin, erkekleri kadınlara tecavüz etme fikrine sürüklediğini yazar. Hayvan evcilleştirmeyle bağlantılı şiddetin erkeklerin cinsel tahakkümüne yol açtığını ve saldırganlığı kurumsallaştırdığını söyler. Daha yakın zaman önce Mary O’Brien eril tahakkümün kökenini erkeklerin çocuk doğurma yetisinden yoksun olmalarını tahakküm kurumları inşa ederek telafi etme yolundaki psikolojik gereksinimlerine bağlamış ve tıpkı Fisher gibi bu “keşfi” hayvanların evcilleştirilmesine dek götürmüştü…” (Smith 1997)</p>
<p>Oysa Engels (kadınlar üzerindeki) sömürü ve tahakkümün doğanın, genlerimizin, biyolojinin ya da eril kaprislerin vb. değil, toplumsal ilişkilerdeki, insanların geçimlerini sağlama faaliyetlerindeki değişimlerin yol açtığı dönüşümlerin ürünü olduğunu bu literatürden 90-100 yıl kadar önce göstermişti. Kadınların eril tahakküm altına alınması (üretim araçları: toprak, sürüler, sulama kanallarının denetimi… üzerindeki) mülkiyetten yoksun kalan çoğunluğun azınlığın sınıfsal sömürüsü altına alınmasıyla atbaşı gitmiştir. Bu, her türlü biyolojik belirlenimciliğin inkârıdır. (McGregor 2021)</p>
<p><em>&#8211; Engels’in bir diğer önemli katkısı, kadınların konumlarını üretim/yeniden üretim ilişkisi çerçevesinde açıklama girişimidir. </em></p>
<p><em>AÖMDK</em>’nin birinci baskısına önsözden yukarıda da alıntılanan paragraf, açık biçimde Engels’in kadınlar üzerindeki eril tahakkümün onları (üretim içerisindeki rol ve ağırlıkları ne olursa olsun) “yeniden üretim” faaliyetleriyle yükümlü kılan (ve “biyolojik” ya da “doğal” değil, “kültürel/ideolojik” damgalı &#8211; Engels’in ihmal ettiği bir vurgunun bu olduğuna değinmiştim) işbölümü olduğunu vurgular. Kadın “cinsinin tarihsel olarak yenilgiye uğradığı” alan, onun yeniden üretimci rolü üstlendiği “domestik alan”, yani ailedir. Bu nedenledir ki, kamusal-domestik ayırımının hiçbir anlam ifade etmediği, “aile”nin bir toplumsal örgütleniş ilkesini oluşturmadığı<a name="_ftnref9"></a><a href="#_ftn9#_ftn9"><sup>[9]</sup></a>, kadınların geçim faaliyetlerinde önemli roller üstlendiği ve çocukların bakımı dâhil tüm faaliyetlerin, muğlak ve geçirgen bir işbölümü çerçevesinde paylaşıldığı<a name="_ftnref10"></a><a href="#_ftn10#_ftn10"><sup>[10]</sup></a> avcı-toplayıcı toplumlarda, kadınlar tarımcı ya da sınai-kapitalist toplumlarındaki hemcinslerine göre çok daha özerk bir konumdadır. Bu örgütleniş tipinin zıt kutbunda ise, özel mülkiyetin kurumsallaştığı, kamusal-domestik alan ayrımının netleştiği, kadınların (üretken faaliyetlere katılımları ne olursa olsun) domestik alanla yükümlü olduğu, yönetim sisteminin (kamusal alan) kurumsallaştığı ve eril bir alan olarak tezahür ettiği ilk sınıflı toplumlar yer alır: sulamalı tarıma dayalı, küçük bir azınlığın temellük edebileceği bir artı ürün üreten -yani sınıflara bölünmüş- yöneten-yönetilen ayırımının kurumsallaştığı ilk site devletler.</p>
<p>Şu hâlde, burada bir parantez açıp, günün bilgi dağarcığı çerçevesinde, ara (geçiş) formlarında neler olmuş olabileceğine bakmak gerek.</p>
<p>İnsanlık tarihinin büyük bölümü (ilk insansılardan bu yana milyonlarca yıl; türümüz <em>Homo Sapiens Sapiens’</em>i temel alacak olursak, 30-40 bin yıl) avcı toplayıcılıkla geçti. Ve gördüğümüz gibi göçer bir yaşam tarzı sürdüren, toprakla kalıcı bir ilişkileri olmayan avcı-toplayıcıların (günümüzde gözlemlenebilmiş örneklerinde de görüldüğü üzere) korporat, yapılandırılmış soy gruplarına ihtiyaçları yoktu.<a name="_ftnref11"></a><a href="#_ftn11#_ftn11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Yapılandırılmış, mensuplarının birbirlerine karşı görevleri ve toplumsal işbölümü içindeki konumları daha belirgin olan <em>soy grupları</em> (Morgan ve Engels’in “gens”lerı) küçük ölçekli tarımcılarda ortaya çıkar. Bu soy grupları, soy hattını anne (anayanlı) ya da baba (atayanlı) tarafından izleyebilirler, ancak soy genellikle tek hatlıdır. Buna koşut olarak yerleşim örüntüsü anayerli ya da atayerli olabilir; bir başka deyişle ya kadınlar kendi soy gruplarından ayrılarak kocalarının köyüne yerleşir, onun soy grubuna dâhil olurlar ya da erkekler kendi soy gruplarından ayrılarak karılarının köyüne yerleşip, onun soy grubuna dâhil olurlar. İlk örüntü, hortikültüralist kabileler arasında savaş oldukça yaygın bir uygulama olduğundan, grup açısından daha avantajlı olmuş olmalı, antropologların gözlemleme olanağını bulduğu hortikültüralist toplumların önemli bölümü atayanlı ve atayerlidir. Aynı topluluk içinde doğup büyümüş, birbiriyle yakın ilişki içindeki erkek grubunun savaş durumunda farklı soy gruplarından gelmiş, birbirine “yabancı” bir erkek topluluğuna göre daha başarılı olacağnı ve bunun atayanlı/ atayerli gruplar için bir avantaj sağlamış olabileceğini düşünüyorum. Hiç kuşku yok ki atayanlılıkta bu toplulukların her birinin artık kaçınılmaz olarak bir ulus-devletin sınırları içinde yer alıyor olmasının ve “uygarlık”la uzun süredir temas hâlinde olmasının payı da büyüktür.</p>
<p>Her durumda, günümüzde hortikültüralistler, ormanların çeper alanlarında, basit bir teknoloji kullanarak yağışa bağlı, kes-yak (<em>slash-and burn</em>) tipi tarımla sağlamaktadırlar geçimlerini. Orman ya da savan alanların bir bölümünü yakarak tarıma açarlar ve topraklar verimini yitirene dek (ki genellikle 10-15 yıllık bir çevrimdir bu) yalın bir teknolojiyle yaptıkları ekme-dikme faaliyetleriyle geçinirler. Toprak verimini yitirdiğinde, onu nadasa bırakıp köy ya da mezralarını yeni açtıkları alana taşıyabilir ya da eski konumlarından yeni alana gidip gelmeyi tercih edebilirler. Verim düşüktür, bir artı ürün edinme imkânı sınırlıdır. Genellikle avcılık-toplayıcılık, balıkçılık ve kimi durumda evcil küçükbaş ya da kümes hayvanlarıyla desteklerler diyetlerini.</p>
<p>Her ne kadar “büyük adam” “soy grubu önderi” gibi karmaşıklaşan toplumsal ve toplumlararası ilişkileri yönetecek farklılaşmış statüler ihtiva etse de hortikültüralistler genelde eşitlikçi toplumlardır. Yönetici konumlara erişim ırsi değildir, çoğu durumda soy grubu atalarından oluşan “önderler”in iradelerini dayatacak araçları yoktur, yalnızca “ikna” ve fiili örnek oluşturma yoluyla koruyabilirler pozisyonlarını. Dahası tekil hanelerin zenginleşmesine karşı “eşitleyici ayinler” olan <em>potlach</em>’ın tipik örneğini oluşturduğu ritüel önlemleri vardır: oluşabilecek ürün fazlası, davet sahibine prestij kazandıran ve bir gün mutlaka mukabele edilecek bir “şölen”le topluluklar arasında yeniden dağıtıma tabi tutulur.</p>
<p>Hortikültürel faaliyetler bireysel haneler temelinde sürdürülse de, topraklar topluluğa aittir; toprağa erişim, soy grubu üyeliğinden geçer. Soy grubunun <em>bu</em> toplumlarda önem kazanmış olmasının nedeni tam da budur. Esnek, bileşimi sürekli değişkenlik gösteren avcı-toplayıcı takımların tersine, soy grubunun personeli sabittir: ortak bir atadan gelen kadın ya da erkekler ve onların (dışarıdan gelen) eşleriyle çocuklar…</p>
<p>Bu durum Fransız Marksist antropolog Claude Meillassoux (1981)’nun dikkat çektiği kritik bir eşiğe işaret etmektedir. Meillassoux’ya göre topluluğun (avcı-toplayıcıların tersine) toprakla kalıcı bir ilişki kurması, yani onu bir “emek aracı” olarak kullanması, daha kalıcı ve istikrarlı bir toplumsal örgütlenişi gerektirmektedir. Böylece akrabalık ilişkileri hortikültüralistlerin toplumsal örgütlenmelerinin olmazsa olmazı hâline gelir. “Akrabalık ilişkileri doğumla dayatılır; yaşam boyu sürerler, buyurgan ve soyutturlar ve bireyin üretim ve yeniden üretim ilişkilerindeki konumu, yaşamının farklı evrelerinde onlar üzerine temellenir. (…) (Hortikültüralist toplumlarda) bireyler içine doğdukları soyun sınırları dâhilinde toplumsal yeniden üretimin kurulu normlarına tabidirler (…) ve toplumsal üyelik bir kuşaktan diğerine aktarılır.” (Meillassoux 1981: 18) Hortikültüralist toplumlar, “emek aracı” olan, yani kolektif çabayla işleyip ürünleri devşirerek temellük ettikleri toprakla kalıcı ve istikrarlı ilişkiyi, ancak grup istikrar ve süreğenliğini temin ederek güvence altına alabileceklerdir. Bunun için, fiktif ya da gerçek ortak bir (kadın ya da erkek) atanın soyundan gelen akrabalar topluluğunun (soy grubu) mevcudiyeti gerekmektedir. Ortak bir atadan geldiklerini öne sürerek üretim ve yeniden üretim faaliyetlerini kolektif çabayla sürdüren “soy grubu”, Meillassoux’nun tabiriyle “domestik üretim birimi”dir.</p>
<p>Meillassoux’nun “domestik toplum” modeli, büyük ölçüde atayanlı/atayerli hortikültüralist toplumlardır. Dışevlilik, normdur; başka topluluklardan mübadele edilen kadınlar, kocalarının grubuna dâhil olmaktadırlar. Soyun sürdürümü grubun kalıcılığı açısından önem taşıdığı ölçüde, soyun sürdürücüsü, yani grubun <em>yeniden üreticisi</em> kadınlar önem kazanır; ancak bu, kadınlara ayrıcalıklar sağlayan değil, tam tersine, onların emeği ve cinselliği üzerindeki denetimi zorunlu kılan bir önemdir. Grubun toprakta çalışacak daha fazla emek gücüne ihtiyacı vardır: hortikültürün sağladığı nişastalı besinlerin doğurganlık oranını arttırdığı kadınların gruba sağlayabileceği bir şey… Kadınların yalnız çalışma kapasiteleri değil, bedenleri de topluluk nezdinde önem kazanmıştır. Toplulukların simge sistemleri yeniden üretim/üreme işlevini vurgulayacak tarzda düzenlenir: bereket kültleri, karmaşık evlilik törenleri, başlık, kadının konumunun doğurganlık çevrimi içerisindeki konumuna göre değişmesi, zina ve gayrımeşru çocuklara yönelik kaygılar, cinsel kısıtlamalar… avcı-toplayıcılarda yalın ve merasimsiz bir ilişki olan çiftleşmeyi girift ve vurgulu bir süreç olarak yeni bir kalıba döker.</p>
<p>Bir yandan kadınların başka gruplarla mübadelesi, bir yandan giderek karmaşık ve zamana yayılan bir süreç hâline gelen üretim ve dağıtımın örgütlenmesi, hortikültüralist toplumlarda <em>idarî </em>bir konumu gerektirmektedir. Grup mensupları arasında <em>servet </em>açısından bir farklılaşma olmadığı ölçüde, bu yetke pozisyonu, grubun yaşlılarına düşecektir; grubun özgün yerlileri, yaşayan ataları olan kıdemli erkeklere. Yaşlı erkekler, ya da tohum hâlindeki <em>patriyark</em>lar, üretim, depolama, bölüşüm ve kadınların mübadelesini de içeren <em>yeniden üretim</em> süreçlerini denetlerler. Bir başka deyişle, grubun iktisadî ve siyasal süreçlerinde (henüz çekirdek hâlinde olan) yetke sahibidirler: ritüeller, mitoslar, din, büyü ve zaman zaman da şiddet eylemleriyle desteklenen ve özellikle topluluğun gençleri, en çok da genç kadınları üzerinde uygulanan bir otorite…</p>
<p>Kabilenin gençleri, özellikle de kadınlar üzerinde söz sahibi, yetkesi ritüel süreçlerle desteklenen ve hem üretim hem de yeniden üretim süreçlerini denetleyen bir patriyark: bölüşüm ilişkilerinde eşitsizliğe yöneliş için uygun bir ortamdır bu… Patriyarkal kabileden sınıflı-sömürücü topluma birkaç adımlık mesafe kalmıştır ve hiç kuşku yok ki kabilesel patriyark, prototipini Sümer site-devletlerinde gördüğümüz devlet yetkesi için elverişli bir örnek ve meşruiyet kaynağı sağlamaktadır.</p>
<p>Meillassoux’nun çağdaş hortikültüralistler arasındaki gözlem ve saptamaları önemlidir; günümüzden 8-10 bin yıl kadar önce, önce Ön Asya’da gerçekleşen ve kısa sürede yeryüzüne yayılan (Gordon Childe’nin deyişiyle) “neolitik devrim”in, bir başka deyişle tarıma geçişin toplumsal tabakalaşma, iktidar eşitsizlikleri, servet ve toplumsal cinsiyet ve sınıf farklılaşmalarını nasıl bağrında taşıdığını gösterir bize. Hiç kuşkusuz hortikültürle tanışan tüm topluluklar bir anda avcı-toplayıcı faaliyetlerden vazgeçmiş değildirler; kimileri sömürgeciler tarafından “keşfedildikleri”nde geçimlerini avlanarak ve yabanıl bitkileri toplayarak sürdürüyorlardı; bazı avcı-toplayıcılar günümüzden 40-50 yıl öncesine dek sürdürebilmişlerdir varlıklarını.</p>
<p>Ancak hortikültür, akrabalığın kaynaklara erişimin, üretimin örgütlenmesinin, işbölümünün, ürünlerin bölüşüm ve mübadelesinin temelini oluşturduğu yeni bir toplum tipine yol açmıştır. İşbirliği, dengeli karşılıklılık, yükümlülük ve sorumlulukların karşılıklılığı akraba (ya da hısım) birey ve gruplar arasındaki ilişkileri düzenleyen ve topluluğun genel eşitlikçi ethos’unu düzenleyen ilkelerdir. Ancak eşitsizliğin tohumları, artık (kadın-erkek ilişkilerinde) atılmıştır ve boy vermeyi beklemektedirler.</p>
<p>Eşitsizlikler, üretkenlik açısından farklılaşan kabileler arasında patlak vermiş olabilir. Eşitleyici ayinlerin yeterli olmadığı, “dengeli karşılıklılık” ilkesinin bozulduğu, bazı yaşlı önder ya da şeflerin prestijli konumlarının sağladığı avantajları kalıcılaştırma girişimlerinde bulunduğu, topluluklar arası yağma savaşlarının sıklaştığı bir ortamın eşitlikçi ethos’un tersyüz edildiği bir sürecin adımları olduğu öngörülebilir. “Bazı durumlarda,” diyor Thomas (2014), soy önderi pozisyonu kalıtsal hâle geldi ve daha tabakalı toplumlarda tam denetim sağlayamasalar da kaynaklara ayrıcalıklı erişim hakkı elde eden şefler ortaya çıktı. Tabakalaşma, hiyerarşi ve kaynaklara eşitsiz erişim mevcut yatay komünal örgütlenme ilkelerinin yanı başında ve onlarla çelişki içerisinde gelişecekti. Başat soy, grup, şef vb.’nin karşılıklılık yükümlülüğünden uzaklaştığı toplumlarda, bir ya da daha fazla toplumsal grubun, akrabalık yükümlülüklerine ya da denk karşılıklılık kuralına aldırış etmeden ürünün ve/veya diğerlerinin emeğinin bir kısmı ya da tamamını temellük etmesiyle sınıf farklılıklarının yolu döşenmiş olacaktı.”</p>
<p>Sulamalı tarım, koşım hayvanları ve sabanın (Yakın Doğu’da) devreye girmesinin sağladığı üretkenlik artışı, dolayısıyla da artık ürün, bu süreci hızlandırarak ilk sınıflı toplumların boygöstermesini hızlandırdı.</p>
<p>Bu verilerin ışığında, toplumlardaki erken eşitsizlik tohumlarının, kadınlarla erkekler arasında özgül bir soy grubu biçimlenişinde, atayanlı/atayerli soy gruplarında baş gösterdiğini öne sürmek, akla yakın gözüküyor. Bu gruplarda (henüz kurumsallaşmış iktidardan söz edilemese de) prestij konumlarını elinde tutan kabile (erkek) yaşlıları, kadınlar, gençler ve topluluğun ortak mülklerini denetlerken, aynı zamanda geleceğin patriyark/ monarkları için de erken bir örnek oluşturmaktaydılar. Üretim tekniklerinin gelişmesiyle birlikte sağlanan artık ürün çoğaldıkça, bölüşüm ilişkileri de giderek eşitsizliğe doğru kayacaktı.</p>
<p>Bu, hiç kuşkusuz bir günde oluşmadı. Arkeoloji kayıtlar Ön Asya’da ilk hortikültüralist köy ve mezraları günümüzden 10 bin yıl öncesine tarihlendirmemizi sağlıyorsa sınıfsal ayırımların yapısal bir görünüm arz ettiği, yöneten-yönetilen ikileminin doğrudan ortaya çıktığı, tarımsal artık üründen beslenen askeri-dinsel hiyerarşilerin belirginleştiği ve sınıfsal ayırımların mimaride hayat bulduğu ilk kentler, İ.Ö. 4000’lere tarihlenir.<a name="_ftnref12"></a><a href="#_ftn12#_ftn12"><sup>[12]</sup></a> Bir başka deyişle eşitsizlikler 4000 yılda kurumsallaşmıştır… Ve kadınla erkek arasındaki eşitsizlikle başlar&#8230;</p>
<p>Ve nihayet, <em>AÖMDK</em>’nin günümüzde sosyalistler ve kadın hareketi açısından taşıdığı son (ve kanımca en önemli) değere.</p>
<p><em>&#8211; AÖMDK, kadının kurtuluşunu toplumsal devrimle ilişkilendirir.</em></p>
<p>Engels, <em>AÖMDK</em>’de o yıllarda başta İngiltere olmak üzere Batı Avrupa ülkelerini kasıp kavuran feminist hareketlerden söz etmez. Ancak tüm yapıtı, kadınların mevcut (kapitalist) sistem içerisinde eşitliğe kavuşacaklarını önvarsayan burjuva feminizmine bir reddiyedir. Ona göre kadınlarla erkekler arasında gerçek anlamda eşitlik, kadınları domestik köleliğe mahkûm kılan monogamik ailenin temelini ve varlık nedenini teşkil eden özel mülkiyetin ortadan kaldırıldığı kolektivist bir sistemde gerçekleşebilecektir. Kapitalizm koşullarında kadınların toplumsal üretime yığınsal olarak katılması, böylesi bir olasılığın önünü açan bir gelişmedir; ancak bu, yeterli değildir. Gerek <em>AÖMDK</em>’de, gerekse 1885’de kaleme aldığı bir mektupta, kadınların kurtuluşunun ev işlerinin (bunu dilerseniz “yeniden üretim faaliyetleri” diye okuyalım) kolektivizasyonundan geçtiğini net bir dille ifade ediyor. “Kadınlarla erkekler arasındaki gerçek eşitliğin ancak sermayenin sömürüsünün ilga edildiği ve özel ev işlerinin kamusal bir sanayiye dönüştüğünde gerçekleşebileceğine inanıyorum,” diyor 1885 tarihli mektubunda. (Vogel 2013: 93-94) “Bu arada, koruyucu yasalar gerekli. Çalışan kadınların özel fizyolojik işlevlerinden dolayı kapitalist sömürüye karşı özel korumaya ihtiyacı olduğu bence aşikâr. Kapitalist üretim tarzının son yıllarında cinsiyetlerin mutlak formel eşitliğindense gelecek kuşakların sağlığını daha çok önemsediğimi itiraf etmeliyim.”</p>
<p>“Mutlak formel eşitlik”, kapitalizm koşullarında kadınların erkeklerle eşit temelde seçme-seçilme, eğitim mesleklere girme, miras haklarından yararlanma vb. talepleridir. “Koruyucu yasalar” ise, sınai üretime kitlesel olarak çekilen kadınların, sefalet ücretleri karşılığında, gün boyu iplik tozu vb. soludukları, zaman kaybetmemeleri için lokmalara ayrılmış yemeklerini iki büklüm yerken dahi günde 15-16 saat çalışmayı sürdürmek zorunda oldukları atölyelerde yitip gitmelerini önleyecek tedbirleri almaya patronların ve kapitalist devletin zorlanması…</p>
<p>Evet, hem çalışma koşullarını düzenlemenin üretim sürecinin gerçek aktörlerinin, yani emekçilerin eline geçtiği, hem de tarihin belirli bir momentinde (değersizleşerek ve özelleştirilerek) hemen tümüyle kadınların sırtına yıkılmış yeniden üretimin kolektifleştirilmesi… Bu, üretim tarzının yeniden üretim üzerindeki baskısına,<a name="_ftnref13"></a><a href="#_ftn13#_ftn13"><sup>[13]</sup></a> dolayısıyla da bilinen, deneyimlenen hâliyle tek-eşli aile kurumuna da son verecek, yaşamlarını nasıl örgütleyecekleri, kiminle, nasıl birliktelikler kuracakları, gelecek kuşakları nasıl biçimlendirecekleri, toplumlarının alacağı yön, vd’leri konusunda söz ve karar sahibi kadın ve erkeklerin biçimlenmesinin önünü açacak sosyalist bir devrimin mümkün kılacağı gelişmelerdir.</p>
<p>Ve Engels böyle bir olasılığa, 137 yıl öncesinden işaret etmektedir… Bu işareti ciddiye almak, kapitalizmin yaşamlarını tarumar ettiği, yalnız emeklerini değil, yaşamlarını, onurlarını, kimliklerini, düşlerini, dünyalarını sömürüp metalaştırdığı kadın ve erkekler için bir umuttur… Kadınlarla erkeklerin eşit ve özgür bir temelde, sömürüsüz, tahakkümsüz, sınıfsız ve kardeşçe bir dünya inşa edebilmelerinin umudu…</p>
<p><strong> </strong></p>
<p>9 Ağustos 2021 09:22:12, Çeşme Köyü</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>KAYNAKÇA</strong></p>
<p>Anonim (1989). “Women and the Capitalist Family”, <em>Proletarian Revolution,</em> sayı: 34. https://www.marxists.org/history/etol/newspape/socialistvoice/womenPR34.html</p>
<p><strong>Chrysochou, Theopoula (Polina) (2013). “Engels and the Debate on Women’s Oppression”, “Engels’in bilim ve teknoloji tarihine katkısı” başlıklı sempozyuma sunulan tebliğ, (ICHSTM, 22-29 Temmuz 2013, Manchester Üniversitesi)</strong></p>
<p>Cox, Judy (2020). “How Marx and Engels fought for women’s liberation”, <em>International Socialism,</em> 166. <a href="https://isj.org.uk/jcox-marx-engels-women-lib/">https://isj.org.uk/jcox-marx-engels-women-lib/</a></p>
<p>Diaz, Ariane (2018). “Engels and Women’s Oppression”, <a href="https://www.leftvoice.org/engels-and-women-s-oppression/">https://www.leftvoice.org/engels-and-women-s-oppression/</a></p>
<p>Endicott, Karen L. (2010) “Facets of Hunter-Gatherer Life in Cross-Cultural perspective Gender relations in hunter-gatherer societies”, <em>The Cambridge Encyclopedia of Hunters and Gatherers,</em> Richard B. Lee ve Richard Daly (der.) Cambridge University Press.</p>
<p>Engels, Friedrich (1990). <em>Ailenin, Devletin, Özel Mülkiyetin Kökeni. </em>Sol Yayınları. (9. baskı)<strong> </strong></p>
<p>Gimenez, Martha E. (1987). “Marxist and non-Marxist elements in Engels’ views on the oppression of women”. <em>Engels Revisited, New Feminist Essays, </em>Janet Sayers, Mary Evans ve Nanneke Redclift (der.), ss. 36-54</p>
<p><a href="mailto:paul.gingrich@uregina.ca"> Gingrich</a>, Paul (2003). Marxian analysis of family and gender (Adams and Sydie, pp. 136-139) Sociology 250 ders notları, <a href="http://uregina.ca/~gingrich/250f503.htm">http://uregina.ca/~gingrich/250f503.htm</a></p>
<p>Ingold, Tim (2010), “On the social relations of the hunter-gatherer band”. ”, <em>The Cambridge Encyclopedia of Hunters and Gatherers,</em> Richard B. Lee ve Richard Daly (der.) Cambridge University Press.</p>
<p>MacKinnon, Catharine A. (1982). “Feminism, Marxism, Method, and the State: An Agenda for Theory” , <em>Signs</em>, c. 7, No. 3, Feminist Theory, ss. 515-544. The University of Chicago Press.</p>
<p>Maconachie, Moira (1987). “Engels, sexual divisions, and the family”, <em>Engels Revisited, New Feminist Essays, </em>Janet Sayers, Mary Evans ve Nanneke Redclift (der.), ss. 98-112.</p>
<p>Marx, Karl (1845). <em>The German Ideology.</em> https://www.marxists.org/archive/marx/works/1845/german-ideology/ch01a.htm</p>
<p>McGregor, Sheila Margaret (2021). “Engels on women, the family, class and gender”, <em>Human Geography,</em> 00(0) 1-12.</p>
<p>Meillassoux, Claude (1981). <em>Maidens, Meal and Money, Capitalism and the Domestic Community,</em> Cambridge University Press.</p>
<p>Millett, Kate (1971). <em>Sexual Politics. </em>New York: Avon.</p>
<p>Morgan, Lewis H. (1948). <em>Ancient Society or Researches in the Line of Human Progress from Savagery through Barbarism to Civilization. </em><a href="https://www.marxists.org/reference/archive/morgan-lewis/ancient-society/index.htm">https://www.marxists.org/reference/archive/morgan-lewis/ancient-society/index.htm</a>,</p>
<p>Ortner, Sherry B. (1974). Is female to male as nature is to culture? In M. Z. Rosaldo and L. Lamphere (eds), <em>Woman, culture, and society. </em>Stanford, CA: Stanford University Press, ss. 68-87.</p>
<p>Özbudun, Sibel (2020). “Sosyal Bilimlerde ‘Evrim’ Düşüncesi”, https://sibelozbudun.blogspot.com /2020/07/ sosyal-bilimlerde-evrim dusuncesi1.html#axzz72TPTTUy9.</p>
<p>Redclift<em>, </em>Nanneke (1987)<em>,</em> “Rights in women: Kinship, culture, and materialism”, <em>Engels Revisited, New Feminist Essays, </em>Janet Sayers, Mary Evans ve Nanneke Redclift (der.), ss.113- 144, Routledge.</p>
<p>Sayers, Janet, M. Evans, N. Redclift (1987). “Introduction: Engels, socialism and feminism”, , <em>Engels Revisited, New Feminist Essays, </em>Janet Sayers, Mary Evans ve Nanneke Redclift (der.), ss. 1-10.</p>
<p>Smith, Sharon (1997). “Engels and the Origin of Women’s Oppression”, <em>International Socialist Review</em> no. 2.</p>
<p>Thomas, Christine (2014). “Engels and Women’s Liberation”, <em>Socialist Alternative. https://www.socialistalternative.org/2014/09/04/engels-and-womens-liberation/</em></p>
<p>Vogel, Lise (2013). <em>Marxism and the Oppression of Women, Toward a Unitary Theory, </em>Haymarket Books.</p>
<p>Weikart, Richard (1994), “Marx, Engels, And The Abolition Of The Family”, <em>History of European Ideas</em>, c. 18, No. 5, ss. 657-672.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>N O T L A R</em></strong></p>
<p><a name="_ftn1"></a><a href="#_ftnref1#_ftnref1"><sup>[*]</sup></a> Friedrich Engels Üzerine Yazılar, Editör: Sezen Cilengir-Erdem Çevik-Hasan Ateş, SAV Yayınevi, 2023.</p>
<p><a href="#_ftnref1#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> Edip Cansever.</p>
<p><a name="_ftn2"></a><a href="#_ftnref2#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Ne ki dönemin tüm sosyalistlerinin aile karşıtı olduğunu düşünmek hatalı olur. Örneğin 19. yüzyıl Fransız sosyalist ve anarşist çevreler üzerinde büyük etkisi olan Pierre Joseph Proudhon, geleneksel ailenin sıkı bir savunucusuydu. Anarşist Mikhail Bakunin de geleneksel aile değerlerine karşı eleştirel olmakla birlikte, kadın erkek ve çocuk(lar)dan oluşan gönüllü doğal ailenin geniş ailenin yerini almakta olduğunu, hoşnutlukla kaydediyordu. (Weikart 1994)</p>
<p><a name="_ftn3"></a><a href="#_ftnref3#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> “Morgan’ı okumadan önce Marx ve Engels insan toplumunun ailenin ortaya çıkışından önceki ilkel durumu konusunda spekülasyona girişmediler. Gerçekte, <em>Alman İdeolojisi</em>’nde ailenin insanlık tarihinin başlarından beri varolduğunu varsayıyorlardı. İnsanlar arasındaki ilk toplumsal ilişkiydi ve üreme ilişkisinden kaynaklanmaktaydı. Dahası, bütün ilkel halkların her bir aile için ayrı bir hane ve konuta sahip olduğunu farzediyorlardı. Marx ve Engels kadınlarla erkekler arasındaki cinsel ilişkinin ve bunun sonucu olan yavrunun aile ilişkilerini üreteceği fikrine itiraz etmemişlerdi ama anlatıları açıkça doğacıydı.” (Weikart 1994: 661)</p>
<p><a name="_ftn4"></a><a href="#_ftnref4#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> Ünsal Oskay tarafından çevrilip <em>Eski Toplum</em> başlığıyla yayınlanan Türkçe baskısı, Payel Yayınları’ndan çıkmıştır (1986). Vogel (2013: 80-84 ) bu yapıtın kısa ama yetkin bir özetini verir. (Türkçesi: Lise Vogel, <em>Marksist Teoride Kadın</em>, Pencere Yayınları, 1990, ss.81-85.)</p>
<p><a name="_ftn5"></a><a href="#_ftnref5#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> “Benim bu çalışmam, yitip giden dosturnun yapamadığı işin yerini, ancak güçsüz bir şekilde doldurabilir. Bununla birlikte, Marx’ın Morgan’dan çıkardığı bol sayıda özet arasında bulunan eleştiri notları elimin altında. Bu çalışmada, elden geldiğince, bu notları kullandım.” (“Birinci Baskıya Önsöz”, Engels 1990:11)</p>
<p><a name="_ftn6"></a><a href="#_ftnref6#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> Ancak 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında sosyalist cenahın Engels’i benimsemekte sözbirliği ettiği düşünülmemeli. Örneğin 20. yy. başlarında Alman SPD liderlerinden Kautsky ve Cunow, Engels’in burjuva “tekeşliliğine” gönülsüz de olsa atfettiği değer nedeniyle, “burjuva psikolojisi koktuğu”nu vurgularken, 1930’lar SSCB’sinde <em>AÖMDK,</em> “bireysel cinsel aşka inanç ve cinsel yaşam hakkının devletin erişimi dışında olması gerektiği”ni savunması ‘burjuvaca’ ve ‘sorumsuzluk’ olarak nitelenmekteydi. (Sayers, Evans, Redclift 1987: 2)</p>
<p><a name="_ftn7"></a><a href="#_ftnref7#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> “Toplumsal evrim” düşüncesi için bkz. Özbudun (2020).</p>
<p><a name="_ftn8"></a><a href="#_ftnref8#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> “Engels’in kadınların boyunduruk altına alınmasına değgin açıklaması çok basittir: kadınların domestik işlerden sorumlu olması ve faaliyetlerinin ona hasredilmesi, analık hukuku çağında hane içindeki üstün konumlarının nedenidir, ve aynı zamanda toplumda yeni servet biçimlerinden nasıl olup da dışlandıklarını ve erkekler karşısında madun bir konuma düştüklerini de açıklar. Oysa prekapitalist ve kapitalist-olmayan toplumlarda kadınların geçime katkıları üzerine araştırmalar onun bu anlatısına meydan okur. Bu araştırmalar ‘Yaşamın gereklerinin temini her zaman erkeğin işi olmuştur’ öncülünü çürütür.” (Maconachie 1987: 108)</p>
<p><a name="_ftn9"></a><a href="#_ftnref9#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Avcı-toplayıclar, göçer ve toprağa bağlı olmayan bir yaşam sergilediklerinden genellikle birbirine gevşek bağlarla bağlı kadın, erkek ve çocuklardan oluşan çekirdek aileler biçiminde yaşar. Bu çekirdek aileler belirli dönemlerde takas, evlenme, kurak mevsimi geçirme vb. nedenlerle, yine gevşek ve değişken örgütlenmeler olan <em>takım</em>’lar hâlinde bir araya gelir. Bir takım akraba bireylerden oluşsa dahi, hortikültüralist toplumlarda göze çarpan kalıcı, korporat, yapılanmış <em>soy grubu</em> özelliğini göstermez. Dahası çift her seferinde farklı bir takıma katılmayı seçebilir: “Avcı-toplayıcılar üzerine gözlemler, onların sistemli biçimde kendi gruplarına ait olmayan bireylerle birlikte çalıştıklarını göstermektedir. ‘Bu işbirliği faaliyetlerinin önemi, bir çok avcı-toplayıcı toplumda kapsamlı bir eşitlikçi etikte ortaya çıkar.’ Avcı-toplayıcı toplumlar hangi nedenlerle daha fazla sayıda akraba-olmayan bireylerle ortaklaşırlar? Çünkü (…) erkeklerle kadınların grupların oluşumu konusunda karşılaştırılabilir bir etkisi olmaktadır. Dolayısıyla, simülasyon ve amprik gözlemler bir konuda hemfikirdir: bir çifti oluşturan her iki cinsiyetten ne kadar çok sayıda birey eşit düzlemde erkeğin ya da kadının grubunda yaşamaya karar verebilirse, bu kolektiflere katılan akraba-olmayan bireylerin sayısı da o denli fazla olur. Erkek egemenliği ve kadınların dağılımı üzerine temellenen güçlü hiyerarşik bir toplumsal örgütlenişten vazgeçerek, ilk insanlar böylelikle öncellerinden daha eşitlikçi bir sistemi seçmiş gözüküyorlar…” (Endicott 2010)</p>
<p><a name="_ftn10"></a><a href="#_ftnref10#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a> “(Avcı-toplayıcı topluluklarda-b.n.) Kadınlar bebek ve küçük çocukların bakımında birincil rol oynarlar. Babalar da çeşitli ölçülerde yardımcı olur. Aka babalar çocuk bakımında önemli görevler üstlenir., Batek babalar da öyle. Andamanlılar çocukların yetiştirilmesinde erkeklerle kadınlara eşit sorumluluk yükler…” (Endicott, 2010)</p>
<p><a name="_ftn11"></a><a href="#_ftnref11#_ftnref11"><sup>[11]</sup></a> “Daha doğrusu, takım bağlamındaki akrabalık ilişkileri, ‘kabile’ toplumlarına değgin çalışmalarda alışık olduklarımızdan farklıdır. Formel olarak kurumsallaşmış toplumsal kural ve düzenlemeler yapısı dahilinde konum işgal edenlere düşen özgül görev ve yükümülüklerdense, besinin paylaşımı, konut, ahbaplık ve belleğe dayanırlar.” (Ingold 2010)</p>
<p><a name="_ftn12"></a><a href="#_ftnref12#_ftnref12"><sup>[12]</sup></a> Ancak yakın dönem araştırmaların bu kabullere meydan okuduğunu kaydetmeden geçmemeli. Örneğin, Van gölü kıyısında günümüzden 10 500-10 000 yıl kadar önce avcı toplayıcılar tarafından iskân edilen Çayönü tepesi bulguları. İlk hortikültürel faaliyetlerin günümüzden 10 bin yıl öncesine tarihlendiği Çayönü’nde, 9 300 yıl kadar önce koyunlerın evcilleştirildiği saptandı. Bu tarihten itibaren “bu yerleşim büyük bir kamusal alan ve içindekilerin sakinlerinin zenginler olduğunu gösteren ve aletlere rastlanmayan üç evle açık toplumsal farklılaşma emareleri sergiler. Batı tarafında ise daha düşük kalitede, küçük evler yer almaktadır; bunlar herhangi bir servet belirtisi göstermezler ama aletler bulunmaktadır ve sokaklarda çakmaktaşı ve obsidyen yongalarının depolandığı atölye kalıntıları bulunmuştur. Bir başka deyişle, çalışmadan mülk sahibi olan küçük bir grup ile, mülk sahibi olmadan çalışan geniş bir grup mevcuttur; yani sınıflar vardır. (…) Günümüzden 7300 yıl önce bir gün, büyük evler yıkılmış ve tüm yerleşim ateşe verildi. Yerine, Batıya doğru, herkesin çalıştığına değgin izler taşıyan aynı boyutta evler aldı. Bir başka deyişle, önceki eşitsiz toplumun yerini eşitlikçi bir toplum almıştı.” (McGregor 2021: 8)</p>
<p><a name="_ftn13"></a><a href="#_ftnref13#_ftnref13"><sup>[13]</sup></a> “Kapitalist koşullarda, hiçbir toplumsal sınıf ya da katman üretim tarzının fiziksel ve toplumsal yeniden üretim tarzı üzerine uyguladığı belirlenimden bağışık değildir.” (Gimenez, 1987: 55)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Failenin-devletin-ozel-mulkiyetin-kokeni-bize-ne-ogretiyor%2F&amp;linkname=A%C4%B0LEN%C4%B0N%2C%20DEVLET%C4%B0N%2C%20%C3%96ZEL%20M%C3%9CLK%C4%B0YET%C4%B0N%20K%C3%96KEN%C4%B0%20B%C4%B0ZE%20NE%20%C3%96%C4%9ERET%C4%B0YOR%3F" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="https://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Failenin-devletin-ozel-mulkiyetin-kokeni-bize-ne-ogretiyor%2F&amp;linkname=A%C4%B0LEN%C4%B0N%2C%20DEVLET%C4%B0N%2C%20%C3%96ZEL%20M%C3%9CLK%C4%B0YET%C4%B0N%20K%C3%96KEN%C4%B0%20B%C4%B0ZE%20NE%20%C3%96%C4%9ERET%C4%B0YOR%3F" title="Twitter" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_email" href="https://www.addtoany.com/add_to/email?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Failenin-devletin-ozel-mulkiyetin-kokeni-bize-ne-ogretiyor%2F&amp;linkname=A%C4%B0LEN%C4%B0N%2C%20DEVLET%C4%B0N%2C%20%C3%96ZEL%20M%C3%9CLK%C4%B0YET%C4%B0N%20K%C3%96KEN%C4%B0%20B%C4%B0ZE%20NE%20%C3%96%C4%9ERET%C4%B0YOR%3F" title="Email" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Failenin-devletin-ozel-mulkiyetin-kokeni-bize-ne-ogretiyor%2F&amp;linkname=A%C4%B0LEN%C4%B0N%2C%20DEVLET%C4%B0N%2C%20%C3%96ZEL%20M%C3%9CLK%C4%B0YET%C4%B0N%20K%C3%96KEN%C4%B0%20B%C4%B0ZE%20NE%20%C3%96%C4%9ERET%C4%B0YOR%3F" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Failenin-devletin-ozel-mulkiyetin-kokeni-bize-ne-ogretiyor%2F&#038;title=A%C4%B0LEN%C4%B0N%2C%20DEVLET%C4%B0N%2C%20%C3%96ZEL%20M%C3%9CLK%C4%B0YET%C4%B0N%20K%C3%96KEN%C4%B0%20B%C4%B0ZE%20NE%20%C3%96%C4%9ERET%C4%B0YOR%3F" data-a2a-url="https://www.politikhane.com/ailenin-devletin-ozel-mulkiyetin-kokeni-bize-ne-ogretiyor/" data-a2a-title="AİLENİN, DEVLETİN, ÖZEL MÜLKİYETİN KÖKENİ BİZE NE ÖĞRETİYOR?"></a></p><p>The post <a href="https://www.politikhane.com/ailenin-devletin-ozel-mulkiyetin-kokeni-bize-ne-ogretiyor/">AİLENİN, DEVLETİN, ÖZEL MÜLKİYETİN KÖKENİ BİZE NE ÖĞRETİYOR?</a> appeared first on <a href="https://www.politikhane.com">POLİTİKHANE</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.politikhane.com/ailenin-devletin-ozel-mulkiyetin-kokeni-bize-ne-ogretiyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3595</post-id>	</item>
		<item>
		<title>PARAGUAY’DAN DERS ÇIKARMAK</title>
		<link>https://www.politikhane.com/paraguaydan-ders-cikarmak/</link>
					<comments>https://www.politikhane.com/paraguaydan-ders-cikarmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sibel Özbudun]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Jun 2023 06:21:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.politikhane.com/?p=3544</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Adaletsizlik yasa olduğunda, direniş ödevdir.”1 &#160; Paraguay, Latin Amerika’nın en az dikkat çeken ülkelerinden biri. En azından devrimci-sosyalist kamuoyu açısından… Oysa emperyal sahnenin aktörleri (örneğin ABD’nin, &#8230;</p>
<p>The post <a href="https://www.politikhane.com/paraguaydan-ders-cikarmak/">PARAGUAY’DAN DERS ÇIKARMAK</a> appeared first on <a href="https://www.politikhane.com">POLİTİKHANE</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Adaletsizlik yasa olduğunda,</p>
<p>direniş ödevdir.”<a name="_ftnref1"></a><a href="#_ftn1#_ftn1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Paraguay, Latin Amerika’nın en az dikkat çeken ülkelerinden biri. En azından devrimci-sosyalist kamuoyu açısından… Oysa emperyal sahnenin aktörleri (örneğin ABD’nin, AB’nin, Rusya’nın, hele ki Çin’in ve de kimilerince “alt emperyalist” olarak tanımlanan<a name="_ftnref2"></a><a href="#_ftn2#_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Brezilya’nın) dikkatlerini bu ülke üzerinden eksik etmiyor… Ve de uluslararası uyuşturucu mafyası…</p>
<p>Bu “ihmal”, belki de son haftalarda iyiden iyiye seçimlere kilitlenme hâlinden kaynaklanıyor, her durumda, bu küçük Latin Amerika ülkesindeki genel seçimler örneğin bir Brezilya ya da Şili veya Kolombiya gibi dikkat çekmedi.</p>
<p>Oysa -Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerine bir hafta kalmış bir ülkede, Paraguay’ın 30 Nisan 2023 tarihinde gerçekleşen başkanlık ve genel seçimleri, çarpıcı uyarılar içeriyor.</p>
<p>Nasıl mı? Neredeyse bütün kamuoyu araştırmaları seçimleri, 1947 yılından bu yana ülkeyi &#8211; merkez-sol devlet başkanı <strong>Fernando Lugo’nun dört yıllık başkanlığı dışında- kesintisiz yöneten Colorado Partisi’nin (Asociacion Nacional Republicana &#8211; Milli Cumhuriyetçi Birlik)</strong> bu kez başkanlığı, rakip merkez-sol ittifak Milli Uzlaşma (Concertación Nacional) karşısında kaybedeceği konusunda hemfikirdi. Enflasyonun yüzde 6 oranında seyrettiği (2021 yılında yüzde 1.5), yoksulluk sınırı altında yaşayan nüfusun yüzde 27’yi bulduğu, gayrısafi yurtiçi hasılanın kıta güneyinin en düşük rakamı olan 15 000 dolar dolaylarında olduğu<a name="_ftnref3"></a><a href="#_ftn3#_ftn3"><sup>[3]</sup></a>, yolsuzluklara belenmiş, üst düzey yöneticilerinin uyuşturucu kartelleriyle kol kola olduğu açığa çıkan bir ülkede, “değişim” kaçınılmaz gözüküyordu. Sokaktaki sade yurttaşlardan uluslararası gözlemcilere dek herkes bu kanıyı dile getiriyordu. Bazı anketlere göre Colorado’nun Santiago Peña’sına karşı yarışan Concertación adayı Efrain Alegre 15-16 puan farkla öndeydi. En “kötümser” yorumcular ise dişe diş bir yarış ve kıl payı bir farkla da olsa Alegre’nin galip geleceği kanısındaydı.</p>
<p>Öyle olmadı… 20 Nisan 2023’de yapılan tek turlu seçimde (Paraguay Anayasası’na göre başkanlık yarışında en çok oyu alan aday seçiliyor) Colorado adayı Santiago Peña oyların yüzde 42.77’sini alarak başkan seçildi. Efrain Alegre’nin oyları ise yüzde 27.50’de kalmıştı. Seçimlere yaklaşık 4 800 000 seçmenin yüzde 63.16’sı oy kullanmıştı.</p>
<p>Peki bu nasıl oldu?</p>
<p>Öncelikle, Eylül 2022’de ülkenin Yüksek Seçim Kurulu’nda çıkan yangının ülkedeki elektronik oy kullanma makinelerinin üçte birini yok ettiğine işaret etmek gerekiyor.<a name="_ftnref4"></a><a href="#_ftn4#_ftn4"><sup>[4]</sup></a> Seçimin “şaibe altında olacağı” o günlerden bu yana gündemdeydi. Nitekim, sonuçların açıklanmasının ardından yüzlerce seçmen başkent Asunción’daki Yüksek Seçim Kurulu önüne gelerek seçimlere hile karıştığı iddiasıyla protesto gösterisi yaptı. Ciudad del Este ve Coronel Oviedo kentlerine de yayılan gösteriler oyların yüzde 22.9’unu alarak seçimlerde üçüncü sıraya yerleşen aşırı sağcı Partido Cruzada Nacional’in lideri Payo Cubas’ın çağrısıyla gerçekleşmişti. Olaylar sırasında Payo gözaltına alındı, göstericiler polis müdahalesiyle dağıtıldı. Amerika Devletler Örgütü ve Avrupa Birliği’nden gözlemcilerin usulsüzlük saptanmadığı açıklamalarına karşın, başta Efrain Alegre olmak üzere diğer muhalefet liderleri de elektronik oylamada kullanılan cihazların denetlenmesi ve oyların uluslararası gözlemcilerin gözetiminde elle yeniden sayımını talep ettiler.<a name="_ftnref5"></a><a href="#_ftn5#_ftn5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>Tabii bir de “Payo faktörü” var… Başlangıçta geniş tabanlı muhalefet cephesi Concertación’da yer alan ancak sonra seçime bağımsız katılma kararı alan Partido Cruzada Nacional (Milli Haçlı Seferi Partisi)’in “renkli” lideri Payo Cubas’ın kamuoyu yoklamalarında yüzde 5’in altında gözüken oyunun yüzde 23’ü bulması, Alegre’nin önünü keserken, Peña’yı başkanlığa taşıyacaktı.<a name="_ftnref6"></a><a href="#_ftn6#_ftn6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Pekâlâ, böylelikle bir beş yıl daha Colorado kleptokrasisine mahkûm olan Paraguay nasıl bir ülke? Biraz tarih, diyelim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Guaraní Ülkesi</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Cemal Bâli Akal, Guarani dilinin tarihteki izini sürdüğü dikkat çekici makalesinde, bugün Paraguay’ın iki resmî dili olan (İspanyolca ve Guaranice) tek Latin Amerika ülkesi olduğunu vurguladıktan sonra (diğer LA ülkelerinde yerli dilleri resmen tanınmış da olsa, kullanıldıkları bölgelerde geçerlidir) devam eder: “Her Paraguaylı aynı zamanda bir Guaranídir. Bu nedenle, genelde Latin Amerika’da görülen ‘azınlık Avrupa kökenli/ çoğunluk melez ve yerli’ ayrımı Paraguay’da görülmez. Ama Guaraní olmak da bütünüyle kültürel bir anlam taşır, çünkü Guaraníyim demek ve Guaraníce konuşmak yerli olmak değildir. Yüzde 95’i Guaraníce konuşan Paraguay’ın nüfusu 6.000.000’dur, ama ülkede topu topu 20.000 civarında gerçek Guaraní yerlisi vardır.”<a name="_ftnref7"></a><a href="#_ftn7#_ftn7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Bu “bilmece”nin çözümünü, Paraguay’daki İspanyol sömürgeciliğinin “hayırhah” niteliğinde aramak gerekir. Öncelikle, Meksika, Peru, Bolivya vb.’nin tersine, Paraguay’da altın, gümüş vb. sömürgecilerin iştahlarını kabartacak madenlerin bulunmayışı, bölgede yaşayan Guaranílerin “şansı” olmuştur. Yerliler ancak tarımsal üretimde (özellikle mate) üretiminde kullanılabilecektir &#8211; dahası İspanya krallığının, sömürgecilerin fethedilen Meksika ve Peru gibi topraklardaki hoyrat davranışlarından ağzı yanmış durumdadır; bir bakıma Bartolomé de las Casas gibi reformcu din adamlarının kıtadaki İspanyol vahşetini ifşa eden çalışmaları uyarıcı olmuştur. Bu nedenledir ki yerlilere daha ılımlı davranılması konusunda daha özen göstermektedir İspanyol tahtı. Bir üçüncü etken ise, savaşçı bir halk olarak bilinen Guaranílerin fatihlere yönelik işbirlikçi yaklaşımlarıdır. Onlarla savaşmak yerine, barışçıl bir mübadeleyi yeğlemişlerdir: yiyecek ve kadınlar karşılığında, batıdaki Chaco bölgesinde yaşayan “düşman” topluluklara karşı ittifak… Özellikle kadın takası etkili olmuş ve yüzde 95’i mestizo (Avrupa kökenli-yerli karışımı) ve İspanyol- Guaraní kültürleşmesinin ürünü bir halk çıkmıştır ortaya.</p>
<p>Ama ne denli “yumuşak” olursa olsun, sömürgecilik, sömürgeciliktir. 1540-60 arası fethedilen topraklar dört önemli Guaraní ayaklanmasına sahne olur. Ayaklanmaların hedefinde, yerlileri sözüm ona “emanet” alan, gerçekte ise onları ağır koşullarda çalıştırarak haraca kesen <em>encomienda</em> sistemi ve <em>encomendero</em>’lar vardır. Bölgede misyoner faaliyetler sürdürmek üzere bulunan Fransiskenler yerlileri sömürgecilerin aşırılıklarına karşı korumak üzere kolları sıvarlar. <em>Encomienda</em>’lara karşı <em>Reducción</em> ya da <em>Misión</em>’lar, yani Hıristiyanlaştırdıkları yerli toplulukların misyonerlerin koruması altında sömürgecilerden uzak, özerk bir yaşam sürdürebilecekleri yerleşimler oluşturdular. Zamanla Fransiskenlerin yerini Cizvitlerin almasıyla <em>Misión</em>’lar daha da güçlenecektir.</p>
<p>Kraliyet sömürge yöneticilerinin, özellikle de dini yayma işlevini sürdüren misyonerlerin yerli dillerini öğrenmesini şart koşmuştu; ancak Cizvitler dil konusunu daha da ileri götürüp yönetimleri altındaki misyonlarda İspanyolca kullanımını toptan terk ettiler. Böylelikle bölgede tek “resmi dil” niteliği kazanan ve yazıya dökülen Guaraníce diyalekt farklılıklarını aşarak, neredeyse “ulusal dil”e dönüştü. Böylelikle yerliler Cizvit misyonlarında bir yandan dil ve (kısmen) kültürlerini muhafaza ederken, bir yandan da Avrupa kültürünü, tekniklerini, etiketini öğreniyorlardı.</p>
<p>Cizvitlerin 18. yüzyıl sonlarına doğru kıtadan kovulması, misyonların dağılmasına neden oldu. Bu durum Guaranílerin daha yaygın biçimde melezleşmesine yol açacaktı. Ancak Guaraníce, bir özerklik alanı olarak varlığını sürdürüyordu. 19. yüzyıl başlarındaki bağımsızlık hareketleri dil konusunda ikircimli bir tutum izleyecektir: İspanya tahakkümüne karşı ulusal bağımsızlık nişanesi olarak Guaraníce’yi sahiplenmek (nitekim ilk başkan José Gaspar Rodriguez de Francia ulusal marşı Guaraní dilinde yazdıracak kadar “ulusalcı”ydı) ile Aydınlanma’nın, eğitimin, bilimin, felsefenin vb. dili olarak İspanyolca’yı dayatmak (“Ardından gelen Carlos Antonio López de ülkesini, Avrupa’yı örnek alarak, geliştirmeye çalışan bir aydın despottu. Bu dönemde, guaraníce üstündeki baskılar arttı: Artık kamu hizmetlerine girmek için İspanyolca bilmek gerekmekte, yalnızca İspanyolca kitaplar basılabilmekte ve yerli köylerine İspanyolca yeni adlar verilmekteydi.”<a name="_ftnref8"></a><a href="#_ftn8#_ftn8"><sup>[8]</sup></a>)…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bağımsızlık Yılları</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Paraguay, 14 Mayıs 1811’de bağımsızlığını ilan etti. İlk devlet başkanı <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Jos%C3%A9_Gaspar_Rodr%C3%ADguez_de_Francia">José Gaspar Rodríguez de Francia</a>, 26 yıl süren yönetimi boyunca, Paraguay Simón Bolívar’ın Birleşik Latin Amerika projesi karşısında ülkenin bağımsızlığını kıskançlıkla korurken, korunmacı, içe-kapanık ve yabancı-düşmanı bir politika izledi. Tarımı ve ulusal sanayiyi geliştirme yönünde çaba harcarken, ithalatta büyük kısıtlamalara gidildi, toprak sahipleri, tüccarlar hatta Kilise’nin mülklerine el konuldu, ülkedeki İspanyol uyrukluları şiddetle kovuşturuldu.</p>
<p>Ardılı <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Carlos_Antonio_Lopez">Carlos Antonio López</a> ise, demiryolları, telgraf sistemi, bir tersane ve güçlü bir ordu inşa ederek ülkenin sürüklendiği tecridi kırmak üzere kolları sıvadı; ne ki bu açılımlar uzun ömürlü olmayacaktı. Yerine geçen oğlu <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Francisco_Solano_Lopez">Francisco Solano López</a>, sınır anlaşmazlıkları gerekçesiyle, Brezilya, Arjantin ve Uruguay’ın oluşturduğu “Üçlü İttifak”a savaş ilan etti. 1865-1870 yılları arasında süren ve sonlarına doğru 12 yaşında çocukların dahi silahaltına alındığı savaşta, Paraguay nüfusunun yaklaşık yarısını ve topraklarının yüzde 26’sını yitirecekti.</p>
<p>Üçlü İttifak Savaşı’nı, <em>creole</em>’lerin (kıtada doğan Avrupa, özellikle de İspanyol kökenliler) Colorado Partisi hükümetlerinin birbirini izlediği bir yeniden inşa dönemi (1870-1904) ve Liberal Parti iktidarı (1904-1932) izler. Paraguay tarihinin önemli bir başka dönüm noktası ise, Bolivya ile giriştiği Chaco Savaşı’dır.</p>
<p>Chaco Savaşı’nda bir yandan Bolivya’nın Paraguay nehri üzerinden denize ulaşma arzusu, bir yandan da bölgede petrol bulunduğuna dair söylentilerin etkili olmuş olsa gerek. Aslına bakılırsa Chaco Savaşı, iki ülkeden çok iki petrol şirketinin savaşıdır: Paraguay’ı destekleyen Shell ve Bolivya’yı destekleyen Standard Oil’in savaşı…</p>
<p>Paraguay ile Bolivya arasındaki yarı-boş cangıl toprakları Chaco üzerine iki yoksul ülkenin giriştiği kanlı savaş, her iki taraftan 80 bin ölü ve gerilla taktikleri ile üstünlük sağlayan Paraguay ordusunun, Chaco’nun büyük bölümünün ilhakını olanaklı kılan zaferiyle sonuçlandı (1935). Ama bölgede petrol bulunamadı… Açılan kuyular bir süre sonra kapatıldı. Bugün Paraguay topraklarının yüzde 60’ını oluşturan Gran Chaco, ülke nüfusunun yalnızca yüzde 2’sini barındırmaktadır. Ve bu nüfus, büyük ölçüde Paraguay hükümetleri tarafından bölgeyi nüfuslandırmak için davet edilen Avrupalı ve Kuzey Amerikalı (özellikle Kanada) Menonite çiftçilerden oluşuyor.</p>
<p>Chaco savaşını, uzun bir iç karışıklık ve 1949’da Colorado Partisi’nin iktidara geçmesiyle sona eren bir iç savaş dönemi izledi. Ne ki siyasal sahne ancak, General Alfredo Stroessner’in demir yumruğuyla dizginleri ele aldığı 1954 darbesinden sonra “pasifize olacaktı”.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Stroessner Diktatörlüğü</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ABD destekli<a name="_ftnref9"></a><a href="#_ftn9#_ftn9"><sup>[9]</sup></a> Alfredo  Stroessner’in ülkeyi yönettiği 35 yıl, yolsuzluklar ve anti-komünist isterinin iktidarıydı. Gerçek ya da kurmaca tüm muhalifler kovuşturuldu, işkencelere uğradı ve “kaybedildi”. Sürgündeki liberaller ve Febreristalar’ın desteklediği, Arjantin sınırından ülkeye sızan küçük gerilla grupları, bu devasa baskı aygıtının birincil hedefiydi.<a name="_ftnref10"></a><a href="#_ftn10#_ftn10"><sup>[10]</sup></a> Ülke geneli 1970’e, başkent Asunción ise 1987’ye dek, üç ayda bir uzatılan bitimsiz bir sıkıyönetim altında yaşamak durumunda kaldı.</p>
<p>Latin Amerika’nın bu en “uzun ömürlü” diktatörlüğünün (1954-1987) bu denli sürmesi, ABD desteğinin yanısıra, muhalif liberallerin çok parçalı yapısı, diktatörlüğün sağladığı “istikrar” koşullarında yatırımlar ve ihracatta patlama yaşanması ve Brezilya ve Arjantin’deki askeri cunta rejimlerinin desteğiyle açıklanabilir. “Demokrasiye geçiş”le birlikte kurulan Hâkikat ve Adalet Komisyonu dikta döneminde 130 bine yakın insanın gözaltı ve tutukluluk süreçlerinde işkence, tecavüz ve “kaybedilme”ye maruz kaldığını ortaya çıkartacaktı.</p>
<p>Dahası, Stroessner rejimi seçim sahtecilikleri ve Paraguay “demokrasisi”ne miras kalan kesif bir yolsuzluk sistemi ile damgalanmış, ülke Nazi ve diğer savaş suçlularının sığınağı hâline gelmişti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sömürü Çarkları</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Stroessner diktatörlüğü, ülkenin en eski partisi<a name="_ftnref11"></a><a href="#_ftn11#_ftn11"><sup>[11]</sup></a> Colorado’nun iktidarının konsolidasyonuna sahne oldu. Başta Liberal Parti olmak üzere diğer partilerin yasaklanmasıyla Colorado 1962’ye dek ülkenin tek partisi olarak, (Komünist Partisi dışındaki) diğer partilerin nominal olarak yasallaşması sonrasında ise fiili olarak hüküm sürdü. Stroessner döneminde tüm ordu görevlileri ve kamu personeli parti üyesi olmak zorundaydı. Parti 1987’de Stroessner destekçileri ile gelenekçiler arasında bölündü. Bu nedenledir ki, Stroessner’in “gelenekçi” General Andrés Rodriguez’in darbesiyle devrilmesi, partinin konumunda herhangi bir gerileme yaratmadı.</p>
<p>Ülke 1988’den itibaren çekişmeli bir seçimler sürecine girecekti. Ama her seçim, yolsuzluk ve hile suçlamalarının gölgesi altında gerçekleştiriliyordu. Colorado Partisi’nin ülke üzerindeki siyasal kontrolü, yolsuzluk ve vurgunlarla damgalanmıştı. Öyle ki, 2001’de milyonlarca doları ülkeden kaçırırken suçüstü yakalanan Merkez Bankası yöneticilerinden Luis Ángel González Macchi dahi, devlet başkanlığı görevinden nasibini alacaktı.</p>
<p>Öte yandan, ABD’nin doğrudan etki ve ilgisi altındaki Paraguay’ın ekonomik göstergeleri de pek iç açıcı değildi.</p>
<p>Colorado hükümranlığına kısa bir parantez oluşturan Özgürlük Teolojisi esinli “yoksulların rahibi” Fernardo Lugo’nun başkanlığı (2008-2012) eşiğine gelindiğinde, kanı çekilmiş bir kadavra görünümündeydi. 6,5 milyona varan nüfusun yüzde 32’si yoksulluk sınırı altında yaşıyordu. Nüfusun yüzde 30’unun topraksız olduğu kırsal kesimlerde bu oran, yüzde 41.2’yi buluyordu; ekilebilir toprakların yüzde 77’si ise, nüfusun yalnızca yüzde 1’inin elinde yoğunlaşmış durumdaydı. İşsizlik oranı yüzde 16’larda seyretmekteydi. Nüfusun yüzde 10’luk kesimi ulusal gelirin yüzde 43.8’ine sahip iken, en düşük gelirli yüzde 10’luk dilim, servetin ancak yüzde 0.5’ini elde etmekteydi.</p>
<p>Üstelik ülke üzerindeki tek çıkar odağı ABD değildi. Brezilya Paraguay üzerinde hak iddia eden bölgesel bir güç durumundaydı. Örneğin, Paraguay, Paraná nehri üzerinde Brezilya’nın sağladığı 19 milyar ABD doları krediyle inşa edilen dev Itaipú hidroelektrik santralinde üretilen elektriğin yüzde 10’unu kullanırken, Stroessner zamanında imzalanan anlaşma gereği, kendi payından geriye kalanını, piyasa fiyatının çok altında bir bedelle Brezilya’ya satmaktaydı.</p>
<p>Tüm bunlar yetmiyormuş gibi Çokuluslu tarım şirketleri ülkedeki eşitsizlikleri daha da katmerlendiren bir rol oynuyordu: Paraguay ihracatının yüzde 30’unu elinde tutan Cargill, Archer, Daniels Midland, Bunge ve Monsanto gibi tarım devleri, ülke kırsalının neredeyse tümünü, -çoğu Brezilyalı çiftçiler tarafından işlenen- uçsuz bucaksız bir soya tarlasına dönüştürmüşlerdi. Paraguay’ın ekilebilir topraklarının yüzde 25’inde, Avrupa çiftçilerinin hayvanlarını beslemek üzere genetiği değiştirilmiş soya tarımı yapılmaktaydı. En vahimi, ne çokuluslu tarım şirketleri ne de topraklarını onlara kiralayan büyük toprak sahipleri, Paraguay devletine tek kuruş vergi ödemiyordu. Bir yandan tarım devlerinin, bir yandan da sığır yetiştiricilerinin baskısı altında, her yıl on binlerce köylü topraktan koparak büyük kentlerdeki işsiz yığınlarına katılıyordu. Kırsal yaşam yalnızca soya üreticisi şirketlerin paramiliter timlerinin değil, aynı zamanda, topraklarda soyadan başka her şeyi öldüren, su kaynaklarını zehirleyen, insanlarda körlük, kanser ve doğuştan deformasyonlara yol açan tarım ilaçlarının tehdidi altındaydı. Yoksulluk ve açlık, hem kırda hem de kentte iktidardaydı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Lugo “parantezi”</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir başka deyişle, Ordu ve polis gücüne dayanan 60 yıllık iktidarı boyunca kliyentalist ağları tüm ülkeyi köşe-bucak saran Colorado Partisi’nin, devlet başkanlığını, oyların yüzde 41’ini alan, Otantik Liberal Radikal Parti (PLRA) ve bir dizi küçük sol parti ve örgütten oluşan <em>Alianza Patrótica para el Cambio</em> (Değişim için Yurtsever İttifak) desteğindeki Fernando Lugo’ya kaptırması, bir “sürpriz” değildi.</p>
<p>Ne ki Lugo’yu Başkanlığa taşıyan koşullar, aynı zamanda onun zaafını oluşturuyordu. Vaatleri arasında tarım reformu, 300 bin topraksız köylüye toprak dağıtılması, eğitim ve sağlık hizmetlerinin ücretsiz sağlanması, daha adil bir yargı sistemi ve diktatör Stroessner’in keyfî biçimde eşe-dosta dağıttığı 7 milyon hektarlık toprağın geri alınması vardı. Başkanlık yaptığı dört yıl içinde bunların -sağlık hizmetlerinde iyileştirmeler dışında- hemen hiçbirini yerine getir(e)medi… Mecliste de, Senato’da da, bürokrasi nezdinde de güçsüzdü. Gerek parlamento, gerekse Senato’da ağırlığını koruyan, devlet bürokrasisi üzerinde egemen Colorado ekâbiranı ABD’li gıda tekellerinin katılımıyla Başkanlığa geldiğinin on beşinci gününden itibaren kapalı kapılar ardında darbe girişimleri kotarmaya başlamıştı bile. Bu teşebbüs, bir generalin durumdan Lugo’yu haberdar etmesi üzerine darbe akamete uğrayacaktı.</p>
<p>Askeri darbe tutmayınca, “pusudakiler” sivil darbe için uygun ortam kollamaya başladılar.</p>
<p>Paraguaylı toprak sahipleri, Brezilyalı soya çiftçileri, Asunción’daki iş çevreleri, gıda çokulusluları ve ABD’nin korkusu ortaktı: ve Lugo’nun oluşturabileceği tehditten çok, kolektif bir eylemle 60 yıllık Colorado iktidarını alaşağı eden yoksulların, kır ve kent emekçilerinin radikalleşmesinden ürküyorlardı. Nitekim yasama organları ve devlet bürokrasisindeki Colorado ağırlığı, ABD’nin diplomatik (ve de pek diplomatik olmayan) basıncı ve Çokulusluların ekonomideki hâkim konumu karşısında orta yolcu bir çizgiye çekilen Lugo’ya rağmen, onun iktidarında yoksullar, emekçiler, topraksız köylüler eylemlerini yoğunlaştırmıştı.</p>
<p>Bu eylemlerden biri, “pusudakiler”e kolladıkları fırsatı verecekti. Lugo’nun görev süresinin tamamlanmasından bir yıl önce (Paraguay Anayasası’na göre devlet başkanları iki kez üst üste seçilemiyorlar), 2013 yılında, ülkenin en zengin toprak sahiplerinden Colorado Partisi eski senatörü Blas Riquelme’nin toprakları bir grup köylü tarafından işgal edildi. Sonrasını Pepe Escobar’dan dinleyelim:</p>
<p>“15 Haziran’da bir grup polis ve komando, başkentten 200 km uzaktaki Curuguaty’de tahliye emrini zorla uygulamaya hazırlanıyordu ki, çiftçilerin arasına sızan keskin nişancılar tarafından pusuya düşürüldü. Tahliye kararını Colorado partisinin eski başkanı ve eski senatör olan zengin toprak ağası Blas Riquelme’yi koruyan bir yargıç çıkarmıştı. Riquelme’nin yasalara uydurduğu sahtekârlıkla ele geçirdiği devlete ait 2 bin hektar toprak, topraksız çiftçilerin işgali altındaydı ve çiftçiler Lugo’dan toprağın yeniden paylaştırılmasını talep ediyordu. Curuguaty’de sonuç 6’sı polis, 11’i çiftçi toplam 17 ölü ve en az 50 yaralı oldu. Oysa tahliyeyle görevlendirilen Özel Operasyon Grubu adlı elit güç, ABD ‘nin Kolombiya Planı çerçevesinde Kolombiya’da kontrgerilla eğitiminden geçmişti.”<a name="_ftnref12"></a><a href="#_ftn12#_ftn12"><sup>[12]</sup></a></p>
<p>Paraguay Senatosu Curuguaty olayını bahane ederek Lugo ile ilgili azil süreci için derhâl düğmeye bastı. Senato, Başkan Fernando Lugo’ya 24 saat içinde hazırlanıp savunmasını vermeye ve iktidarı terk etmeye davet etti. “Lugo bu silahlı çatışmaya neyin sebep olduğunu araştırmak için öneri verdi ama muhalefet çoktan tetik düşürmüştü bile.”<a name="_ftnref13"></a><a href="#_ftn13#_ftn13"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Colorado: Yine, Yeniden, Her zaman</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Lugo’nun azlinden sonra Senato yerine, büyük toprak sahipleri, soya ve büyükbaş hayvan üreticileriyle işbirliği içinde; Monsanto, Cargill ve Rio Tinta Alcan gibi çokuluslu şirketlerle çok sıkı ilişkileri olan, Ayrıca ABD ile ve ABD’deki aşırı sağcı hareketlerle içli dışlı Liberal Parti’li yardımcısı Federico Franco’yu getirdi. Franco’nun ilk icraatı, soya şirketlerinin talepleri doğrultusunda, soya üretiminin vergi dışı bırakılması olacaktı.</p>
<p>21 Nisan 2013’de yapılan seçimler, Colorado Partisi’nin geri dönüşüne sahne oldu: Colorado adayı, partinin başkanı, yerel bir kodaman, Horacio Cartes Paraguay devlet başkanı olurken, parti hem Senato hem de Meclis’te çoğunluğu kazandı…</p>
<p>Sonrası… Paraguay’ın Colorado elinde giderek daha içinden çıkılmaz bir yolsuzluk, narkotrafik, insan kaçakçılığı, yoksulluk, suç girdabına yuvarlanması.</p>
<p>Bugün Paraguay ABD merkezli tarım Çokuluslularının cirit attığı, bir avuçluk oligarşinin ülkenin toprak ve servetinin büyük bölümüne el koyduğu, toprakları ABD üslerine ve zehirli tarım ilaçlarına ardına kadar açık,<a name="_ftnref14"></a><a href="#_ftn14#_ftn14"><sup>[14]</sup></a> kırsalında ve kentlerin sokaklarında yoksulluğun ve her türden suç çetesinin kol gezdiği bir ülke… Politikacıları, başkan Cartes’e hükümet üyelerine “<em>Çalmaya son verin. Artık hırsızlık yapmayın. Bu halkın parası</em>”<a name="_ftnref15"></a><a href="#_ftn15#_ftn15"><sup>[15]</sup></a> çağrısını yaptıracak kertede yolsuzluğa batmış durumda…</p>
<p>Ancak bu çağrıyı yapan Cartes’in ellerinin de pek “temiz” olduğu söylenemez. Uyuşturucu ve sigara kaçakçılığı, kara para aklama gibi pek çok kirli işlere bulaştığı, Paraguay Kongresi’nin Ekim 2022 tarihli raporunda açığa çıktı. Sahip olduğu şirketlerden biri olan Tabesa’nın Sinalao Karteli, FARC ve Hizbullah’la bağlantılı olduğu ve Cayman adaları ile Kuzey Kore’ye kuşkulu para transferi işlemleri yaptığı bilgisi de raporda yer alıyor.</p>
<p>Yolsuzlukları ABD Senatosu’ndan da tescilli. ABD Senatosu Cartes’i Hizbullah’la ilişki kurmakla da suçluyor. Paraguay’ın 2019’dan beri “terör örgütü” kabul ettiği Hizbullah 1948 Arap-İsrail savaşı ve 1985 Lübnan iç savaşının ardından çok sayıda Müslüman (özellikle Lübnanlı) Arabın göç ettiği Paraguay-Brezilya-Arjantin arasındaki Üçlü Sınır bölgesinde üslenmiş durumda.<a name="_ftnref16"></a><a href="#_ftn16#_ftn16"><sup>[16]</sup></a> Ve uyuşturucu kaçakçılığı ve kara para aklama işlerini yürüttüğü kaydediliyor.<a name="_ftnref17"></a><a href="#_ftn17#_ftn17"><sup>[17]</sup></a> ABD yönetiminin bu “şaibeler” üzerine Cartes’e malî abluka uygulayarak Colorado’ya yardımları kesti.<a name="_ftnref18"></a><a href="#_ftn18#_ftn18"><sup>[18]</sup></a></p>
<p>Kleptokrasi, eninde sonunda hırsızlar arasında pay kavgasını devreye sokar. Colorado bundan kaçınamadı. Parti sonunda ikiye fraksiyona bölündü: Biri Cartes’in halefi Mario Abdo Benítez’in başını çektiği, “<em>Coloradismo</em>&#8216;nun daha devletçi ve geleneksel kanadını temsil eden <strong><em>Colorado Añeteté</em></strong> hareketi. Diğeri ise <strong>Horacio Cartes</strong>’in kurduğu<strong> </strong><strong><em>Honor Colorado</em></strong><strong> </strong>hareketi. Bu iki fraksiyon arasındaki farklılığın ideolojik olmadığını, en temelinde çıkar ve güç çatışmasına dayandığını belirtmek gerek.”<a name="_ftnref19"></a><a href="#_ftn19#_ftn19"><sup>[19]</sup></a></p>
<p>Bu bölünme, kirli çamaşırların iyiden iyiye ortaya dökülmesini sağlayacaktı. Taraflar özellikle seçimler yaklaştıkça giriştikleri kıran kırana savaşta birbirlerinin rezaletlerini ifşa ediyor, suçlamalar, görevden almalar birbirini izliyordu.</p>
<p>2018 seçimlerinin galibi Stroessner’in özel kaleminin oğlu, <strong><em>Colorado Añeteté</em></strong>’nin şefi Mario Abdo Benitez oldu. İki fraksiyon arası çatışma Abdo’nun başkanlığı döneminde şiddetlenerek devam edecekti. Abdo’nun “Paraguay’ın kanseri” olarak nitelediği Cartes’in Abdo döneminde hazırlanan ve kendisini sigara-uyuşturucu kaçakçılığı, kara para aklama vb. ile suçlayan Kongre raporuna rövanşı, Abdo Benitez’in yardımcısı Hugo Velázquez’in “yakın dostu ve mesai arkadaşı” Juan Carlos Duarte aracılığıyla akçalı işlerine dair soruşturmayı engellemek için rüşvet verdiği” iddiası oldu. Bizzat ABD Dışişleri Bakanı Blinken tarafından dile getirilen iddia, Velázquez’in önce istifasını açıklamasına, ama hemen ardından geri çekmesine yol açtı. Abdo Benitez’in buna tepkisi ise, “Ben olsaydım istifa ederdim ama kararına saygı duyuyorum” gibi bir şeydi!<a name="_ftnref20"></a><a href="#_ftn20#_ftn20"><sup>[20]</sup></a> Bugün hem Velázquez hem de Cartes, “sistemli yolsuzluktan” dolayı ABD&#8217;nin yaptırım listesinde bulunuyor. Ve 23 Mart 2023 günü Paraguay Cumhuriyet Başsavcısı her ikisi hakkında da soruşturma başlattı.</p>
<p>Sadece bu ikisi de değil. Başkan Abdo Ulusal Acil Durum Sekreteri Joaquin Roa’yı, özel yatının kara para aklama ve uyuşturucu kaçakçılığı işlerinde kullanıldığının ortaya çıkması üzerine görevden aldı, örneğin. İçişleri bakanı Arnaldo Guizzio da Brezilyalı uyuşturucu taciri Marcus Espindola ile ilişkili olduğu ortaya çıkınca görevden uzaklaştırıldı. Ve Başkan Abdo’nun kendisi de seçim kampanyası sırasında uyuşturucu tacirleri tarafından finanse edilmekle suçlanıyor.<a name="_ftnref21"></a><a href="#_ftn21#_ftn21"><sup>[21]</sup></a></p>
<p>Görüldüğü üzere Paraguay’da “balık baştan kokuyor”. İşler, Dışişleri Bakanı Julio Cesar Arriola’ya BM Genel Sekreteri Antonio Guetteres’den “örgütlü suç”a karşı mücadelede yardım istetecek kertede çığırından çıkmış durumda. Colorado’nun yarattığı dumanlı havayı seven mafyalar, ne denli palazlandıklarını haklarında soruşturma yürüten savcı Marcelo Pecci’yi eşiyle birlikte tatilde olduğu Kolombiya’da öldürerek gösteriyorlar<a name="_ftnref22"></a><a href="#_ftn22#_ftn22"><sup>[22]</sup></a>…</p>
<p>Sigara kaçakçılığı, uyuşturucu ticareti, rüşvet, kara para aklama… “Mafyoz” -burjuvazi, kleptokrat politikacılar, başkent Asunción caddelerinde 4&#215;4’leriyle fink atarken, işçiler, memurlar, köylüler, yerliler, emekliler, yani Paraguay’ın sıradan insanları yoksullukla, pahalılıkla, işsizlikle baş etmeye çabalıyor. Araştırmalar, nüfusun yüzde 40’ının yiyecek, eğitim ve sağlık masraflarını karşılamak için borçlandıklarını gösteriyor.<a name="_ftnref23"></a><a href="#_ftn23#_ftn23"><sup>[23]</sup></a> Ve son yıllarda isyanlarını sokaklarda dile getirmeye başladılar:</p>
<p>&#8211; Paraguay Eğitimciler Federasyonu öğretmenlerin 2022 bütçesinde 20 bin dolarlık kesintiye karşı ve ücretlerine 60 dolarlık zam talebiyle eyleme geçeceklerini açıkladı. (9 Ağustos 2021)</p>
<p>&#8211; Paraguay Ulusal Hekimler Birliği (SINAMED) adil ücret talebi ve fazla mesainin haftalık 12 saati geçmemesi talebiyle 14 günlük bir grev çağrısında bulundu. (28 Eylül 2021)</p>
<p>&#8211; Paraguay’ın yerli cemaatleri Abdo’nun toprak işgalleri için verilen hapis cezalarını ağırlaştıran yasa tasarısını reddetmesi talebiyle Asunción’un ana meydanında toplandı. Polis Kongre binasının önünde toplanan kalabalığa vahşice saldırdı. (30 Eylül-1 Ekim 2021)</p>
<p>7 bin kadar köylü Başkan Mario Abdo’nun 2022 Mart’ında varılan anlaşmayı yürürlüğe koymada ayak sürümesini protesto için Asunción’a yürüdü. (6 Mart 2023)</p>
<p>&#8211; Ücretlerini alamayan Itapu barajı işçileri, baraja girişi kapattılar (16 Mart 2023)…</p>
<p>Kamuoyu araştırmaları Abdo’nun popülaritesinin yerlerde süründüğünü gösteriyordu. Latin Amerika Stratejik Jeopolitik Merkezi (CELAG) araştırmasına göre 10 Paraguaylı’dan 8’i Abdo hakkında olumsuz görüş bildiriyor, uyguladığı ekonomi politikasını onaylamadığını bildiriyordu.<a name="_ftnref24"></a><a href="#_ftn24#_ftn24"><sup>[24]</sup></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ve 2023 Seçimleri</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir başka deyişle, Paraguay’ın Colorado’lu “makus talihi”ni Lugo’dan sonra bir kez daha yenebilmesi için koşullar olgunlaşmış gözüküyordu.</p>
<p>Solun hemen tüm varyantları, merkez partiler (tam olarak 23 parti ve iki hareket), hatta başlarda Payo Cubas’ın neofaşist Milli Haçlı Seferi Partisi bile, Otantik Radikal Liberal Partili 60 yaşındaki avukat, Fernando Lugo hükümetinin Bayındırlık Bakanı Efrain Alegre’yi<a name="_ftnref25"></a><a href="#_ftn25#_ftn25"><sup>[25]</sup></a> başkanlığa aday gösteren Milli Uzlaşma (<em>Concertación Nacional</em>) koalisyonunda birleşmişti. Hemen vurgulamalı: <em>Concertación</em>’un programı Lugo’nunkinin dahi gerisindeydi; temel sloganın “Mafya ya da Anayurt” olduğu seçim kampanyası boyunca Alegre dengeli bir bütçe, sokak kameraları ve polis sayısını arttırarak güvenliği güçlendirmek, vergi kaçağını önlemek ve enformel istihdamı azaltmak üzerinde durdu; vergileri yükseltmektense kemer sıkma politikalarını destekleyeceğini açıkladı. Sosyal politikalara ilişkin vaatleri arasında -dâhil edici bir ekonomik büyüme, sağlık ve sosyal koruma ve eğitim hakkı yer alıyordu. Ne toprak reformu, ne ÇUŞ’ların faaliyetlerinin denetlenmesi/ vergilendirilmesi… En “radikal” iddiası, Başkan seçilmesi durumunda, yolsuzluk yapan kamu görevlilerinin gasp ettiği paraların halka iadesini sağlayacak bir kurum tesis edilmesi oldu. Uluslararası ilişkilerde ise gündeminde bölgedeki sol yönetimlerle ilişkileri geliştirmek (ve bunun için Lugo’yu aracı kılmak) ve Çin pazarının Paraguay soyası ve sığırına açılmasını sağlamak için Tayvan’la ilişkileri gevşetmek bulunuyordu<a name="_ftnref26"></a><a href="#_ftn26#_ftn26"><sup>[26]</sup></a> &#8211; ABD yönetiminin tüylerini diken diken etmeye yeten bir başlık…</p>
<p>Zira Paraguay hâl-i hazırda Tayvan ile diplomatik (ve ticaret) ilişkilerini sürdüren tek Latin Amerika ülkesi konumunda. Çin ile kıran kırana bir ticaret savaşını sürdüren ABD’nin Stroessner’den yadigâr bu antikomünist tercihi yürekten desteklediğini belirtmeye gerek var mı? (Ancak bu seçim, Çin’le ticari ilişkilerin sağlayabileceği devasa avantajlardan yoksun bıraktığı ölçüde, kamuoyunda giderek daha fazla tartışmaya açılmaktaydı &#8211; Colorado Partisi içinden dahi çatlak sesler duyulmaya başladı. ABD’li düşünce kuruluşları, yeni seçilen Başkan Santiago Peña’nın dahi ÇHC lehine Tayvan’ı terk etmesinden duydukları kaygıyı dillendirmekte.<a name="_ftnref27"></a><a href="#_ftn27#_ftn27"><sup>[27]</sup></a>)</p>
<p>Başta da belirttim; olmadı… Tüm yolsuzluklara, skandallara, baskılara, yoksullaşmaya karşın, seçimleri yine ve yeniden Colorado adayı kazandı. Ancak bu sefer kazançlı çıkan “rakip fraksiyon” olmuştu: Paraguay’ın yeni başkanı Santiago Peña, Horacio Cartes’in maliye bakanıydı.</p>
<p>Kampanyasını uyuşturucu tacirlerine finanse ettiren gitmiş, sigara-uyuşturucu kaçakçısının maliye bakanı gelmişti, özetle…</p>
<p>* * *</p>
<p><em>Paraguay, çağımız kapitalizmin, sınır tanımayan kâr açlığının çeperlerde yarattığı çürüme ortamında “demokrasi”nin nasıl bir farsa dönüştüğünün bir başka örneği</em>, özetle… Topraklarını yoksul köylüleri boğaz tokluğuna çalıştırıp havayı-suyu-insanları zehirleyen büyük çiftlik sahiplerinin, toprakların tümünü soya monokültürüne bağlayarak halkı açlığa mahkûm kılan Cargill, Montsanto gibi gıda devlerinin, McDonalds’a sığır yetiştirmek için yerlilerin ekim alanlarına el koyan hayvan besicilerinin, elektriği neredeyse bedavaya kullanan kripto para madencilerinin,<a name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28#_ftn28"><sup>[28]</sup></a> ve tabii uyuşturucu kaçakçılarının, bilumum mafyanın ve onlara “ayakçılık” yapan politikacıların “demokrasi” filan gibi bir derdi yok. Ülkeyi Latin Amerika’yı kontrol altında tutabileceği bir karakol olarak kullanmak isteyen ABD’nin de öyle…</p>
<p>Yoksulluğa, açlığa, yaşanılması olanaksız bir çevreye mahkûm kılınan Paraguay’ın sıradan insanları, insanlık onuruna layık, yaşanabilir koşullara kavuşmak için seçimden seçime oy kullanmanın dışında bir yol bulmak durumundalar.</p>
<p>Türkiye’de seçimlere birkaç gün kala,<a name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29#_ftn29"><sup>[29]</sup></a> AKP’nin yalan ve talan düzeninin hayatı kararttığı bizler için Paraguay’dan çıkartılacak önemli dersler var… “Gittiler, gidiyorlar” öforisiyle umudu sandığa bağlamak yerine, çözümün işçilerin, emekçilerin, ezilenlerin yaşamı kendi elleriyle kurma iradesinde olduğunu görmek ve bu iradeyi hayata geçirebilecek araçları yaratmak için harekete geçmek gerek…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>9 Mayıs 2023 20:01:23, İstanbul.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>N O T L A R</em></strong></p>
<p><a name="_ftn1"></a><a href="#_ftn1#_ftn1"><sup>[*]</sup></a> Birgün, 24 Mayıs 2023, s.10.</p>
<p><a href="#_ftnref1#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> Bertholt Brecht</p>
<p><a name="_ftn2"></a><a href="#_ftnref2#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Mattia Bottino, “Unpuzzling Paraguay: Politics, drug trafficking, indigenist and land struggles”, 6 Aralık 2022, <a href="https://www.eurac.edu/en/blogs/eureka/unpuzzling-paraguay-politics-drug-trafficking-indigenist-and-land-struggles">https://www.eurac.edu/en/blogs/eureka/unpuzzling-paraguay-politics-drug-trafficking-indigenist-and-land-struggles</a></p>
<p><a name="_ftn3"></a><a href="#_ftnref3#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> Jon Orbach, “Explainer: Paraguay’s 2023 Elections”, <a href="https://www.as-coa.org/articles/explainer-paraguays-2023-elections">https://www.as-coa.org/articles/explainer-paraguays-2023-elections</a></p>
<p><a name="_ftn4"></a><a href="#_ftnref4#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> Esra Akgemci, “Paraguay’da seçim günü: Otoriter sağcı iktidar karşısında birleşen muhalefetin zaferi mümkün mü?”, <a href="https://t24.com.tr/yazarlar/esra-akgemci-america-invertida/paraguay-da-secim-gunu-otoriter-sagci-iktidar-karsisinda-birlesen-muhalefetin-zaferi-mumkun-mu,39798">https://t24.com.tr/yazarlar/esra-akgemci-america-invertida/paraguay-da-secim-gunu-otoriter-sagci-iktidar-karsisinda-birlesen-muhalefetin-zaferi-mumkun-mu,39798</a></p>
<p><a name="_ftn5"></a><a href="#_ftnref5#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> “Paraguayan Opposition Candidates Demand Manual Recount of Votes”, <em>Telesur,</em> 2 Mayıs 2023, <a href="https://www.telesurenglish.net/news/Paraguayan-Opposition-Candidates-Demand-Manual-Recount-of-Votes-20230502-0006.html">https://www.telesurenglish.net/news/Paraguayan-Opposition-Candidates-Demand-Manual-Recount-of-Votes-20230502-0006.html</a></p>
<p><a name="_ftn6"></a><a href="#_ftnref6#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> Evan Ellis, “Quo Vadis Paraguay?” <a href="https://theglobalamericans.org/2023/05/quo-vadis-paraguay/">https://theglobalamericans.org/2023/05/quo-vadis-paraguay/</a></p>
<p><a name="_ftn7"></a><a href="#_ftnref7#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> Cemal Bâli Akal, “Guaraní dili Paraguaylıları konuşur”, <a href="https://oggito.com/icerikler/guaran-dili-paraguaylilari-konusur-cemal-bali-akal/2874">https://oggito.com/icerikler/guaran-dili-paraguaylilari-konusur-cemal-bali-akal/2874</a></p>
<p><a name="_ftn8"></a><a href="#_ftnref8#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> A.g.m.</p>
<p><a name="_ftn9"></a><a href="#_ftnref9#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> ABD Başkan yardımcısı Richard M. Nixon, 1958’de gerçekleştirdiği Latin Amerika turunun Asunción durağında, Stroessner’in Paraguay’ını “komünizme karşı dünyadaki bütün ülkelerden daha kararlı bir tavır izlediği” için kutluyordu. ABD 1947-77 arasında Paraguay’a her yıl 750 000 ABD doları değerinde askerî malzeme sağladı ve 2000’in üzerinde Paraguaylı subayı karşı-istihbarat ve isyan bastırma yöntemleri konusunda eğitti. (“International Factors and the Economy”, <a href="http://countrystudies.us/paraguay/19.htm">http://countrystudies.us/paraguay/19.htm</a>)</p>
<p><a name="_ftn10"></a><a href="#_ftnref10#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a> Venezüella ve Küba’nın desteklediği gerillalar, Colorado Partisi’nin denetimindeki yoksul Guaraní köylüleri <em>py nandí</em> (Guaraní dilinde “çıplak ayaklılar”) arasında da destek bulamayacaktı. Stroessner rejiminin en önemli desteklerinden birini oluşturan <em>py nandí</em>ler, isyancı tutsakları ormandaki temerküz kamplarında işkencelere uğratarak öldürüyordu. (The Stroessner Regime”, <a href="http://countrystudies.us/%20paraguay/18.htm">http://countrystudies.us/ paraguay/18.htm</a>)</p>
<p><a name="_ftn11"></a><a href="#_ftnref11#_ftnref11"><sup>[11]</sup></a> Aslına bakılırsa dünya siyasal tarihinin yaşayan en eski partisi. Colorado 1887’de, kötü şöhretli Üçlü İttifak savaşına sürükleyen Başkan Francisco Solano Lopez’in sadık izleyicisi General Bernardino Caballero tarafından kurulmuştu.  (Bkz. “75 years of rule and counting: the history of Paraguay’s Colorado Party”, <a href="https://www.trtworld.com/latin-america/75-years-of-rule-and-counting-the-history-of-paraguays-colorado-party-13040944">https://www.trtworld.com/latin-america/75-years-of-rule-and-counting-the-history-of-paraguays-colorado-party-13040944</a> Aslına bakılırsa ABD kaynaklarının dahi partinin yolsuzluklarına ve baskıcı uygulamalarına vurgu yaptığı bir dönemde TRT’nin Colorado hakkında kullandığı olumlayıcı dil, “başarı”larına yaptığı vurgu, ibret vericidir!)</p>
<p><a name="_ftn12"></a><a href="#_ftnref12#_ftnref12"><sup>[12]</sup></a> Pepe Escobar, “… ‘Demokratörlük’ Ülkeleri”,<em> </em><em>Asia Times</em>, 4 Temmuz 2012.</p>
<p><a name="_ftn13"></a><a href="#_ftnref13#_ftnref13"><sup>[13]</sup></a> Cüneyt Göksu, “Paraguay’da Sivil Darbe”, www.sendika.org, 2 Temmuz 2012.</p>
<p><a name="_ftn14"></a><a href="#_ftnref14#_ftnref14"><sup>[14]</sup></a> “Son on yıllarda Paraguay’lı yetkililer büyük şirketlerin Campo de Aqua’e cemaatlerinin kaynaklarını kirletmesine izin verdi &#8211; ki bu da yerli nüfusun insan haklarının ihlâli anlamına geliyor.</p>
<p>Bu şirketler yasaklanmış kimyasalları kullanarak yetiştirilen hayvanların ölümüne, ürünlerin yok olmasına, suyun kirlenmesine neden oluyorlar. Yaban otlarına karşı kullanılan spreyler de ishal, kusma, solunum sorunları ve baş ağrısı gibi sağlık sorunlarına yol açıyor.” (“Paraguayan State Violated Indigenous People’s Rights: UN Says”, <a href="https://www.telesurenglish.net/news/Paraguay-State-Violated-the-Indigenous-Peoples-Rights-UN-Says-20211014-0009.html">https://www.telesurenglish.net/news/Paraguay-State-Violated-the-Indigenous-Peoples-Rights-UN-Says-20211014-0009.html</a></p>
<p><a name="_ftn15"></a><a href="#_ftnref15#_ftnref15"><sup>[15]</sup></a> “Paraguay’da Başkandan ‘Çalmayı Bırakın’ Çağrısı”, <em>Sabah</em>, 15 Ocak 2015, s.7.</p>
<p><a name="_ftn16"></a><a href="#_ftnref16#_ftnref16"><sup>[16]</sup></a> Pablo Gato ve Robert Windrem, “Hezbollah Builds a Western Base”, <em>MSNBC, </em>9 Mayıs 2007, https://www.nbcnews.com/id/wbna17874369</p>
<p><a name="_ftn17"></a><a href="#_ftnref17#_ftnref17"><sup>[17]</sup></a> Bkz. Emanuele Ottolenghi, “The Laundromat: Hezbollah’s Money-Laundering and Drug Trafficing Networks in Latin America”, <em>Center for Strategic Studies,</em> 2021, <a href="https://www.jstor.org/stable/resrep34341.4">https://www.jstor.org/stable/resrep34341.4</a></p>
<p><a name="_ftn18"></a><a href="#_ftnref18#_ftnref18"><sup>[18]</sup></a> Jorge Saenz, “Paraguay’s long-ruling party scores an easy presidential election win”, <em>Associated Press, </em>1 Mayıs 2023, <a href="https://www.npr.org/2023/05/01/1172994525/paraguays-ruling-party-presidential-victory">https://www.npr.org/2023/05/01/1172994525/paraguays-ruling-party-presidential-victory</a></p>
<p><a name="_ftn19"></a><a href="#_ftnref19#_ftnref19"><sup>[19]</sup></a> Esra Akgemci, “Paraguay’da seçim günü: Otoriter sağcı iktidar karşısında birleşen muhalefetin zaferi mümkün mü?”</p>
<p><a name="_ftn20"></a><a href="#_ftnref20#_ftnref20"><sup>[20]</sup></a> “The Best To Do Is to Quit &#8211; Paraguayan President to Vice-Pres”, <em>Telesur, </em> 22 Ağustos 2022, <a href="https://www.telesurenglish.net/news/The-Best-To-Do-Is-to-Quit--Paraguayan-President-to-Vice-Pres-20220822-0021.html">https://www.telesurenglish.net/news/The-Best-To-Do-Is-to-Quit&#8211;Paraguayan-President-to-Vice-Pres-20220822-0021.html</a></p>
<p><a name="_ftn21"></a><a href="#_ftnref21#_ftnref21"><sup>[21]</sup></a> “Paraguay Judge Deals Blow to Money Laundering Network”, <em>Telesur, </em>25 Şubat 2022, <a href="https://www.telesurenglish.net/news/Paraguay-Judge-Deals-Blow-to-Money-Laundering-Network-20220225-0017.html">https://www.telesurenglish.net/news/Paraguay-Judge-Deals-Blow-to-Money-Laundering-Network-20220225-0017.html</a></p>
<p><a name="_ftn22"></a><a href="#_ftnref22#_ftnref22"><sup>[22]</sup></a> “Paraguay FM Asks UN Secretary-General For Help Against Mafias”, <em>Telesur, </em>15 Haziran 2022, <a href="https://www.telesurenglish.net/news/Paraguay-FM-Asks-UN-Secretary-General-for-Help-Against-Mafias-20220615-0024.html">https://www.telesurenglish.net/news/Paraguay-FM-Asks-UN-Secretary-General-for-Help-Against-Mafias-20220615-0024.html</a></p>
<p><a name="_ftn23"></a><a href="#_ftnref23#_ftnref23"><sup>[23]</sup></a> “Paraguayans Take To the Streets to Reject President Abdo”, <em>Telesur, </em>30 Eylül 2021, <a href="https://www.telesurenglish.net/news/Paraguayans-Reject-President-Abdos-Anti-Invasion-Bill-20210930-0006.html">https://www.telesurenglish.net/news/Paraguayans-Reject-President-Abdos-Anti-Invasion-Bill-20210930-0006.html</a></p>
<p><a name="_ftn24"></a><a href="#_ftnref24#_ftnref24"><sup>[24]</sup></a> “Paraguayans Take To the Streets to Reject President Abdo”, <em>Telesur, </em>30 Eylül 2021, <a href="https://www.telesurenglish.net/news/Paraguayans-Reject-President-Abdos-Anti-Invasion-Bill-20210930-0006.html">https://www.telesurenglish.net/news/Paraguayans-Reject-President-Abdos-Anti-Invasion-Bill-20210930-0006.html</a></p>
<p><a name="_ftn25"></a><a href="#_ftnref25#_ftnref25"><sup>[25]</sup></a> Ancak Alegre’nin Lugo’nun azil sürecinde iyi bir sınav verdiği söylenemez. Lugo’nun azlini izleyen 2013 seçimlerinde Colorado’lu Cartes karşısında Liberal Parti’nin adayı olan Efrain Alegre, <em>terra</em>’ya verdiği röportajda, “azlin (Lugo) hükümetinin hatalarının kaçınılmaz sonucu” olduğunu söyleyecekti. (“Eleições no Paraguai: impeachment de Lugo foi inevitável, diz Efrain Alegre”, https://www.terra.com.br/noticias/mundo/america-latina/eleicoes-no-paraguai-impeachment-de-lugo-foi-inevitavel-diz-efrain-alegre,7f892c48e8e1e310VgnVCM5000009ccceb0aRCRD.html)</p>
<p><a name="_ftn26"></a><a href="#_ftnref26#_ftnref26"><sup>[26]</sup></a> Jon Orbach, “Explainer: Paraguay’s 2023 Elections”, <a href="https://www.as-coa.org/articles/explainer-paraguays-2023-elections">https://www.as-coa.org/articles/explainer-paraguays-2023-elections</a></p>
<p><a name="_ftn27"></a><a href="#_ftnref27#_ftnref27"><sup>[27]</sup></a> Evan Ellis, “Quo Vadis Paraguay?” <a href="https://theglobalamericans.org/2023/05/quo-vadis-paraguay/">https://theglobalamericans.org/2023/05/quo-vadis-paraguay/</a></p>
<p><a name="_ftn28"></a><a href="#_ftnref28#_ftnref28"><sup>[28]</sup></a> Paraguay’da küçük işletmeler elektriğin kilowatt/saati için 58 dolar öderken, teşviklerden yararlanan kripto madencileri 18 dolar ödüyor. (Çağla Üren, “Elektriğin ucuz olduğu Paraguay, yeni kripto para cennetine mi dönüşüyor?” <em>Independent Türkçe,</em> <a href="https://www.indyturk.com/node/547326/ekonomi%CC%87/elektri%C4%9Fin-ucuz-oldu%C4%9Fu-paraguay-yeni-kripto-para-cennetine-mi-d%C3%B6n%C3%BC%C5%9F%C3%BCyor">https://www.indyturk.com/node/547326/ekonomi%CC%87/elektri%C4%9Fin-ucuz-oldu%C4%9Fu-paraguay-yeni-kripto-para-cennetine-mi-d%C3%B6n%C3%BC%C5%9F%C3%BCyor</a>)</p>
<p><a name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29#_ftnref29"><sup>[29]</sup></a> Bu yazı 14 Mayıs 2023 seçimlerinden 5 gün önce, 9 Mayıs’ta tamamlandı…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fparaguaydan-ders-cikarmak%2F&amp;linkname=PARAGUAY%E2%80%99DAN%20DERS%20%C3%87IKARMAK" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="https://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fparaguaydan-ders-cikarmak%2F&amp;linkname=PARAGUAY%E2%80%99DAN%20DERS%20%C3%87IKARMAK" title="Twitter" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_email" href="https://www.addtoany.com/add_to/email?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fparaguaydan-ders-cikarmak%2F&amp;linkname=PARAGUAY%E2%80%99DAN%20DERS%20%C3%87IKARMAK" title="Email" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fparaguaydan-ders-cikarmak%2F&amp;linkname=PARAGUAY%E2%80%99DAN%20DERS%20%C3%87IKARMAK" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fparaguaydan-ders-cikarmak%2F&#038;title=PARAGUAY%E2%80%99DAN%20DERS%20%C3%87IKARMAK" data-a2a-url="https://www.politikhane.com/paraguaydan-ders-cikarmak/" data-a2a-title="PARAGUAY’DAN DERS ÇIKARMAK"></a></p><p>The post <a href="https://www.politikhane.com/paraguaydan-ders-cikarmak/">PARAGUAY’DAN DERS ÇIKARMAK</a> appeared first on <a href="https://www.politikhane.com">POLİTİKHANE</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.politikhane.com/paraguaydan-ders-cikarmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3544</post-id>	</item>
		<item>
		<title>ROSA ÖZGÜRLÜĞÜN TA KENDİSİYDİ</title>
		<link>https://www.politikhane.com/rosa-ozgurlugun-ta-kendisiydi/</link>
					<comments>https://www.politikhane.com/rosa-ozgurlugun-ta-kendisiydi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sibel Özbudun]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 26 May 2023 06:28:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.politikhane.com/?p=3502</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Hareket etmeyenler, zincirlerin ne kadar ağır olduğunu bilmezler.”1 &#160; “… Bu zehirli kaltak, bir maymun kadar zeki olmakla birlikte sorumluluk duygusundan tümüyle yoksun olduğu ve tek &#8230;</p>
<p>The post <a href="https://www.politikhane.com/rosa-ozgurlugun-ta-kendisiydi/">ROSA ÖZGÜRLÜĞÜN TA KENDİSİYDİ</a> appeared first on <a href="https://www.politikhane.com">POLİTİKHANE</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">“Hareket etmeyenler, zincirlerin</p>
<p style="text-align: right;">ne kadar ağır olduğunu bilmezler.”<a name="_ftnref1"></a><a href="#_ftn1#_ftn1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“… <em>Bu zehirli kaltak, bir maymun kadar zeki olmakla birlikte sorumluluk duygusundan tümüyle yoksun olduğu ve tek motifi kendini haklı çıkarma yolunda neredeyse sapkınca bir istek olduğu için daha çok zarar verecek</em>,” diye yazıyordu Victor Adler August Bebel’e 5 Ağustos 1910 tarihli mektubunda.</p>
<p>Bebel ise 16 Ağustos 1910 tarihinde şöyle yanıtlıyordu Adler’i: “<em>Bütün o rezil kadınca zehir püskürtmelerine karşın, partiyi onsuz bırakamam</em>.”<a name="_ftnref2"></a><a href="#_ftn2#_ftn2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Alman Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin bu iki ağır topunun sözünü ettiği “zehirli kaltak”, Rosa Luxemburg’dan başkası değildi. Alman Sosyal Demokrat İşçi hareketine dahil olduğu andan itibaren, Bernstein’dan başlayarak partinin bütün köklü, yerleşik, müessesleşmiş, gerontokratik, reformist, parlamenterist, “âkil” yönetimine savaş açmaktan kaçınmayan o dikbaşlı, uzlaşmaz, uslanmaz, ateşli devrimci kadın.</p>
<p>Rozalia Luxenburg 5 Mart 1871’de, tüccar bir baba ve önde gelen bir haham ailesine mensup bir annenin beş çocuğunun en küçüğü olarak, o dönemde Rus İmparatorluğu’nun bir parçası olan Polonya’nın küçük bir kenti, Zamosc’da doğdu. Aile Yahudi Aydınlanması <em>haskala</em>’dan güçlü bir biçimde etkilenmişti, çocuklarını yurtsever Polonyalılar olarak yetiştirmeyi önemsiyorlardı.</p>
<p>Ailesi Rozalia iki yaşındayken Varşova’ya taşındı. Kendisini yaşamı boyunca aksak bırakacak bir kalça zedelenmesine karşın, sıcak, sevgi dolu bir ailenin içinde mutlu bir çocukluk geçirecekti.</p>
<p>Ama bu mutluluk onun Çar III. Alexander’ın Polonya üzerindeki demir yumruğunu hissetmekten ve tanık olduğu haksızlıklara başkaldırmaktan alakoymuyordu. Polonya 1863’de Rusya’ya karşı ayaklanmış ve yenilmişti. Çarlık o gün bugündür Polonyalılar üzerinde amansız bir Ruslaştırma siyaseti uygulamaktaydı. Yoğun antisemit tonlar içeren bir siyasa… 1881’de Varşova’daki pogroma çocuk gözleriyle tanık oldu. Polonyalı, Yahudi, kadın… Üçlü bir boyunduruk…</p>
<p>Boyun eğenlerden olmadı. Henüz lise yıllarında çarlık karşıtı çevrelere dahil olacaktı. Ama daha o yaşlarda eğilimi milliyetçilikten çok sınıflar savaşınaydı. Zenginlere ve muktedirlere öfke dolu şiirler dökülüyordu yeni yetme kaleminden… Okulu bitirir bitirmez devrimci sosyalist bir gruba katılacak ve kısa sürede çarlık gizli polisiyle tanışacaktı.</p>
<p>O yıllarda Polonya’da üniversite kapıları kadınlara kapalıydı. Pek çok Avrupa ülkesinde de öyle. İsviçre bir istisnaydı; Rozalia ağabeyi Jozef’in yanına yerleşerek Zürih Üniversitesi’ne kayıt oldu. Burada felsefe, tarih, politika, ekonomi, botanik, zooloji ve matematik öğrenimi gördü, 1897’de Polonya’da sanayinin gelişimi üzerine teziyle doktorasını tamamladı.</p>
<p>Ama İsviçre onun için üniversite öğreniminden ibaret değildi. Kent, Avrupa’nın dört bir yanından gelme politik göçmen ve ilticacılarla kaynıyordu. İçlerinden biri, yaşam boyu yoldaşı ve yaşamının bir kesitinde sevgilisi oldu: Litvanyalı Yahudi devrimci Leo Jogiches’le tanışması Zürih’teki ilk yıllarında olmalı. Adını Rosa Luxemburg’a çevirmesi de bu yıllara rastlar. Jogiches ile birlikte Polonya Krallığı Sosyal Demokrasi Partisi’ni (SDKP) kurması da öyle (1893 &#8211; Bu parti gelecekte Polonya Komünist Partisi’ne dönüşecekti). 18. yüzyıl sonlarında ülkelerini paylaşan Avusturya, Almanya ve Rusya karşısına Polonya’nın bağımsızlığı talebiyle dikilmeyen “aykırı” bir parti. Bağımsızlık burjuva talebiydi. Bunun yerine, SDKP’ye göre Polonya çokuluslu Avrupa sosyalist devletinin bir parçası olmalıydı.</p>
<p>Ulusların Kaderini Tayin Hakkı’na karşı duruşu onu dönemin sosyal-demokrat intelligentsia’sıyla karşı karşıya getiren itirazlarının ilkiydi. Bu tutumunu yaşamının sonuna dek sürdürecek, bu konuda Lenin ve Bolşeviklerle ters düşmekten geri durmayacaktı.<a name="_ftnref3"></a><a href="#_ftn3#_ftn3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Rosa Sosyalist Enternasyonal toplantılarında partisini temsil ediyor, İsviçre ve Paris’te partinin gazetesini yayınlıyordu. 1898’de anlaşmalı bir evlilikle Almanya’ya göçüp Berlin’e yerleşti… Ve yerleşir yerleşmez de (o dönemler dünyanın en güçlü sınıf hareketi olan) Alman işçi hareketinin saflarına katıldı. Teorisyendi, eylemciydi, sözünü sakınmaz bir eleştirmendi; sosyalist devrim hedefinden sapan, düzenle uzlaşıyı seçen hiçbir politik figür, adı ne denli büyük olursa olsun, onun “zehir püskürten” dilinden kaçınamıyordu. “<em>İnsanları bir gök gürültüsü gibi etkilemek istiyorum</em>,” diyordu Leo Jogiches’e mektubunda. “<em>süslü sözcüklerle değil, görümün genişliği, kanaatlerimin gücü ve ifademin kudreti ile</em>…”<a name="_ftnref4"></a><a href="#_ftn4#_ftn4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Almanya’daki ilk hedefi, “kapitalizmin temelde bir dönüşümü gerçekleştirdiğini, büyük kriz ve savaşların bu nedenle artık söz konusu olmayacağını, sosyalizme geçişin artık devrimi gerektirmediğini, bunun reformlarla mümkün olacağını”<a name="_ftnref5"></a><a href="#_ftn5#_ftn5"><sup>[5]</sup></a> öne sürerek Marx’ı “revize eden” Bernstein çizgisiydi. “Reform ya da Devrim”i, Bernstein’ın revizyonist görüşlerine karşı sert bir polemik niteliği taşıyordu.</p>
<p>SPD’nin ağır topları, yaklaşan tehlikeyi sezinlemiş olmalılar ki<a name="_ftnref6"></a><a href="#_ftn6#_ftn6"><sup>[6]</sup></a> onu “kadın sorunu”nda tecrit etmek istediler, başlangıçta.<a name="_ftnref7"></a><a href="#_ftn7#_ftn7"><sup>[7]</sup></a> Sığmadı, sığmak istemedi, sığamazdı.</p>
<p>Rosa feminist çevrelerce kadın sorununa, revizyonizme ve reformizme karşı omuz omuza mücadele ettiği arkadaşı, yoldaşı Clara Zetkin gibi kafa yormamakla eleştirilmiştir.<a name="_ftnref8"></a><a href="#_ftn8#_ftn8"><sup>[8]</sup></a> Gerçekten de kadın sorunu üzerine, pek de özgün sayılmayacak, dönemin seçme-seçilme hakkının işçi sınıfı kadınlarını kapsayacak şekilde genişletilmesini savunan bir yazısı<a name="_ftnref9"></a><a href="#_ftn9#_ftn9"><sup>[9]</sup></a> dışında kadınların kurtuluşu üzerine fazla yazıp çizdiği söylenemez. O, “kadınların kurtuluşu”nu, bu özet yaşamöyküsünde izlemeye çalıştığımız üzere, hem bireysel yaşamında hem de toplumsal mücadelesinde <em>yaşamıştır.</em></p>
<p>Rosa izleyen yıllarda Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin (SPD) önde gelen siyasal figürlerinden biri oldu ve Karl Kautsky, August Bebel, Clara Zetkin gibi liderlerle yakın ilişkiler geliştirdi. Aynı zamanda yüzyıl başında Litvanya’daki dengiyle birleşerek SDKPiL adını alan Polonya partisinin önde gelen kuramcısıydı.</p>
<p>1905’te Rusya’da patlak veren ve Çarlık rejimini kökünden sarsan devrim, Polonya’yı da derinden etkilemişti. 1905 kalkışması Rosa için salt bir burjuva devrimi değil, aynı zamanda proleter devrimlerin öncüsüydü. Ve “geri” Rusya proletaryası işçi sınıfının artık grevlerle ve sendikal mücadeleyle yetinmeyip sokağa inmesi, kitlesel gösterilere yönelmesi gerektiğini gösteriyordu, “ileri” ülkelerin proleterlerine. <em>Kitlesel Grev, Parti ve Sendikalar</em>’da (1906) kitlelerin kendiliğinden eylemlerinin düşüncelerinde kazanmaya başladığı öncelik, belirgindir. Parlamentarizme ve bürokratizme belenmiş sendikacılık anlayışına karşı kitlelerin kendiliğinden eylemini ve radikal çıkışlarını sahiplenişi, onun Paylaşım savaşına destek vererek “dönek” yaftasını yemesinden çok önce, Karl Kautsky ile karşı karşıya getirecekti.</p>
<p>Jogiches, kaynayan Polonya’dadır o sıralar. Hem o, hem de SPD yöneticileri, Polonya’nın “bir kadın için” güvenli bir yer olmadığına ikna etmeye çalışırlar. Ama Rosa pek kulak asmaz. 30 Aralık 1905 günü, Polonya’dadır ve Dunayevskaya’nın deyişiyle, “manifestolar, makaleler, bildiriler ve broşürler kaleme alıp elinde tabanca, matbaacıyı bunları basmaya ikna etmeye, grev ve gösterilere katılmaktan fabrika kapılarında sonsuz konuşmalar yapmaya”<a name="_ftnref10"></a><a href="#_ftn10#_ftn10"><sup>[10]</sup></a> yapmadığı şey kalmaz. Ve tutuklanır &#8211; Leo Jogiches ile birlikte. Ancak Almanya’daki yoldaşlarının nüfuzu sayesinde birkaç ay içinde serbest kalacaktır. Jogiches ise Sibirya’ya sürgüne gönderilir.</p>
<p>Luxemburg 1906-1914 yıllarını Parti okulunda eğitim verip, çok sayıda kuramsal yapıt ürettiği Berlin’de geçirdi. Bu yapıtlar arasında en önemlisi, 1913’te yayınlanan ve Marx’ın <em>Kapital</em>’i ile bir tartışma yürüttüğü <em>Sermaye Birikimi: Emperyalizmin İktisadi Açıklamasına Katkı </em>idi. Kapitalist sermaye birikiminin kapitalist-olmayan dünyadan değer aktarmaksızın mümkün olamayacağı savıyla bu çalışma, yalnızca 1960’larda yazan Andre Gunther Frank, Immanuel Wallerstein gibi “dünya sistemi” kuramcılarının değil, emperyalizm konusundaki tüm sosyalist yazının öncüsüdür. (Lenin <em>Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması</em>’nı 1916’da kaleme alacaktı.)</p>
<p>Bu yıllarda Rosa’nın emperyalizm üzerinde odaklanan ilgisi, onu Avrupa’nın tepesinde sallanan paylaşım savaşı tehdidine karşı duyarlı kılıyordu. Avrupalı Sosyalist liderlerin kararlılıkla savaşa karşı çıkıp kapitalizmin ve otokrasinin çöküşü için savaşmayı taahhüt ettikleri Enternasyonal Sosyalist Kongre’nin 1907 tarihli “Stuttgart Kararı”na yaşamı boyunca sadık kalacaktı. 1913’de Alman işçilerine savaş durumunda Fransız ya da Britanyalı sınıf kardeşlerine silah doğrultmayı reddetmeleri çağrısı yaptığı konuşmanın ardından tutuklandı. İddianamesinde kaçma riski olduğunu söyleyen savcıya yanıtı, tarihe geçen cümleleri arasındaydı: “<em>Savcı bey, sanırım kaçacak olan sizsiniz, bir sosyal demokrat asla kaçmaz. İşinin başında kalır ve sizin hükmünüze gülüp geçer. Şimdi verin hükmünüzü</em>!”</p>
<p>Rosa birkaç yoldaşıyla birlikte (Karl Liebnecht, Franz Mehring, Clara Zetkin, Leo Jogiches…) Stuttgart Kararı’na sadık kaldı, ama Avrupalı sosyal demokrat liderlerden çoğu, çark edecekti. Savaş başlar başlar başlamaz, birbiri ardısıra hükümetlerinin savaş politikalarına desteklerini açıkladılar.</p>
<p>İhanete uğramış, yalnız kalmışlardı. Rosa’nın ilk düşüncesi, partisinin kararını protesto için intihar etmek oldu; ama hızla vazgeçti. Bunun yerine, sonradan Spartakist Liga’ya dönüşecek olan <em>Enternasyonal Grubu</em> örgütledi. Savaş karşıtı eylemlerinin sonucu kovuşturmalar ve hapis cezaları olacaktı; Rosa neredeyse tüm savaşı cezaevinde geçirdi. Ama ne yapıp edip düşüncelerini ve mücadelesini dışarıya aktarmayı başarıyordu: “<em>Savaş metodik, örgütlü, devasa bir cinayettir</em>,” diyordu dışarıya sızdırmayı başardığı Junius broşüründe (1915).</p>
<p>1917 Şubat devrimini cezaevinde coşkuyla, Ekim devrimini ise eleştirel tonu biraz daha yüksek bir coşkuyla cezaevinde karşıladı… 1918’de yayınladığı <em>Rus Devrimi</em>’nde Brest Litovsk Barış Anlaşmasını, Bolşeviklerin toprak ve milliyet politikalarını ve Lenin ile Troçki’nin muhaliflerine karşı antidemokratik uygulamalarını eleştiriyordu: “<em>Yalnızca hükümet destekçileri için özgürlük, -sayıları ne kadar çok olursa olsun- yalnızca bir partinin üyeleri için özgürlük, özgürlük değildir. Özgürlük her zaman ve münhasıran farklı düşünenin özgürlüğüdür</em>.”</p>
<p>Kasım 1918’de, savaşın yıkıcı ve Sovyet devriminin esinleyici etkileriyle Alman proletaryası ayaklanır; Kaiser II. Wilhelm’i devirerek cumhuriyetin ilanını sağlar. Devrim tüm siyasal tutsakları serbest bırakacaktır, Rosa dahil. Özgürlüğünün ikinci günü, Rosa, 1917’de SPD’den ayrılan Alman Bağımsız Sosyal Demokrat Partisi (USPD)’nin radikal kanadı Spartakist Liga’nın başında, görevdedir.</p>
<p>1918 Kalkışması, Luxemburg’un parti okulundan öğrencisi Friedrich Ebert başkanlığındaki SPD’yi iktidara getirmiştir, ama iyiden iyiye evcilleşmiş, düzen-içileşmiş bir SPD’yi. SPD iktidarının soldan tek muhalifi, bir süre sonra USPD’den koparak Almanya Komünist Partisi (KPD) adını alacak olan Spartakist Liga’ydı.</p>
<p>Alman işçi hareketi yeni kurulan Komünist Parti’ye kulak verdi… Ocak ayı başında asker ve denizci konseyleri Reich’ın başkanlık binasını kuşatarak hükümeti rehin aldı. 5 Ocak 1919 günü Berlin’de 200 bin işçi Genelkurmay’la ittifak hâlinde isyanı bastırmaya çalışan SPD iktidarına karşı yürüdü. SPD yayın organı <em>Vorwärts</em>’ın işgaliyle başlayan “Spartakist hafta” aşağıdan gelen, kendiliğinden bir kitle patlamasıydı; hazırlıksız ve zamansız olduğunu düşünen Rosa’nın kalkışmaya tümüyle destek vermekten başka bir seçeneği yoktu… Öngördüğü ve savunduğu gibi, kitleler inisyatifi ele almıştı…</p>
<p>Karşı devrim ise, dişinden tırnağa silahlı ve hazırlıklıydı. Ebert’in savunma bakanı Noske üç bin kişilik <em>freikorps</em> birliğiyle Berlin’e yürüdü. Yüzün üzerinde isyancıyı öldürüp binlercesini yaralayarak. “Spartakist ayaklanma”, bastırılmış, Berlin’de “düzen sağlanmıştı”…</p>
<p>“ ‘<em>Berlin’de düzen hüküm sürüyor!’ Siz budala uşaklar. ‘Düzen’iniz kum üzerine kurulu. Yarın devrim bir kez daha başını kaldıracak ve sizi dehşete salarak haykıracak: Vardım, varım, var olacağım!”</em></p>
<p>Bunlar kayda geçen son sözleri. 15 Ocak’ta Rosa ve KarlLiebknecht tutuklandılar. Ve vahşice katledildiler. Rosa’nın bedeni, aylar sonra atıldığı kanalda bulunacaktı…</p>
<p>* * *</p>
<p>Yukarıda bir yerde değindim, bir kez daha vurgulayayım. Rosa Luxemburg -Clara Zetkin’le yakın dostluğu ve pek çok konuda aynı görüşü paylaşması dışında- bir “kadın sorunu kuramcısı” değildi, olmadı. Ama emekçi kadınlar tarafından bayraklaştırılmasını gerektiren başka bir şeyi gerçekleştirdi. O safını emekçilerden, ezilenlerden yana seçtiği lise yıllarından itibaren, bizatihi “kadınların kurtuluşu”nu hayata geçirdi. Yaşamını, sevgilisi ve yoldaşı Jogiches dahil, kimsenin iradesine teslim etmeden, özgürce yaşadı… Düşüncelerini hiçbir çekinceye tabi kılmadan, her türlü bedeli göze alarak açıklamaktan çekinmedi. Uzun süre militanı olduğu SPD’nin hiçbir “put”u önünde eğilmedi, Bernstein’lara, Kautsky’lere kafa tutmaktan çekinmedi. Yeri geldi Marx’ın “sermaye birikimi”, yeri geldi Lenin’in “ulusal sorun” konusunda yanıldığını öne sürdü; Bolşeviklerle “muhaliflerini bastırdıkları” için sert polemiklere girişti. Ve hep devrimin saflarında oldu; <em>Freikorps</em>’un sopalarıyla hurdahaş edilen bedeni kanala atılana dek. Ve sonrasında da…</p>
<p>O, özgürleşmeyi başarmış bir kadın, Lenin’in Üçüncü Enternasyonal’in açılış konuşmasında belirttiği üzere, “<em>Bütün hatalarına rağmen bir kartaldı ve bir kartal olarak kalacaktır…”</em></p>
<p>Gölgesi özgürlüğün peşindeki kadınların üzerinden eksik olmasın…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>24 Aralık 2022 14:44:07, İstanbul.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>N O T L A R</em></strong></p>
<p><a name="_ftn1"></a><a href="#_ftn1#_ftn1"><sup>[*]</sup></a> Alevîlerin Sesi, No:276, Nisan 2023…</p>
<p><a href="#_ftnref1#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> Rosa Luxemburg.</p>
<p><a name="_ftn2"></a><a href="#_ftnref2#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Akt. Raya Dunayevskaya, <em>Rosa Luxemburg, Women’s Liberation and Marx’s Philosophy of Revolution.</em> Sussex: Harvester Press Ltd. 1982: 27.</p>
<p><a name="_ftn3"></a><a href="#_ftnref3#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> 1918 yılında kaleme aldığı “Rus Devrimi” başlıklı kitabın üçüncü bölümü, Bolşeviklerin “ulusal sorun” ve “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” üzerine görüş ve uygulamalarının sert bir eleştirisini içerir. Bkz.: https://www.marxists.org/archive/luxemburg/1918/russian-revolution/ch03.htm</p>
<p><a name="_ftn4"></a><a href="#_ftnref4#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> Rory Castle, “Rosa Luxemburg: A Revolutionary Life”, <em>Rosa Remix,</em> Stefanie Ehmsen ve Albert Scharenberg (der.), Rosa Luxemburg Stiftung, New York, 2016: 15. Rosa’nın biyografisinde Raya Dunayevskaya’nın birinci dipnotta zikredilen kitabının yanı sıra, bu makaleyi esas aldım.</p>
<p><a name="_ftn5"></a><a href="#_ftnref5#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> Hilal Onur İnce, “Rosa Luxemburg 150 Yaşında ve Hâlâ Genç”, <em>Bianet,</em> 5 Mart 2021, <a href="https://m.bianet.org/bianet/toplum/240326-rosa-luxemburg-150-yasinda-ve-hala-genc">https://m.bianet.org/bianet/toplum/240326-rosa-luxemburg-150-yasinda-ve-hala-genc</a></p>
<p><a name="_ftn6"></a><a href="#_ftnref6#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> Karl Kautsky 1913’de Bebel’i, Rosa Luxemburg ve Clara Zetkin’i kast ederek, “bu iki kadın ve izleyicileri tüm merkez pozisyonlara saldırmayı planlıyorlar,” diye uyaracaktı. (Dunayevskaya, a.y. s.27)</p>
<p><a name="_ftn7"></a><a href="#_ftnref7#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> Dunayevskaya, a.y. s.2.</p>
<p><a name="_ftn8"></a><a href="#_ftnref8#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> Bkz. Nancy Holmstrom, “Rosa Luxemburg: A Legacy for Feminists?”, <em>Socialist Studies/ Études socialistes </em>12 (1) Bahar 2017 ss.187-190.</p>
<p><a name="_ftn9"></a><a href="#_ftnref9#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Bkz. “Women’s Suffrage and Class Struggle”(1908), <a href="https://www.marxists.org/archive/luxemburg/%201912/05/12.htm">https://www.marxists.org/archive/luxemburg/ 1912/05/12.htm</a></p>
<p><a name="_ftn10"></a><a href="#_ftnref10#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a> Dunayevskaya, a.y. s.5.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Frosa-ozgurlugun-ta-kendisiydi%2F&amp;linkname=ROSA%20%C3%96ZG%C3%9CRL%C3%9C%C4%9E%C3%9CN%20TA%20KEND%C4%B0S%C4%B0YD%C4%B0" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="https://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Frosa-ozgurlugun-ta-kendisiydi%2F&amp;linkname=ROSA%20%C3%96ZG%C3%9CRL%C3%9C%C4%9E%C3%9CN%20TA%20KEND%C4%B0S%C4%B0YD%C4%B0" title="Twitter" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_email" href="https://www.addtoany.com/add_to/email?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Frosa-ozgurlugun-ta-kendisiydi%2F&amp;linkname=ROSA%20%C3%96ZG%C3%9CRL%C3%9C%C4%9E%C3%9CN%20TA%20KEND%C4%B0S%C4%B0YD%C4%B0" title="Email" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Frosa-ozgurlugun-ta-kendisiydi%2F&amp;linkname=ROSA%20%C3%96ZG%C3%9CRL%C3%9C%C4%9E%C3%9CN%20TA%20KEND%C4%B0S%C4%B0YD%C4%B0" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Frosa-ozgurlugun-ta-kendisiydi%2F&#038;title=ROSA%20%C3%96ZG%C3%9CRL%C3%9C%C4%9E%C3%9CN%20TA%20KEND%C4%B0S%C4%B0YD%C4%B0" data-a2a-url="https://www.politikhane.com/rosa-ozgurlugun-ta-kendisiydi/" data-a2a-title="ROSA ÖZGÜRLÜĞÜN TA KENDİSİYDİ"></a></p><p>The post <a href="https://www.politikhane.com/rosa-ozgurlugun-ta-kendisiydi/">ROSA ÖZGÜRLÜĞÜN TA KENDİSİYDİ</a> appeared first on <a href="https://www.politikhane.com">POLİTİKHANE</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.politikhane.com/rosa-ozgurlugun-ta-kendisiydi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3502</post-id>	</item>
		<item>
		<title>BU MEMLEKETE FEMİNİZM GEREKİRSE…</title>
		<link>https://www.politikhane.com/bu-memlekete-feminizm-gerekirse/</link>
					<comments>https://www.politikhane.com/bu-memlekete-feminizm-gerekirse/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sibel Özbudun]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Mar 2023 16:47:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.politikhane.com/?p=3442</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Oysa ne bir hayâl, ne bir fısıltı, ne bir ayak sesi; Ne de bir gören var, bir soran var yitikliğimizi&#8230;”1 &#160; “Sen şimdi kocanın evinde oturursun/ &#8230;</p>
<p>The post <a href="https://www.politikhane.com/bu-memlekete-feminizm-gerekirse/">BU MEMLEKETE FEMİNİZM GEREKİRSE…</a> appeared first on <a href="https://www.politikhane.com">POLİTİKHANE</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">“Oysa ne bir hayâl, ne bir fısıltı, ne bir ayak sesi;</p>
<p style="text-align: right;">Ne de bir gören var, bir soran var yitikliğimizi&#8230;”<a name="_ftnref1"></a><a href="#_ftn1#_ftn1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>“Sen şimdi kocanın evinde oturursun</em>/ <em>Ve saçların artık eskisi gibi değil</em>/<em> Geceleri yemekten sonra</em>/<em> Çorap söküğü dikersin</em>/<em> Belki de ellerin soğan kokar/ Senin kocan bir suratı çirkin adam/ Ağzı açık uyur</em>/ <em>Ve senin vücudun bozulur çocuk doğurdukça</em>…<em>”</em></p>
<p>Şiir Salah Birsel’in… Adı “Bulut Geçti”. <em>İnkılapçı Gençlik</em> dergisinin 28 Şubat 1942 tarihli nüshasında yayınlanmış.</p>
<p>Yayınlanır yayınlanmaz da şairinin başına gelmeyen kalmamış… <em>Ulus</em> gazetesinden Sabahattin Sönmez, <em>Tan</em>’da Refik Halit Karay, onu topa tutmuşlar: Şair “millî aile değerlerine saldırmakta”, “yalnız evlenmeyi kötülememekte; genç kızları ere varmaktan, evli olmaktan şiddetle tiksindirdikten başka, onları sadece bir eğlence ve nefis körletme vasıtası olarak tanıdığını da anlatılmakta, oynaşlığa, sürtüklüğe heveslendir”mekteymiş! İş, Birsel’in “aile mevcudiyetini ve aile kurmak esasını sarsacak ve kadınlığın ana olmak hususundaki fikri temayülünü zayıflat”mak; “açıkça çocuk doğurmamayı telkin et”mek suçlamasıyla yargılamasına dek varmış!<a name="_ftnref2"></a><a href="#_ftn2#_ftn2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Salah Birsel’in “aile mevcudiyetini, aile kurmak esasını sarsmak, kadının ana olma hususundaki temayülünü zayıflatmak”tan yargılandığı dava nasıl sonuçlandı, bilmiyorum. Ama olayın kendisi yeterince çarpıcı ve anlamlı…</p>
<p>“Hangi bakım(lar)dan” mı?</p>
<p>Bu ülkede “kadın hakları” üzerine standart/ resmi söylem, ana hatlarıyla şöyledir: Eski Türklerde kadınlar erkeklerle eşit konumdaydı. Hakan ile Hatun ülkeyi birlikte yönetiyordu. İslâm Türk kadınının konumunda gerilemeye yol açmış, Osmanlı’da kadın tümüyle toplumun dışına itilmiş, kafes ardında yaşamaya mahkûm edilmişti.</p>
<p>Tanzimat’la birlikte ülkenin içine girdiği yenilenme/ modernleşme eğilimi, kadınları da etkilemiş, I. ve II. Meşrutiyet ise bir yandan dönemin intelligentsia’sı arasında kadınların konumunu ve bu alanda düzeltimlere gidilmesi gereği hususunda tartışmalara sahne olurken, bir yandan da özellikle kadınların eğitimi konusunda ilerlemeler kaydedilmiştir. II. Meşrutiyet döneminde dönemin “aydın, elit kadınları” da bu tartışmalara aktif olarak dâhil olmuş, çıkardıkları dergiler, kurdukları örgütler aracılığıyla medeni ve toplumsal haklar talep etmişlerdir.</p>
<ol>
<li>Dünya savaşı erkekleri cepheye gönderirken kadınları da kitlesel olarak iktisadi yaşama çekmiş, bu da kentlerde kadınların çalışmasını toplum nezdinde meşrulaştırmıştır.</li>
</ol>
<p>Kadınların gerek Dünya Savaşı’nı izleyen işgal döneminde İstanbul, İzmir gibi kentlerdeki siyasal faaliyetleri (mitinglerde kitlelere seslenen kadınlar), gerekse Kurtuluş savaşında gösterdiği kahramanlıklarla (silah elde savaşa katılma, kağnılarla cepheye mermi taşıma, savaşta hemşire olarak görev alma…) “medeni dünya” kadınlarıyla aynı haklara sahip olmayı hak ettiğini kanıtlamıştı.</p>
<p>Cumhuriyet kurulduktan sonra “muasır medeniyet seviyesi”ne erişmenin kadınların medeni, sosyal ve siyasi eşitliğe kavuşmalarından geçtiğinin bilincinde olan Mustafa Kemal (sonradan Atatürk) Hilafetin ilgası, Tevhid-i Tedrisat, Medeni Kanun gibi reformlarla, ardından da belediye seçimleri ve nihayet genel seçimlerde kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesiyle kadınları erkeklerle eşit yurttaşlar konumuna getirilmesini sağlamıştı. Atatürk sayesinde Cumhuriyet kadını çarşaf, peçe ve kafesten kurtulmuş, eğitimin her düzeyine erişim, avukat, doktor, mühendis, pilot, subay olma, hatta “saylav” olarak ülkenin kaderi üzerinde söz sahibi olma hakkını elde etmiş, Cumhuriyet’in “Kadın Devrimi” böylece tamamlanmıştır…</p>
<p>AKP ülkenin dümenine geçip de liberallerle el ele “vesayet rejimi”ni yıkıp “yeni” (ve Osmanlıcı-İslâmcı) bir resmi söylemle ikame gayretine girişmeden önce orta öğrenimini tamamlamış yurttaşların belleklerine kazınan standart resmi anlatı, üç aşağı beş yukarı bu…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Resmi Anlatının Kör Noktaları</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hiç kuşku yok ki, her resmi anlatı gibi kimi “ihmâl”leri, çarpıtmaları, bastırmaları içeriyor. İlkin Marksistler (Aytunç Altındal’ın 1970’li yıllarda Marksist bakış açısıyla kaleme aldığı <em>Türkiye’de Kadın</em> bu konuda değerini koruyan bir kaynaktır), ardından da 1980’lerin sonlarından itibaren feminist akademisyenler tarafından enikonu eleştiriye tabi tutulan ihmâl, bastırma ve çarpıtmalar…</p>
<p>Resmi anlatı, öncelikle kadınların Osmanlı’dan Cumhuriyetin ilk yıllarına medeni, sosyal ve siyasal haklarını kazanmak için verdikleri mücadelenin üzerinden atlamakla malûldür. II. Meşrutiyet kadın örgütlenme ve dergileri bu anlatıda kısmen de olsa yer bulmakla birlikte, Cumhuriyet’in ilk yıllarında yükselen kadın sesleri, eğer doğrudan kurucu iradeyi yankılamıyor ve onun tasarrufları doğrultusunda yükselmiyorsa, bastırılır.</p>
<p>Somut örnek, Türk Kadınlar Birliği… Henüz Cumhuriyet Halk Fırkası kurulmadan, dönemin önde gelen feminist kadınlarından Nezihe Muhiddin öncülüğünde, Türk kadınlarının sosyal ve siyasal haklarına kavuşmaları için çalışmalar yürütmek amacıyla kurulan -daha doğrusu kurulması için girişimde bulunulan- Kadınlar Halk Fırkası’nın (1923) kuruluşunun reddedilmesinin ardından girişim, program “hafifletilerek” Türk Kadın Birliği’ne dönüştürülmüştü. Kurucu iradeyle aynı <em>weltenschauung</em>’u (dünya görüşü) paylaştığını hem yayınlarında hem de faaliyetlerinde döne döne vurgulayan TKB, öyle gözüküyor ki, bir türlü Kemalist kurucu kadronun içine sinmedi. Milliyetçiydiler, modernleşmeciydiler, sekülerdiler, Türk kadınının medeni dünya içinde hak ettiği yeri alması konusundaki gayretlerinin samimiyetlerinden kuşku duyulamazdı… Ama olmamıştı. Nihayetinde, “kurucu irade”nin inisiyatifi dışında bir girişimdi, ve “kendi başlarına” iş yapma eğilimlerini belli ediyorlar, yeni rejimin tüm unsurlardan beklediği “koşulsuz biat”a yanaşmıyorlardı. Önce düzmece yolsuzluk suçlamalarıyla Nezihe Muhittin yönetimden ve üyelikten uzaklaştırıldı, dernek bir çeşit “kayyım” olarak davranan bir ekibe teslim edildi. Bu da yetmedi, öyle gözüküyor ki, İstanbul’da düzenlenmesinde etkin oldukları “Arsıulusal Kadınlar Kongresi (18-24 Nisan 1935)’nde (dönemin siyasal yönelimine aykırı olarak) Nazizm karşıtı ve barış yanlısı bir mesajın öne çıkmasının da tetiklediği bir tepkiyle birlik kendini feshe “ikna edildi”. Gerekçe ise traji-komikti: “Türk Kadınına 1934’de seçme-seçilme hakkı tanınmış, böylelikle tüm medeni, sosyal ve siyasal haklarına kavuşmuştu. Bu nedenle de bir kadın örgütüne gerek kalmamıştı.”<a name="_ftnref3"></a><a href="#_ftn3#_ftn3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p><em>Evet, kadınların “seçme-seçilme hakkına sahip olmadıkları” için parti kurmaktan men edildikleri, bu hakka kavuştuktan sonra da “artık örgütlenmenize gerek kalmadı” diye derneklerinin lağvedildiği bir tuhaf “Kadın Devrimi”!</em></p>
<p>Aslına bakılırsa, “bastırılanlar/ yok sayılanlar”ın da pek “masum” sayılamayacağı bir öyküdür bu… “Bastırılanlar” (burada Nezihe Muhittin çevresi) da kadın hareketi içerisindeki “ötekiler”i görmezden gelme, yok sayma ya da değersizleştirme konusunda “kurucu irade” ile yarışmaktadır sanki…</p>
<p>Örnek, Ulviye Mevlan ve 1913 yılında kurduğu <em>Osmanlı</em> <em>Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti.</em></p>
<p>“Bu derneği diğerlerinden ayıran özellikler, orta kesim kadınlar tarafından kurulması, açıkça feminizmi savunup kendini feminist ilan etmesi, önüne kadın haklarının kazanılmasını koyması, kadınların seçme ve seçilme hakkını daha kurulduğu yıldan itibaren gündeme getirip 1921 yılında da programına resmen koymasıydı. Derneğin Nisan 1913’ten itibaren çıkmaya başlayan ve 1921 yılına kadar değişik aralıklarla çıkmaya devam eden <em>Kadınlar Dünyası</em> isimli bir de dergisi vardı. Dergi tümüyle kadınlar tarafından çıkarılıyordu.”<a name="_ftnref4"></a><a href="#_ftn4#_ftn4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Kadınların seçme-seçilme talebini sistemli ve istikrarlı biçimde ilk gündeme getiren Ulviye Mevlan ve onun <em>Osmanlı</em> <em>Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti</em> idi. Cemiyet, bununla da kalmıyordu, Osmanlı’nın çokulusluluğu çerçevesinde, hem kapılarını hem de yayınladığı derginin sayfalarını Türk ve/veya Müslüman olmayan kadınlara ve bunların oluşturduğu örgütlenmelere açmıştı. Sonradan Kürtçe <em>Jin</em> dergisini yayınlayacak olan Kürt kadın yazarlar da dergide yer alıyordu.<a name="_ftnref5"></a><a href="#_ftn5#_ftn5"><sup>[5]</sup></a> 1919’dan itibaren örgütlenmeye başlayacak Ermeni ya da Çerkez kadınlarla (Kürt ve Çerkez örgütleri, Lozan’da “azınlık” olarak tanınmadıkları gerekçesiyle 1923’de kapatılacaktı) ilişkili oldukları bildirilmektedir: “Derginin kapısı tüm Osmanlı kadınlarına açık, Rum, Ermeni, Kürt, Arnavut, Çerkez kadınlarının da bu gazeteyle farklı içerikte ilişkileri olmuştur.”<a name="_ftnref6"></a><a href="#_ftn6#_ftn6"><sup>[6]</sup></a> Ulviye Mevlan’ın eşi Mevlanzade Rıfat’ın Kürt ve Ermeni hareketleriyle yakın ilişkide olması, kendisinin de Çerkez olması, ikili iktidar yıllarında Ankara’dan çok İstanbul’u muhatap kabul etmelerine yol açmış gözüküyor. Büyük olasılıkla bu nedenledir ki, dergi ve Cemiyet 1923 sonrasında kapanacak, Ulviye Mevlan ise derin bir suskunluğa gömülecekti.</p>
<p>Mustafa Kemal hareketinin Anadolu’da zafer kazanması ve Cumhuriyet’in kuruluşu sürecinde milliyetçiliğin başat ideoloji hâline gelmesiyle milliyetçi vurgusu giderek daha vurgulu hâle gelecek olan Nezihe Muhittin ve çevresinin Ulviye Mevlan ve dergisinin gözden düşürülmesine şevkle katkıda bulunduğu gözlemleniyor.<a name="_ftnref7"></a><a href="#_ftn7#_ftn7"><sup>[7]</sup></a></p>
<ol>
<li>Meşrutiyet’le birlikte yoğun bir örgütlenme ve yayın faaliyetine girişen Kürt, Ermeni, Çerkez, Rum… kadınlarının yanı sıra resmi tarih anlatısının sistemli biçimde görmezden geldiği bir başka unsur, kuruluş yıllarında komünist kadınların ve komünistlerin “kadınların özgürleşmesi” talebini daha hareketin biçimleniş yıllarından itibaren dile getirip programlaştırmış olmalarıdır.</li>
</ol>
<p>TKP’nin kuruluşundan çok önce, Osmanlı topraklarında sosyalist mayalanma, gayrımüslim unsurlar arasında baş göstermiştir. 1887’de Ermeni devrimciler tarafından kurulan <em>Devrimci Hınçak Partisi</em>’nin kurucuları arasında bir kadının da bulunduğu kaydedilmektedir.<a name="_ftnref8"></a><a href="#_ftn8#_ftn8"><sup>[8]</sup></a> 1909’da Selanik’te ağırlıklı olarak Yahudiler tarafından oluşturulan <em>Sosyalist İşçi Federasyonu</em>’nun kadın işçileri de kapsadığını ve Selanik’in kadın işçilerin grevlerine sahne olduğu da biliniyor.<a name="_ftnref9"></a><a href="#_ftn9#_ftn9"><sup>[9]</sup></a></p>
<p>Yine TKP’nin kuruluşundan önce, Mükerrem Belkıs, Yaşar Nezihe (Bükülmez) gibi sosyalist kadınlar, Ulviye Melvan’ın <em>Kadınlar Dünyası</em> dergisinde yazıyorlardı.<a name="_ftnref10"></a><a href="#_ftn10#_ftn10"><sup>[10]</sup></a> Ve antiemperyalist bir kalem, Sabiha Zekeriya (Sertel), henüz milliyetçilikle sosyalist fikirler arasında bocaladığı 1919’da yayıncısı olduğu <em>Büyük Mecmua</em>’da kadınların seçme-seçilme hakkını savunuyordu.<a name="_ftnref11"></a><a href="#_ftn11#_ftn11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>1920’de kurulan Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası üyesi kadınların 8 Mart 1921 tarihinde İstanbul’da 8 Mart 1921 tarihinde “Uluslararası Kadınlar Bayramı” vesilesiyle bir kutlama yaptıkları da yer almaz resmi anlatıda, 1920 Eylülü’nün ilk haftasında Bakû’de toplanan Şark Milletleri Kurultayı’na katılan, Şefik Hüsnü çevresinden Naciye Yoldaş’ın bu Kurultay’da şöyle bir konuşma yaptığı da:</p>
<p>“Komünistler bütün kötülüklere son vermek için sınıfsız bir toplumun kurulması gerekliliğine inanırlar, bu sonuca erişmek için bütün burjuvalara ve ayrıcalıklı sınıflara karşı amansız bir savaş sürdürürler. Doğulu komünist kadınların savaşı daha da zorludur çünkü ayrıca erkeklerin istibdadına karşı savaşıyorlar. Siz Doğulu erkekler eğer geçmişte olduğu gibi kadınların kaderine kayıtsız kalırsanız, emin olun ki, ülkelerimizi ve onunla birlikte kendinizi ve bizi mahvedeceksiniz. Alternatif ise bizim de haklarımızı kazanmak için diğer ezilenlerle birlikte ölümüne bir savaşa girişmemizdir. Kadınların belli başlı taleplerini kısaca ortaya koyacağım.</p>
<p>1) Haklarda tam bir eşitlik.</p>
<p>2) Kadınlar için erkeklerinkiyle aynı ölçülerde genel ya da mesleki eğitim fırsatı.</p>
<p>3) Evliliğe ilişkin kadın ve erkek arasındaki haklarda eşitlik. Çokeşliliğin kaldırılması.</p>
<p>4) Kadınların bütün idari ve yasama birimlerinde istihdama kısıtlamasız kabul edilmesi.</p>
<p>5) Bütün kent, kasaba ve köylerde kadınların hakları ve korunması amacıyla şûrâların örgütlenmesi.</p>
<p>Hiç kuşku yok ki bu talepleri ileri sürmeye hakkımız var. Komünistler bizim de eşit haklara sahip olduğumuzu kabul ederek bize el uzattılar; biz kadınlar onların en sadık yoldaşları olacağız. Hâlâ yolları seçilemeyen karanlıklar içerisinde olabiliriz. Hâlâ bizi yutacak uçurumların kenarında olabiliriz. Ama korkmuyoruz. Zira biliyoruz ki, gün doğumuna erişmek için gecenin içinden geçmek gerekir.”<a name="_ftnref12"></a><a href="#_ftn12#_ftn12"><sup>[12]</sup></a></p>
<p>Sosyalist-komünist kadınların -ve yalnızca onların!- sorunlarına sürekli dikkat çekmeye ve ağır baskılar, yasaklar, cezaevleri arasında soluk alabildikçe örgütlemeye çalıştıkları işçi-emekçi kadınlar da Cumhuriyet’in “kadın devrimi”nin kör noktalarından bir başkasıdır.</p>
<p>Cumhuriyet, kurucu iradenin “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış kitle” iddialarına karşın hiç de “imtiyazsız” ve hele “sınıfsız” değildi. Gayrımüslimlerin İttihat Terakki’den başlayarak Cumhuriyet tarihi boyunca uğradıkları kıyım, zorunlu göç ve ayırımcılığa, Kürtlerin, Alevîlerin başına gelenlere bakılırsa “kaynaşmış” hiç değil…</p>
<p>Cumhuriyet rejimi, Osmanlı’nın son dönemlerinden, nicel olarak giderek büyüyen ve ortaya çıktığı andan itibaren sınıf mücadelesine atılan bir işçi sınıfı devralmıştı. İçinde önemli sayılacak miktarda kadın işçiyi barındıran bir proletarya…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>En Kör Nokta: Kadın İşçiler</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Kadının çalışma yaşamına Kemalist devrimle birlikte katıldığı genel kabul görür; bu belki hekimlik, mühendislik, pilotluk, avukatlık, hâkimlik gibi “prestijli” meslekler için doğrudur, ama genel kanının aksine, Osmanlı dönemi boyunca da kadınlar üretime katılmaktan geri durmamışlardı: ne kırsal kesimde tarlada ne de kentlerde, özellikle de ev tezgâhlarında…</p>
<p>Sorun, kadın emeğinin hane üretimi içerisinde “görünmez” olmasındaydı. Ancak 19. yüzyıldan itibaren, kadın işçiler önce atölyelerde, ardından da fabrikalarda, hatırı sayılır miktarlarda boy göstermeye başladılar. Ahmet Makal, D. Quataert’in “Kadın emeği, 19. yüzyıl Osmanlı imalatçılığının ayrılmaz bir parçasıydı. Olağanüstü veya alışılmadık bir durum değil, tersine merkezî bir yer tutan, her zaman rastlanan ve günlük bir olguydu” sözlerini aktarırken, 19. yüzyılın ikinci yarısında imalatın büyük ölçüde hane dışına aktarılmasıyla birlikte, kadınların geleneksel olarak çalıştıkları alanlardan (özellikle dokumacılık) başlamak üzere fabrika ve atölyelerde ücretli işlere yöneldiğini, savaşın erkek nüfusu cepheye sevk etmesiyle birlikte kadınların çalışma alanlarının daha da genişlediğini belirtir.<a name="_ftnref13"></a><a href="#_ftn13#_ftn13"><sup>[13]</sup></a> İmalattaki ücretli işler öncelikle gayrımüslim kadınlar tarafından doldurulmuştur: örneğin, “1872 yılında Bursa’daki 75 ipek işleme fabrikasında yüzde 84’ü yetişkin kadın, yüzde 12’si kız çocuğu ve yüzde 4’ü erkek olan toplam 5.415 işçinin yüzde 95’i Ermeni ve Rum’du. Birinci Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde Hıristiyan Arap, Ermeni ve Rum kadınlar fabrikalarda çalışmakta oldukları hâlde; Müslümanlar sadece erkeklerini fabrikalara gönderdiler. Savaşla birlikte bu durum değişti ve Türk kadınlar fabrikalarda çalışmaya başladılar.”<a name="_ftnref14"></a><a href="#_ftn14#_ftn14"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Böylelikle, 1915 gerçekleştirilen 1913-1915 Sanayi Sayımı, sanayi kolunda çalışanların yaklaşık üçte birinin kadın olduğunu ortaya koyacaktı. Çalışan kadınların yüzde 95’i ise dokuma ve gıda sektörlerinde istihdam edilmektedir.</p>
<p>Cumhuriyet’in İmparatorluk’tan devraldığı çalışma koşulları tablosu, hiç de parlak değildir. 1921’de Meclis’de Ereğli’de çalışan kömür işçilerinin durumu dönemin İktisat Bakanı’nca şöyle dile getirilmekte: “Bizimkilerin hâlini arzedeyim. Hepsi çıplak, hepsi açtır. Hatta üzerlerinde bir mintan bile yoktur. Karadeniz sahillerinden gelen, ameleliği kendilerine sanat ittihaz eden Müslüman biçarelerin orada yatacak yerleri yoktur. Bunlara 80 kuruş gündelik verilir. Fakat 40 kuruşu ekmek parası olarak kesiliyor &#8230;”<a name="_ftnref15"></a><a href="#_ftn15#_ftn15"><sup>[15]</sup></a> Kadın işçilerin durumunun daha iyi olduğunu söylemek için hiçbir dayanak yok. Hatta tersine…</p>
<p>Erken Cumhuriyet döneminde sanayide kadın istihdamının (başta dokumacılık ve gıda sanayii olmak üzere) yüzde 25 dolaylarında olduğu belirtiliyor.<a name="_ftnref16"></a><a href="#_ftn16#_ftn16"><sup>[16]</sup></a> Kadın emeği başta İstanbul ve İzmir olmak üzere birkaç büyük kentte yoğunlaşmıştı, 1930’lu yıllarda uygulanan devletçi iktisat politikaları doğrultusunda kurulan İktisadi Devlet Teşekkülleri de kadın işçi sayısını arttıran bir etken olmuştur.</p>
<p>Sınai kapitalizmin beşiği Batı Avrupa ülkeleri ve ABD’nde olduğu gibi Osmanlı-Türkiye coğrafyasında da kadın (ve oldukça yüksek bir oran oluşturan çocuk) emeğinin tercih nedeni, yetişkin erkek işçilere göre çok daha düşük ücretlerle çalıştırılmalarıydı: “1913-1915 Sanayi Sayımı sonuçları (…) değişik işkollarında erkek işçi ücretlerinin kadın işçi ücretlerinin 2 ila 2.5 katı olduğunu ortaya koymaktadır. Quataert “Karşılaştırma yapılabildiğinde, her zaman ve her yerde, onların ücretleri, erkeklerin aynı ve denk iş için aldıkları ücretlerin küçük bir parçası kadardı” demektedir. Kadın-erkek ücret farklılıkları, sadece sanayi değil, tarım kesimi açısından da geçerliydi. 1913-1914 yıllarında tarım kesiminde ortalama gündelik ücret erkekler için 5-10 kuruş, kadınlar için ise 3-6 kuruş arasındaydı.”<a name="_ftnref17"></a><a href="#_ftn17#_ftn17"><sup>[17]</sup></a></p>
<p>Aynı eğilim, Cumhuriyet döneminde de -“kayyım”a devredilmiş Türk Kadın Birliği’nin “fantezileri”ne karşın<a name="_ftnref18"></a><a href="#_ftn18#_ftn18"><sup>[18]</sup></a> süre gidecektir. Örneğin (1936 tarihli İş Kanunu sonrasına ait bir veri, Türkiye’de kibrit ve çakmak tekeline sahip bir Amerikan şirketinde 19 yaşından büyük erkek işçilerin saat ücreti 8 kuruş iken aynı yaştaki kadın işçilerde bu miktar 7 kuruşa düşmektedir. Bu salt özel sektör ya da küçük işletmelere özgü bir durum da değildir üstelik. Örneğin, “1940’lı yılların sonunda, 1.475 işçi çalıştıran ve bunların 1.000’i kadınlardan oluşan Samsun Tekel Tütün Bakım ve İşleme Evi’nde kadınların ortalama saat ücreti 15-16 kuruş iken, erkekler için bu rakam 24-25 kuruştu. Aylık ücret ise kadınlar için 35-40, erkekler için 50-60 lira arasındaydı. 1947 yılı itibariyle, 1.200 işçi çalıştıran Sümerbank Bakırköy Bez Fabrikası’nda paçal kısmında çalışanlar ayda 80, iplikteki ustalar 180, kadınlar 75, çocuklar 25 lira ücret almaktaydılar.”<a name="_ftnref19"></a><a href="#_ftn19#_ftn19"><sup>[19]</sup></a></p>
<p>İzmir İktisat Kongresi’ne (1923) katılan işçi heyetlerinin ısrarıyla işçileri, bu arada kadın işçileri de koruyacak kimi ilkeler üzerinde anlaşmaya varılır. Kadın işçilere yönelik belirlenen ilkeler, kadınların madencilik sektöründe çalışmasının yasaklanması, kadın emekçilere her ay üç gün izin ve doğumdan önce ve sonra sekiz haftalık ücretli izindi.<a name="_ftnref20"></a><a href="#_ftn20#_ftn20"><sup>[20]</sup></a></p>
<p>Ne ki, İzmir İktisat Kongresi kararları “tavsiye” niteliğindeydi, hayata geçirilmeleri, ancak bir yasal çerçeveye oturduktan sonra mümkün olabilecekti. Söz konusu olan “işçi hakları” olduğundaysa, bu yasal çerçeveler bir türlü biçimlenemiyordu. Böylelikle, örneğin, “Kongrede amele yerine işçi kavramının kullanılması ve işçi sendikalarının kurulması kararı alınmasına rağmen hükümetler bu kararı uygulamadıkları gibi 1930’lardan itibaren işçi sendikalarının kurulması engellenmiştir.”<a name="_ftnref21"></a><a href="#_ftn21#_ftn21"><sup>[21]</sup></a></p>
<p>Kadın işçilerin çalışma koşullarını düzeltmeye yönelik ilk yasal adım ise, 1930’da kabul edilen ve kadınlara doğumdan önce üç, doğumdan sonra da üç hafta ücretli izin, altı ay boyunca günde iki saat emzirme izni verilmesini öngören, emzikli kadınların sağlığa zarar verecek ağır işlerde çalıştırılmasını yasaklayan Umumi Hıfzısıhha kanunudur.</p>
<p>1936’da çıkartılan İş Kanunu ise kadınların çalışması yasak ya da kısıtlı olan tehlikeli işler ile gebe ve emzikli kadınlara yönelik izin ve kreş/ emzirme odası gibi düzenlemeleri İktisat ve Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlıklarınca hazırlanacak tüzüklere bırakır.</p>
<p>Ne ki, İş Kanununun kadın ve çocukları koruyucu hükümleri, 1940’da çıkartılan Milli Koruma Kanunu çerçevesinde “askıya alınacaktır.” İş Kanunu’nda bakanlıklarca yayınlanması öngörülen “Ağır ve Tehlikeli İşler Tüzüğü” 1948 yılında, “Gebe ve Emzikli Kadınların Çalıştırılma Şartlariyle Emzirme Odaları ve Kreşler Hakkında Nizamname” ise 1953 yılında çıkarılabilmiştir. Hoş, kreş ve emzirme odası sorunu Nizamname çıktıktan sonra da çözülmüş değildir. “1960 yılı itibariyle tüm ülkede sadece 33 emzirme odası ile 32 kreşin kayıtlı olduğu, bu tesislerdeki çocuk sayısının ise sadece 2 898 olduğu görülmektedir. Bunun öncesindeki dönemde ise durum çok daha kötü olup, bu olanaklar yok denecek düzeydedir.”<a name="_ftnref22"></a><a href="#_ftn22#_ftn22"><sup>[22]</sup></a></p>
<p>Sorun keşke yalnızca “eşit işe eşit ücret” alamama ya da “kreş ve emzirme odaları yokluğu olsa&#8230;</p>
<p>Örneğin çalışma süreleri…</p>
<p>“1936 tarihli İş Kanunu, haftalık çalışma süresini 48 saat, minimum çalışma yaşını ise 12 olarak saptamıştı. TBMM Çalışma Komisyonu üyelerinin 1947 yılına ait raporları, kadın işçilerin diğer çalışma sorunları yanında, çalışma yaşı ile çalışma sürelerine ilişkin olarak da İş Kanunu’nun sınırlamalarına uyulmadığına ilişkin gözlemler sunmaktadır. Buna göre, İstanbul Hasköy’de Tel Çivi ve Şakir Zümre fabrikalarında bir taraftan küçük yaşta çocuklar çalıştırılırken, diğer taraftan ‘Kadın amelelerin 10 saat çalıştırıldığı söylenmektedir’ (TBMM-ÇK: 19). 3 000-3 500 işçi çalıştıran Pamuk Mensucat Fabrikası’nda ‘15 yaşında bir kız üç senedir bu fabrikada çalışmakta, 13 yaşında bir kız çocuğu da makaralarda 8 saat çalıştırılmaktadır’ (TBMM-ÇK: 60). İstanbul’da 300 kadar işçisi olan Malta Oğulları Mensucat fabrikasında işçilerin çoğu kadın. Mesainin 8-11 saat olduğu fabrikada, 9-12 yaşında küçük çocuklar da çalıştırılıyor ve bu ‘yavrucukların hafif işlerde çalıştırılması ustaların insafına kalmış oluyor’ (TBMM-ÇK: 17/7). Raporda, tesisteki sağlık koşulları da ‘berbat’ sözcüğüyle niteleniyor. 400 işçinin çalıştığı Bursa Romenkal İpek Fabrikası’nda 9-13 yaş arasında küçük yavrular çok görülmekte ve bunların çoğu yaş tashihi suretiyle işe girmiş durumdalar. Mesai, çocuklar da dahil, 12 saat devam etmektedir (TBMM-ÇK: 27/4). Aynı şey, İzmir Amerikan tütün fabrikasında da geçerli (TBMM-ÇK: 29/1). Rapor, zaten kötü olan durumun, küçük sanayide daha da kötü olduğunu da ortaya koyuyor…”<a name="_ftnref23"></a><a href="#_ftn23#_ftn23"><sup>[23]</sup></a></p>
<p>Ya çalışma koşulları?</p>
<p>“Tek parti döneminde, iktidar partisi CHP milletvekilleri tarafından parti genel sekreterliğine hitaben hazırlanan pek çok belge, kadınların işçi sağlığı ve iş güvenliği sorunlarına ilişkin bilgiler sunmaktadır. Örneğin, 1936 yılına ait bir belgede, ‘Isparta’da sabahtan akşama kadar çalıştırılan ve hemen hepsi kadın ve çocuktan ibaret olan yüzlerce işçilerin sihhat ve gündelik bakımından durumlarının eyi olmadığı’ belirtilmektedir. Yukarıda söz ettiğimiz Samsun Tekel Tütün Bakım ve İşleme Evi’nde tütün bakım ve işleme işleri ‘sağlık şartları hiç de elverişli olmayan depolarda yapılmaktadır. Havasız karanlık Aspirateur ve kalorifer tesisatı bulunmayan bu salonlarda 300-400 işçi kadın fena şartlar altında çalışmaktadır. &#8230;Hâlen altı işleme salonunda 1.000’den fazla genç kız ve kadın Fransızlardan kalma bu depolarda günlerinin büyük bir kısmını geçirmektedirler.’ 400 işçi çalıştıran Tekel Sigara Fabrikası’nda da ‘alt katta tefrik kısmında çalışan kadınların sağlık durumları iyi değildir.’30 TBMM Çalışma Komisyonu Raporu da, kadın işçilerin işçi sağlığı ve iş güvenliği açısından yaşadığı olumsuzluklara ilişkin bilgiler sunuyor. Buna göre, İstanbul’da beşte dördünü kız çocuklarının oluşturduğu 40-50 işçi çalıştıran bir trikotaj atölyesi, her türlü sıhhî durumdan mahrum. Kızların sağlık durumları berbat, verem vakaları var (TBMM-ÇK: 11/1). Küçük işletmelerin neredeyse tamamı da her türlü sağlık olanaklarından uzak bir görünüm sergiliyor. ‘Bursa’da ipek ve tütün işlerinde bilhassa çok küçük yaşlarda işlere giren ve ekseriyeti kadın ve kız teşkil eden iş yerleri ciğer hastalıklarına fazla meydan vermekte olduğundan burada da dinlenme yerleri ve sanatoryum tesisi ve işçi hastahane ve pavyonlarının kurulması bir zarurettir’ (TBMM-ÇK: 12).”<a name="_ftnref24"></a><a href="#_ftn24#_ftn24"><sup>[24]</sup></a></p>
<p>Böylelikle kadın işçiler, Cumhuriyet’in yaklaşık 40 yılı boyunca, neredeyse hiçbir yasal güvenliğe sahip olmadan, düşük ücretlerle, son derece sağlıksız koşullarda, uzun çalışma süreleriyle çalıştırılmış &#8211; ve ilginçtir ki bu durum, faaliyet gösterebildikleri sürece “Cumhuriyet feministleri”nce sorun edilmemiştir.</p>
<p>Kadın işçiler (ve tüm işçiler) Cumhuriyet tarihinin büyük bölümünde yoğun sömürü koşullarında çalıştırılmıştır, çünkü Cumhuriyet rejimi, İttihat ve Terakki’nin 1909 tarihli Tatil-i Eşgal” kanununu model alarak işçilerin sendika kurmasını ve grev yapmasını yasaklamıştır.<a name="_ftnref25"></a><a href="#_ftn25#_ftn25"><sup>[25]</sup></a></p>
<p>Ama görmezden gelinmeleri, yasaklar, baskılar, onları engellememişe benziyor. <em>The Globe </em>gazetesinin 4 Kasım 1929 tarihli nüshasının 1. Sayfasında şöyle bir haber yer alıyor:</p>
<p>“Kastamonu/ Ankara, 3 Kasım. Türk kadın işçiler tarihte ilk kez greve gittiler. Kazandılar. Grevi 2000 başörtülü köylü kadın işçi başlattı. Patronları Türkiye Orman İşletmeleri Şirketiydi. Greve gittiler çünkü günde sadece 25 kuruş alıyorlardı, erkeklere ödenen ücretin yarısı. Erkeklerinkine eşit ücret istediler, patronları da gelecekte cinsiyetler arasındaki ekonomik ayırımcılığı sonlandırma sözü verdi.”<a name="_ftnref26"></a><a href="#_ftn26#_ftn26"><sup>[26]</sup></a></p>
<p>Kastamonulu kadın işçiler, böylelikle Osmanlı coğrafyasında 1839 ve 1851’de günümüz Bulgaristan topraklarında makinelerin kendilerini işlerinden edeceği kaygısıyla eyleme geçen, 1876’da Feshane’de iş bırakıp ödenmemiş ücretlerini alabilmek için Babıali’ye yürüyen, 1910’da düşük ücretlere ve uzun mesai saatlerine karşı Bursa’nın ipek fabrikalarında binlerle greve çıkan<a name="_ftnref27"></a><a href="#_ftn27#_ftn27"><sup>[27]</sup></a> kız kardeşlerinin izinden gitmişlerdi…</p>
<p>Ama Cumhuriyet’in resmi “kadın anlatısı”nda onların yeri yoktur…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>“Yeni Rejim”in Gözünde “Yeni Kadın”</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Peki ne vardır?</p>
<p>“Erken Cumhuriyet” medyası ve görselleri akademik çalışmalarda enikonu irdelendi.<a name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28#_ftn28"><sup>[28]</sup></a> Bu çalışmaların neredeyse tümünün açık ya da zımni olarak gösterdiği, şudur: Cumhuriyet elitinin (Cumhuriyet rejiminin açtığı olanaklarla tırmanışa geçen, kamuoyunu şekillendirecek pozisyonlara sahip bürokrasi, intelligentsia ve kısmen -henüz sınırlı bir rol oynamakla birlikte- Cumhuriyet burjuvazisi) inşa ettiği “yeni kadın” imgesi, tümüyle büyük kentlerde yaşayan orta ve üst sınıf kadınlarına münhasırdır. Cumhuriyet’in “yeni kadın”ı, kentli, eğitimli, kültürlü, Batılı giysilere bürünmüş, zarif, kültürlü kadındır. Çalışıyor olabilir, ama asla tütün fabrikasında işçi ya da pamuk tarlasında maraba olarak değil: avukat, öğretmen, doktordur<a name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29#_ftn29"><sup>[29]</sup></a>… Sosyal faaliyetlere katılır, yardımseverler, çocuk esirgeme gibi derneklerde etkindir… 1927 yılında nüfusun ancak yüzde 25’inin kentlerde yaşadığını göz önünde bulundurursak<a name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30#_ftn30"><sup>[30]</sup></a>, hele ki kentsel nüfusun (İstanbul, İzmir ve kısmen Ankara dışındaki kentlerde ancak bürokratlar ve eşrafın bir kesimi) çok sınırlı bir kesiminin “asri hayat”a açık olduğunu düşünürsek (örneğin, 1927 nüfus sayımına göre, Türkiye nüfusunun yüzde 51.9’unu oluşturan kadınlar, okur yazarlık oranında erkeklerin çok gerisindedir. Erkek nüfusta okuma-yazma oranı en az yüzde 3’lerde iken bu oran kadınlarda yüzde 0.13’lerden başlamaktadır.</p>
<p>Türkiye’nin en kalabalık şehri olan İstanbul’da erkek okuma-yazma oranı yüzde 53.7 iken bu oran kadınlarda yüzde 36.97, İzmir’de erkek okuma yazma oranı yüzde 30.18 iken kadınlarda yüzde 11.89, Ankara’da erkek okuma yazma oranı yüzde 20.48 iken bu oran kadınlarda yüzde 5.35’dir!<a name="_ftnref31"></a><a href="#_ftn31#_ftn31"><sup>[31]</sup></a>) “yeni kadın”ın varlık alanının ne denli dar olduğunu tahayyül edebiliriz.<a name="_ftnref32"></a><a href="#_ftn32#_ftn32"><sup>[32]</sup></a> Kaba bir tahminle, nüfusun yüzde 3 ila 5’lik bir kesimi…</p>
<p>Peki, kurucu iradenin bu kadınlarla ilgili tasavvuru nedir? Mustafa Kemal’e soralım.</p>
<p>Onun kadınlar üzerine söyledikleri birkaç başlık altında ele alınabilir. Bunlardan ilki, Türk kadınının onurlu ve saygın bir varlık olduğu ve uygar dünyada hak ettiği yeri alması üzerinedir: “<em>Bizce Türkiye Cumhuriyeti anlamınca kadın, bütün Türk tarihinde olduğu gibi bugün de en saygın düzeyde, her şeyin üstünde yüksek ve şerefli bir varlıktır</em>.” <a name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33#_ftn33"><sup>[33]</sup></a></p>
<p>Bununla bağlantılı ikinci bir tema, kadınların yüzlerini-gözlerini örtmelerinin “ilkelliği”ne ilişkindir: “<em>Bazı yerlerde kadınlar, görüyorum ki başına bir bez veya bir peştamal veya buna mümâsil bir şeyler atarak yüzünü, gözünü örter ve yanından geçen erkeklere karşı ya arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın mânâ ve medlûlü nedir? Efendiler, medenî bir millet anası, millet kızı bu garip şekle, bu vahşî vaziyete girer mi? Bu hâl milleti gülünç gösteren bir manzaradır. Derhâl tashîhi lâzımdı</em>.”<a name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34#_ftn34"><sup>[34]</sup></a></p>
<p>Üçüncü tema, kadınların mutlaka eğitim görmeleri ve erkeklerle eşit düzlemde toplumsal hayata katılmaları gereğidir: “<em>Kızlarımızın vatan ve milletin yüksek menfaatlerini savunup koruyabilecek kabiliyette yetiştirilmesi milli eğitimde esas tutulmalıdır. Ve kız çocuklarımıza entelektüel yetkinlik kazandırılması elzemdir. Türk kadınının esasen dehaya sahip olduğuna şüphe yoktur. Türk kadınları memleketin kaderini millet namına idare eden siyasi zümreye dahil olmak arzusunu belirtmiştir. Dolayısıyla kadınlarımızı hiçbir vatandaşlık vazifesinden uzak tutamayız. Çünkü hakların tümü vazifelerden doğar</em>.”<a name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35#_ftn35"><sup>[35]</sup></a></p>
<p>Ve nihayet, son vurgu kadınların ahlaklı, namuslu, faziletli anneler olmalarının önemi üzerinedir: “<em>Türk kadını dünyanın en münevver, en faziletli ve en ağır kadını olmalıdır. Ağır sıklette değil, ahlakta, fazilette ağır, vakur bir kadın olmalıdır. Türk kadınının vazifesi, Türk’ü zihniyetiyle, azmiyle muhafaza ve müdafaaya kadir nesiller yetiştirmektir. Milletin membaı, hayat-ı içtimaiyenin esası olan kadın, ancak faziletkâr olursa vazifesini ifa edebilir. Herhâlde kadın çok yüksek olmalıdır</em>&#8230;”<a name="_ftnref36"></a><a href="#_ftn36#_ftn36"><sup>[36]</sup></a></p>
<p>Bu dört vurgunun kesişim noktasında, şöyle bir tablo çıkıyor: Mustafa Kemal’in zihnindeki imge, çağdaş giyimli, eğitimli, uygar, toplumsal-siyasal yaşama katılan, ağırbaşlı-ahlaklı kadın, ve iyi annedir.</p>
<p>Mustafa Kemal, kadınların çalışmasına karşı değildir; tersine bunu fikren destekler. Ancak “kafesten-çarşaftan kurtulmuş”, eğitimli ve eğitiminin gereği prestijli bir işte çalışan (diyelim ki mimar, mühendis, doktor vb.) bir kadının aynı zamanda hem entelektüel gelişimini sürdürüp, hem memleket meseleleriyle ilgilenip, hem evinin kadını olup, hem eşine “muavenet etmesi” (1926’da kabul edilen Medeni Kanun gereği) hem vakur, ağırbaşlı davranıp, hem çağdaş yaşamın gerektirdiği balolarda, dine dansan’larda boy göstermesi, hem de annelik vazifelerini aksatmadan, üstelik de bunu en ileri bilgi ve görgüyle donanmış olarak gerçekleştirmesi, bedenen ve ruhen sağlam Türk nesillerini yetiştirmesi… ve tüm bunları hiçbir kamusal destek olmadan yapması… Bu denklemin nasıl gerçekleşeceğine ve bu çabası içerisinde “Cumhuriyet Kadını”nın nasıl açmazlar yaşayabileceğine dair en ufak bir kaygı izi, en ufak bir yanıt girişimi ne Mustafa Kemal’de ne de Cumhuriyet’in (erkek) elitinde vardır! Yeşim Arat’ın Durakbaşa’ya dayanarak <em>Yeni Adam’</em>dan yaptığı aktarma, aslında bu “umursamazlığın” en somut ifadesidir: “Türk ülkesinde kadın erkek ayrılığı hiç kalmıyor. Erkeklik dişilik ayrılığı ulusun uğraşacağı, üzerinde duracağı ayrılıklar değildir. Bunlar tek adamın özel(şahsi) varlığına girer, bize ne&#8230; Bize gerek olan kadın olsun, erkek olsun ulus değerlerini, ulus tekniklerini taşıyan insanlardır, işte o kadar…”<a name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37#_ftn37"><sup>[37]</sup></a></p>
<p>İşte o kadar: Cumhuriyet rejimi kamusal alan ile özel alanı net hatlarla birbirinden ayırmış, kamusalı yeniden tanımlayarak kadını dâhil etmiş, ancak özel alanda desteksiz bırakmıştı. Desteksiz ve örgütsüz…</p>
<p>Cumhuriyet elit erkeklerinin “yeni kadın” imajının biçimlenmesine katılırken, tıpkı Meşrutiyet elitleri gibi çubuğu kadınların “iyi eş, iyi anne”lik rollerine doğru büktükleri, “kafes ve çarşaftan kurtulmuş, ‘modern’ kadınları yılmadan, usanmadan “en kutsal vazife”leri olan anneliğe çağırdıkları görülüyor. Türk Kadın Birliği’nin (Nezih Muhiddin’li) 1927 faaliyetlerinde Birlik toplantılarına konuşmacı olarak çağrılan ekabir, kadınlara bu “vazife”lerini hatırlatmaktan bıkmıyordu:</p>
<p>“…Ancak (vali) Süleyman Sami Bey’in itirazı ‘kadının çalışması ve kazancı’ noktalarındaydı: ‘Bu şübhesiz ki şayan-ı temennidir [istenir]. Ancak tabi’at, kadınlara ba’zı vezaif [görevler] tahmil etmiştir [yüklemiştir]. Çocuk yetiştirmek, büyütmek, ev işlerini görmek &#8230; Eğer kadın, bütün bu vezaifi ifa ettikten sonra geriye boş vakti kalırsa zevcine kazancı noktasından yardım etmesi herhâlde faideli bir şey olur.’”<a name="_ftnref38"></a><a href="#_ftn38#_ftn38"><sup>[38]</sup></a></p>
<p>Ya da, “Hüseyin Rahmi Bey kadınların meslek hayatına girişi konusunda oldukça sert eleştirilerde bulunuyordu. Hüseyin Rahmi’ye göre kadın hem şeklen hem de mesleki açıdan erkeğe özenmekteydi. Türk kadınlarının avukatlığa, mübaşirliği, şoförlüğe, polisliğe, pehlivanlığa dahi kalkışıyordu ve bu doğru değildi; kadın erkeğe mahkûm olmak için yaratılmıştı. Bu konuda bir başka olumsuz görüş, dönemin doktorlarından Kadri Raşit’e aittir. Raşit’e göre kadınların aile hayatındaki vazifeleri çocuk sağlığını koruma açısından daha önemlidir, bu nedenle kadının çalışma hayatında olmasını desteklememektedir.</p>
<p>(…) Kadınların çalışma hayatına girmesiyle beraber ortaya çıkan diğer bir olumsuz düşünce kadınların erkeklerin işlerini ellerinden alacak olması kadınların ev içerisindeki rollerini gerçekleştiremeyeceğine yönündeydi. Bu durum basına yansımakta ve konu tartışılmaktaydı. Bu konuda kadınlardan ilk gelen tepki şu şekildeydi: <em>“Erkekler müsterih olunuz! Kadınlar işlerinizi almayacaklar”<a name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39#_ftn39"><strong><sup>[39]</sup></strong></a></em></p>
<p>Kadınlara “had”lerini bildirmek için genellikle “hoppa/hafifmeşrep” olarak damgalanma tehdidi sallandırılıyordu başları üzerinde: Örneğin 1930’ların sonlarında yayınlanan <em>Ana </em>dergisinde yer alan bir yazıda, “insanların bütün isteklerinin gerçekleştirilmesinin mümkün olamayacağından bahsedilmekte ve özellikle hudutsuz isteklerde bulunan tatmin edilmeyen kadınlara dikkat çekilmektedir. Bu kadınlar için gezmek, elbise almak tatmin olmanın yollarıdır ancak bir isteğin yerine gelmesi diğer bir isteği ortaya çıkartır. Yazıda ev kadınını tatmin etmenin çaresinden de şu şekilde bahsedilmiştir: ‘Ev kadınını tatmin etmek, onu ocağına merbut bir unsur hâline koymak için bir çare yok mudur? Vardır. O da ev kadınının ana olmasıdır. Kadının birçok emellerini, heveslerini, ihtiraslarını kucağındaki yavrusu uyutur. O yavrunun sevgisi, analık hissi kadında başka isteklere meydan bırakmaz. Çocuğunun bir tebessümü anaya, birçok hislerinin tatmin edilmesinden daha üstün bir zevk, bir haz verir”<a name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40#_ftn40"><sup>[40]</sup></a></p>
<p>Kadınların formel haklarını elde etmelerinden sonra ülkede 1920’lerin <em>Kadınlar Dünyası </em>ya da hatta Nezihe Muhittin’in <em>Kadın Yolu</em> (sonradan <em>Türk Kadın Yolu</em>) dergisi gibi siyasal konulara yer veren kadın dergilerinin yayınlanmaması, çarpıcıdır. Dönemin kadın dergilerinin adları dahi, kadınlara yönelik beklentiyi yansıtmaktadır: <em>Elişi </em>(1930), <em>El Emekleri, Aile Dostu </em>(1931), <em>Salon, Cumhuriyet</em> <em>Kadını </em>(1934), <em>Moda Albümü̈ </em>(1936), <em>Model </em>(1937), <em>Ev-İş </em>(1937), <em>Okul Kızı</em> (1937), <em>Ana </em>(1938), <em>Sesimiz </em>(1940), <em>Kadın Dünyası </em>(1940), <em>Kadınlar Âlemi </em>(1940), <em>Ev-Kadını </em>(1943), <em>Asrın Kadını </em>(1944), <em>Ev Kadını </em>(1945), <em>Aile </em>(1947), <em>Kadın</em> <em>Gazetesi </em>(1947), <em>Hanımeli </em>(1947), <em>Yeni Moda </em>(1948), <em>Seksoloji </em>(1949), <em>Yeni Holivud</em> <em>Magazin </em>(1948), <em>Büyük Moda Mecmuası </em>(1949), <em>Familya </em>(1949), <em>Dişi Kuş </em>(1949), <em>Hemşirelik Dergisi </em>(1950)<a name="_ftnref41"></a><a href="#_ftn41#_ftn41"><sup>[41]</sup></a>…</p>
<p>Tabii sorun yalnızca Cumhuriyet elitinin ataerkilliği ve eril narsizmi değil. 20. yüzyıl başından beri birbirini izleyen savaşlar ve jenosit, tehcir ve mübadele aracılığıyla hatırı sayılır bir gayrımüslim nüfusun ülkeden ayrılması/yok edilmesi, genç Cumhuriyet rejimini ciddi bir demografik krizle karşı karşıya bırakmıştır. Bu da -verilen hakların muhatabı olsun olmasın- Türk kadınına bu krizi “aşmak” vazifesini yüklemektedir. Sağlık taramaları, altı ve daha fazla çocuklu ailelere nakdi yardım yapılması gibi politikalarla desteklenen bir “vazife”…<a name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42#_ftn42"><sup>[42]</sup></a></p>
<p>Ne ki, (yüzde 3-5’lik) vitrinin olanca ışıltısına rağmen, arka tarafta -Cumhuriyet basınının ısrarla görmezden geldiği- derin bir yoksulluk, yüzyılların ihmâlinden kaynaklanan trajik bir tablo boy vermekte. Rejim, doğmasını istediği çocuklara sahip çıkmakta son derece yetersiz kalmakta, ebeveynleri çalıştığı için, yoksulluk ya da sair nedenlerle sokağa terk edilen çocukların sayısının (1957 yılında) 2 milyonu bulduğu, 1954 yılı itibariyle bebek ve çocuk ölümlerinin yılda 400 bin dolaylarında seyrettiği TBMM Zabıt Ceridelerine yansıyor.<a name="_ftnref43"></a><a href="#_ftn43#_ftn43"><sup>[43]</sup></a></p>
<p>Her hâl ve kârda kadınların yeni rejimin kendilerine sağladığı yeni olanaklarla yüklediği beklentiler arasındaki dengeyi kurmaya çabalarken bir hayli bocaladıkları, 1918-1928 arasında zirve yapan (özellikle de Müslüman-Türk genç kadınlar arasında İstanbul Emniyet Müdürlüğü bünyesinde bir “Kadın İntiharları Masası” kurulmasını gündeme getirtecek kertede yaygınlaşan) intihar oranlarında da açığa çıkmaktadır. İşin çapı öylesine büyür, intihar salgını özellikle İstanbul gibi, değişimi en radikal biçimiyle yaşayan kentleri öylesine sarar ki, sonunda “1931’de çıkarılan Matbuat Kanunu’yla intihar olaylarını o yerin en büyük zabıta memurundan izin almaksızın yayınlamak yasak”lanır.<a name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44#_ftn44"><sup>[44]</sup></a> <em>Türkiye’de Yeni Hayat</em> başlıklı kitabında intiharlara bir bölüm ayıran Zafer Toprak, yaşanan radikal ve travmatik değer altüstlüğüyle açıklıyor.<a name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45#_ftn45"><sup>[45]</sup></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ve sonuç…</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Cumhuriyet’in “kadın devrimi”ni kerteriz aldığı Batılı ülkelerden (ve tabii çağdaşı olan ve ısrarla görmezden geldiği Sovyet deneyiminden) farklı kılan bir şey var. Batı Avrupa’da kadınlar yaşamlarını uzun soluklu, çoğunlukla da cefalı mücadelelerin sonucunda, deneye yanıla, kendileri dönüştürmüşler, burjuva devrimlerinin gündeme getirdiği “İnsan ve Yurttaş Hakları” ba’bına “Kadın Hakları”nı da eklemişlerdir.</p>
<p>Sovyetler Birliği’nde ise “Kadınların Kurtuluşu” sürecine emekçi kadınların talepleri temelinde, kadınların yaşamın her alanına tam, eşit ve özgür bireyler olarak katılması hedefiyle girişilmiş, kadınların “yük”ünün kamu tarafından paylaşılması (çocuk bakımı, ev işleri…) esas alınmıştır.</p>
<p>Cumhuriyet’in “Kadın Devrimi” ise, kadınların özgürleşmesi, toplumsal yaşama katılması, kadın-erkek eşitliği vb. motiflerden çok “modernleşme”, özellikle de modernleşmenin asli bileşeni kabul edilen “laikleşme”nin bir yan-ürünü olarak gerçekleşmişe benzemektedir. Bu bağlamda, kadınların (kuşkusuz kentli, orta-üst sınıf kadınlar, bürokrat/ münevver eşleridir söz konusu olan) 19. yüzyıl sonu &#8211; 20. yüzyıl başlarında öne sürdükleri talepler ve militanlık düzeyi düşük örgütlenmeler, Cumhuriyet rejimi tarafından ihata edilerek bastırılmıştır.</p>
<p>Kurucu iradenin siyasal-toplumsal yaşamın tümünü tam kontrol altında tutma gayreti, dernek, sendika vb. örgütlemeleri engellediği, devletten bağımsız herhangi bir “sivil toplum” oluşumuna olanak vermediği, taban inisiyatiflerinin önünü kestiği ölçüde, kadınlar yaşamlarında köklü dönüşümlere yol açan değişimleri sindirebilecek ve dengeleyebilecek mekanizmalardan yoksun kalmışlardır. Bu durum ise reformların tabana yayılarak benimsenmesinin önüne geçmiştir.</p>
<p>Sanırım bir gün gelip de İslâmi referanslardan hareket eden bir siyasi partinin iktidara geçip ülkede yeniden tesettürün, çocuk evliliklerinin, kız-erkek öğrencilerin ayrı sınıflarda okutulmasının vb. “faziletleri”nden bahsedilir hâle gelebilmesinin nedenlerinden biri de budur…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>9 Ocak 2023 20:15:51, İstanbul.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>N O T L A R</em></strong></p>
<p><a name="_ftn1"></a><a href="#_ftn1#_ftn1"><sup>[*]</sup></a> İnsancıl Dergisi, Yıl:33, No: 392, Mart 2023…</p>
<p><a href="#_ftnref1#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> Edip Cansever.</p>
<p><a name="_ftn2"></a><a href="#_ftnref2#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Sunay Akın, “Kocanın Evinde Oturursun”, <em>Cumhuriyet,</em> 22 Mart 2009, s.15.</p>
<p><a name="_ftn3"></a><a href="#_ftnref3#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> Nezihe Muhittin ve Türk Kadın Birliği konusunda ayrıntılı bilgi için bkz. Yaprak Zihnioğlu, <em>Kadınsız İnkılap, Nezihe Muhiddin, Kadınlar Halk Fırkası, Kadın Birliği, </em>Metis Yayınları, 2003.</p>
<p><a name="_ftn4"></a><a href="#_ftnref4#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> Osman Tiftikçi, <em>Türkiye Kadınlarının Hakk-ı İntihâb Mücadelesi 1908-1935</em> (yayınlanacak. Bu çalışmasını benimle paylaşan Sayın Osman Tiftikçi’ye teşekkür ediyorum.)</p>
<p><a name="_ftn5"></a><a href="#_ftnref5#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> Tiftikçi, agy.</p>
<p><a name="_ftn6"></a><a href="#_ftnref6#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> Zozan Özgökçe, “Sessizleştirilmiş ‘İsyan-ı Nisvan”, <em>Qijika Reş</em> dergisi, sayı 3, Ocak-Şubat 2011.</p>
<p><a name="_ftn7"></a><a href="#_ftnref7#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> “Nezihe Muhiddin’in Darülfünunlu genç kadınlarla birlikte, basında müstear kadın imzalarının kullanılmasına tepki gösterdiğini Türk Kadını kitabındaki değinmelerinden biliyoruz. Muhiddin, anılan kitapta, Müdafaa-i Hukuk-i Nisvan Cemiyeti’nin, Rifat Mevlanzade’yi ( 1 869?-l930) kastederek, erkekler tarafından kurulduğunu ve yayın organı olan Kadınlar Dünyası dergisinin Ulviye Mevlan değil, eşi Rifat Mevlanzade tarafından yönetildiğini öne sürer.” (Zihnioğlu, agy. s.96)</p>
<p><a name="_ftn8"></a><a href="#_ftnref8#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> Tiftikçi, agy.</p>
<p><a name="_ftn9"></a><a href="#_ftnref9#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Bkz. Melike Karaosmanoğlu, “Selanik’te Yahudi Kadın İşçiler”, <em>Avlaremoz,</em> 8 Mart 2016, <em>https://www.avlaremoz.com/2016/03/08/selanikte-yahudi-kadin-isciler-melike-karaosmanoglu/</em></p>
<p><a name="_ftn10"></a><a href="#_ftnref10#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a> Bu kalemde, Mükerrem Belkıs’ın derginin 13 Nisan 1918 tarihli nüshasında yayınlanan yazısının başlığı, çok ilginçtir: “İnsaniyet’in İki Kanadı: Feminizm-Sosyalizm.” Ulviye Mevlan’ın dönemin sosyalist fikirlerinden etkilenmiş olduğu, şu satırlarından anlaşılıyor: “Bilmem bu memlekette bu kadar aristokrat cemiyetler ne yapabilir. Memleketin içtimai bir inkılaba ihtiyacı vardır. İnkılapları hiçbir yerde aristokratlar yapmış değildir. Tarih-i beşer bunu pek ala bize göstermiştir. İnkılapları teceddütü (yenilenmeyi) daima gayesi müfrit (aşırı) ameleler, demokratlar, müfrit gayeli avam tabakası yapmıştır<em>.”</em> (Aktaran: Tiftikçi, agy.)</p>
<p><a name="_ftn11"></a><a href="#_ftnref11#_ftnref11"><sup>[11]</sup></a> Tiftikçi, agy.</p>
<p><a name="_ftn12"></a><a href="#_ftnref12#_ftnref12"><sup>[12]</sup></a> <a href="https://kizilbayrak48.net/ana-sayfa/degerlendirmeler/kadin/gun-dogumuna-erismek-icin-geceyi-asmak-gerekir">https://kizilbayrak48.net/ana-sayfa/degerlendirmeler/kadin/gun-dogumuna-erismek-icin-geceyi-asmak-gerekir</a>. Ayrıca bkz. Sibel Özbudun, “Ne Geçmiş Tükendi, Ne Yarınlar (1920’lerden 1970’lere Devrimci Kadınlar”, <em>Kaldıraç, </em>sayı 238, Mayıs 2021, ss.87-97.</p>
<p><a name="_ftn13"></a><a href="#_ftnref13#_ftnref13"><sup>[13]</sup></a> Ahmet Makal, “Türkiye’de Erken Cumhuriyet Döneminde Kadın Emeği”, <em>Çalışma ve Toplum,</em>2010/2, ss.13-39.</p>
<p><a name="_ftn14"></a><a href="#_ftnref14#_ftnref14"><sup>[14]</sup></a> Makal, agy. s.18.</p>
<p><a name="_ftn15"></a><a href="#_ftnref15#_ftnref15"><sup>[15]</sup></a> Akt.: Sait Dilik, “Atatürk Döneminde Sosyal Politika”<em>, </em>Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 40 / 01 (Ocak 1985), s.94.</p>
<p><a name="_ftn16"></a><a href="#_ftnref16#_ftnref16"><sup>[16]</sup></a> Makal, agy. s.21.</p>
<p><a name="_ftn17"></a><a href="#_ftnref17#_ftnref17"><sup>[17]</sup></a> Makal, agy. s.20</p>
<p><a name="_ftn18"></a><a href="#_ftnref18#_ftnref18"><sup>[18]</sup></a> TKB Kadınların belediye seçimlerine katılmasına yönelik çalışmaları çerçevesinde 1927’de bir dizi konferans düzenlemişti bunlardan birinin ardından, “Ertesi gün gazetelerde, TKB’nin kadınların hemen her yerde erkeklerle aynı ücreti aldığını açıkladığı haberi yer aldı. Birlik Başkanı Latife Bekir ‘son iki haftadır fabrikaları gezen ‘Musavat Komisyonu’ üyelerinin kadın ve erkek yevmiyelerinin ayni derecede olduğunu hatta fazla iş çıkaran kadınların erkeklerden fazla ücret aldığını gördüklerini’ açıkladı.” (Zihnioğlu, agy. s.252.)</p>
<p><a name="_ftn19"></a><a href="#_ftnref19#_ftnref19"><sup>[19]</sup></a> Makal, agy. s.29.</p>
<p><a name="_ftn20"></a><a href="#_ftnref20#_ftnref20"><sup>[20]</sup></a> Evren Cevri, <em>Cumhuriyet Döneminde kadının Çalışma Hayatındaki Konumu,</em> İ.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri ABD, Y. Lisans Tezi, 2020, s.17.</p>
<p><a name="_ftn21"></a><a href="#_ftnref21#_ftnref21"><sup>[21]</sup></a> Mehmet Kayıran, Selami Saygın, “İzmir İktisat Kongresi”, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi Yakın Tarih Dergisi 2019 Cilt 2 Sayı 5, s.53.</p>
<p><a name="_ftn22"></a><a href="#_ftnref22#_ftnref22"><sup>[22]</sup></a> Makal, agy. s.33.</p>
<p><a name="_ftn23"></a><a href="#_ftnref23#_ftnref23"><sup>[23]</sup></a> Makal, agy. s.30.</p>
<p><a name="_ftn24"></a><a href="#_ftnref24#_ftnref24"><sup>[24]</sup></a> Makal, agy. s.31.</p>
<p><a name="_ftn25"></a><a href="#_ftnref25#_ftnref25"><sup>[25]</sup></a> 1936’da kabul edilen 3008 sayılı İş Kanunu grev ve lokavtı yasaklar. 1938’de Cemiyetler Kanunu’nda yapılan bir değişiklik ile de “sosyal sınıfa göre” cemiyet (dolayısıyla sendika) kurmak yasaklanır. Ne de olsa, Cumhuriyet rejimi, “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış” bir toplum öngörmektedir.</p>
<p><a name="_ftn26"></a><a href="#_ftnref26#_ftnref26"><sup>[26]</sup></a> Gürhan Yellice, “Erken Cumhuriyet Döneminde Türk Kadınını Modernleştirme Girişimleri, Türk ve Dünya Basını (1926-1934)” <em>Çanakkale Araştırmaları Türk Yıllığı, </em>Bahar 2018, sayı 24, s.336.</p>
<p><a name="_ftn27"></a><a href="#_ftnref27#_ftnref27"><sup>[27]</sup></a> Grev yasağına karşın Bursa’da 1910 tarihinde greve çıkan kadın işçiler için bkz. Raif Kaplanoğlu, “Türkiye’de ilk kadın işçileri grevi”, <em>Muhalif Bursa, </em>25 Eylül 2022, https://www.bursamuhalif.com/turkiyede-ilk-kadin-iscileri-grevi.</p>
<p><a name="_ftn28"></a><a href="#_ftnref28#_ftnref28"><sup>[28]</sup></a> Birkaç örnek için bkz. Hülya Yalçın, <em>Cumhuriyet Dönemi Kadın İmajı İnşası</em> <em>(1928-38),</em> H.Ü. Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi ABD Y. Lisans Tezi, Ankara 2019; Esra Işık, “Erken Cumhuriyet Dönemi Kadın Dergilerinde Kadın İmajı: Ev Kadın Dergisi Örneği, <em>Folklor ve Edebiyat,</em> 2021, 27(2) 106 Ek; Gürhan Yellice, “Erken Cumhuriyet Döneminde Türk Kadınını Modernleştirme Girişimleri, Türk ve Dünya Basını (1926-1934)” <em>Çanakkale Araştırmaları Türk Yıllığı, </em>Bahar 2018, sayı 24; Feyza Kurnaz Şahin, “Asri Hayat Asri Kadın: Cumhuriyet Döneminde İstanbul’da Ev Modası, <em>Kadın Dünyası Üzerine Araştırmalar (Tarih, Göç, Ekopolitik, Hukuk ve Edebiyat), </em>Olcay Özkaya  Aylin Eraslan (der.) Gazi Kitabevi, Ankara 2021; Mehtap Kaya, “‘İdeal, Asri, Züppe Kadın: Erken Cumhuriyet Dönemi Dergilerinde Kadın Algısı”, <em>History Studies, </em>11:3, Haziran 2019, Mehmet Furkan Eke, “Cumhuriyet Modernleşmesinin Simgesi Olarak Kadın”, <a href="https://www.academia.edu/53701360/Cumhuriyet_Modernle%C5%9Fmesinin_Simgesi_Olarak_">https://www.academia.edu/53701360/Cumhuriyet_Modernle%C5%9Fmesinin_Simgesi_Olarak_</a>Kad%C4%B1n…</p>
<p><a name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29#_ftnref29"><sup>[29]</sup></a> Ama bunun “istisna”ları yok değil. Akla gelen ilk örnek, Mustafa Kemal’in Kızılcahamam’da karşılaşıp takdir ettiği muhtar Satı (M. Kemal bu adı sonradan Hatı’ya değiştirecektir) kadın. Satı Kadın vekil adayı olduğu günleri şöyle anlatıyor: Ankara Valisi Nevzat (Tandoğan) Bey, iki jandarmayla makamına çağırır. ‘Seni muhtarların reisi yapacağız’ diyerek başı kapalı ve açık resimlerini çektirir. Teklifi kabul eder. Ancak bu, vekillik için hazırlıktır. Bundan haberi yoktur. Bir süre sonra da vekil adayı olduğunu gazetelerden öğrenir. Seçilir ve ‘Madem reis oldum. Reis gibi gideceğim’ diyerek, 12 atlıyla Ankara&#8217;ya varır. Üç gün sonra İsmet Paşa kabul eder. O günleri şöyle anlatır: !Gozel blozlar, elcikler (eldiven), çoraplar, fotinler verdiler. Beni şık bir Ankara güzeli yaptılar. Yarım saat içinde medeni bir Ankara kadını kalakaldım. Dünyalar benim oldu. Dünyalar durdukça Atatürk de dursun, cümleyi ayakaltında o kurtardı.’” (Ercan Dolapçı, “Satı Kadın Başını Nasıl Açtı?” <em>Aydınlık,</em> 6 Kasım 2013, http://www.aydinlikgazete.com/mansetler/sati-kadin-basini-nasil-acti-h27234.html)</p>
<p><a name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30#_ftnref30"><sup>[30]</sup></a> 1927’de yüzde 75 olan kırsal nüfus, 1960’ta ancak yüzde 68’e gerileyecektir. Bir başka deyişle, Cumhuriyet tarihinin yaklaşık ilk 40 yılında demografik yapı fazla değişmemiştir. (Yüksel Kaştan, “Cumhuriyet Döneminde Nüfus Hareketlerinin Fonksiyonu”, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/31973</p>
<p><a name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31#_ftnref31"><sup>[31]</sup></a> Bkz. Hülya Yalçın, <em>Cumhuriyet Dönemi Kadın İmajı İnşası</em> <em>(1928-38),</em> H.Ü. Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi ABD Y. Lisans Tezi, Ankara 2019, s.25.</p>
<p><a name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32#_ftnref32"><sup>[32]</sup></a> Öte yandan, kentli nüfusun büyük bölümünün de İngiliz <em>Guardian</em> gazetesinde 2 Eylül 1933 tarihinde yayınlanan şu röportajın yansıttığı ruh hâli hâkimdir: “Eşin ne kadar sıklıkla dışarıya çıkıyor Ahmet? Yılda en fazla iki ya da üç kez çıkar. Fakat sürekli olarak evde oturmasının onun için iyi olmadığı, havaya ve mekân değişikliğine ihtiyacı olduğunu bilmiyor musun? Sonuçta başında peçesi var değil mi? Bu yeterli değildir. Ona güvenemem. Ayrıca eşimin sürekli olarak etrafta dolaşıyor olduğuna yönelik sözler benim onurumu kırar. Ancak İngiliz kadınları sürekli olarak dışarıya çıkar. Onlar farklıdır. Siz bizimkileri bilmezsiniz. Biz, bizimkileri gözümüzün önünden ayıramayız. Ayrıca kadın konusuna gelince bir birbirimize güvenemeyiz. Bu nedenle mi evinizin her tarafı sanki kale gibidir, hiç pencere yok. Bu eşinizi güvende tutmak için mi? Elbette” (Gürhan Yellice, “Erken Cumhuriyet Döneminde Türk Kadınını Modernleştirme Girişimleri, Türk ve Dünya Basını (1926-1934)” <em>Çanakkale Araştırmaları Türk Yıllığı, </em>Bahar 2018, sayı 24)</p>
<p><a name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33#_ftnref33"><sup>[33]</sup></a> Perihan Naci Eldeniz, TTK. Belleten, Cilt: XX, Sayı: 80, 1956. s.740.</p>
<p><a name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34#_ftnref34"><sup>[34]</sup></a> Enver Ziya Karal (Ağustos 1925). Fatih Özdemir (Ed.). Atatürk’ten Düşünceler (kitap). Ankara: ODTÜ Yayıncılık. s.78. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (II)</p>
<p><a name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35#_ftnref35"><sup>[35]</sup></a> <em>Hakimiyet-i Milliye</em>, 3 Şubat 1931.</p>
<p><a name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36#_ftnref36"><sup>[36]</sup></a> <em>Hakimiyet-i Milliye</em>, 15 Ekim 1925.</p>
<p><a name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37#_ftnref37"><sup>[37]</sup></a> Akt. Yeşim Arat, “Türkiye’de Modernleşme Projesi ve Kadınlar”, <em>Türkiye’de Modernleşme ve Ulusa Kimlik,</em> Sibel Bozdoğan, Reşat Kasaba (der.), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998, s.90.</p>
<p><a name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38#_ftnref38"><sup>[38]</sup></a> Zihnioğlu, agy. s.193.</p>
<p><a name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39#_ftnref39"><sup>[39]</sup></a> Gürhan Yellice, agy. s.336.</p>
<p><a name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40#_ftnref40"><sup>[40]</sup></a> Esra Işık, “Erken Cumhuriyet Dönemi Kadın Dergilerinde Kadın İmajı: Ev Kadın Dergisi Örneği, <em>Folklor ve Edebiyat,</em> 2021, 27(2) 106 Ek s.232.</p>
<p><a name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41#_ftnref41"><sup>[41]</sup></a> Esra Işık, agy. s.232.</p>
<p><a name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42#_ftnref42"><sup>[42]</sup></a> 6 Mayıs 1930 tarih ve 1593 sayılı Umumi Hıfzısıhha Yasası 6 ve daha fazla çocuklu kadınlara bir ödeme yapılmasını öngörse de, bu ödeneğin 1922 yılında sadece bir kez, o da 50 TL. öngörülmesine karşın 30 TL olarak verildiği,1957 yılı itibariyle devletin çok çocuklu kadınlara borcunun 4.5 milyon TL’yi bulduğu bütçe görüşmelerinden anlaşılmaktadır. (Mehmet Evsile, “Cumhuriyet Döneminde Aile ve Kadın Problemleri”, <em>Geçmişten Günümüze Şehir ve Kadın,</em> Osman Köse (der.), Canik Belediyesi Kültür Yayınları, 2016, s.614.</p>
<p><a name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43#_ftnref43"><sup>[43]</sup></a> Mehmet Evsile, agy. s.615.</p>
<p><a name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44#_ftnref44"><sup>[44]</sup></a> Nazan Maksudyan, “Erken Cumhuriyet Döneminde Kadın İntiharları-Islah, İnkar ve İskat”, <em>Toplumsal Tarih, </em>sayı 188, Ağustos 2009.</p>
<p><a name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45#_ftnref45"><sup>[45]</sup></a> Zafer Toprak, <em>Türkiye’de Yeni Hayat, İnkılap ve Travma,</em> <em>1908-1928. </em>Doğan Kitap, 3. Basım, 2019, ss.341-394.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fbu-memlekete-feminizm-gerekirse%2F&amp;linkname=BU%20MEMLEKETE%20FEM%C4%B0N%C4%B0ZM%20GEREK%C4%B0RSE%E2%80%A6" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="https://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fbu-memlekete-feminizm-gerekirse%2F&amp;linkname=BU%20MEMLEKETE%20FEM%C4%B0N%C4%B0ZM%20GEREK%C4%B0RSE%E2%80%A6" title="Twitter" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_email" href="https://www.addtoany.com/add_to/email?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fbu-memlekete-feminizm-gerekirse%2F&amp;linkname=BU%20MEMLEKETE%20FEM%C4%B0N%C4%B0ZM%20GEREK%C4%B0RSE%E2%80%A6" title="Email" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fbu-memlekete-feminizm-gerekirse%2F&amp;linkname=BU%20MEMLEKETE%20FEM%C4%B0N%C4%B0ZM%20GEREK%C4%B0RSE%E2%80%A6" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fbu-memlekete-feminizm-gerekirse%2F&#038;title=BU%20MEMLEKETE%20FEM%C4%B0N%C4%B0ZM%20GEREK%C4%B0RSE%E2%80%A6" data-a2a-url="https://www.politikhane.com/bu-memlekete-feminizm-gerekirse/" data-a2a-title="BU MEMLEKETE FEMİNİZM GEREKİRSE…"></a></p><p>The post <a href="https://www.politikhane.com/bu-memlekete-feminizm-gerekirse/">BU MEMLEKETE FEMİNİZM GEREKİRSE…</a> appeared first on <a href="https://www.politikhane.com">POLİTİKHANE</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.politikhane.com/bu-memlekete-feminizm-gerekirse/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3442</post-id>	</item>
		<item>
		<title>BREZİLYA’NIN YENİ “PEMBE DALGA”SI: NE KADAR “SOL”?</title>
		<link>https://www.politikhane.com/brezilyanin-yeni-pembe-dalgasi-ne-kadar-sol/</link>
					<comments>https://www.politikhane.com/brezilyanin-yeni-pembe-dalgasi-ne-kadar-sol/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sibel Özbudun]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Jan 2023 08:20:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.politikhane.com/?p=3394</guid>

					<description><![CDATA[<p> “Emre uyacağım. Hukukun üzerinde değilim. Eğer hukuka inanmasaydım, bir politik parti kurmazdım. Bir devrim yapmaya soyunurdum.”1 &#160; Brezilya’nın 2022 seçimlerinin 30 Ekim’de gerçekleşen ikinci turu hem &#8230;</p>
<p>The post <a href="https://www.politikhane.com/brezilyanin-yeni-pembe-dalgasi-ne-kadar-sol/">BREZİLYA’NIN YENİ “PEMBE DALGA”SI: NE KADAR “SOL”?</a> appeared first on <a href="https://www.politikhane.com">POLİTİKHANE</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><strong> </strong>“<em>Emre uyacağım.</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Hukukun üzerinde değilim.</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Eğer hukuka inanmasaydım,</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>bir politik parti kurmazdım.</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Bir devrim yapmaya soyunurdum.</em>”<a name="_ftnref1"></a><a href="#_ftn1#_ftn1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Brezilya’nın 2022 seçimlerinin 30 Ekim’de gerçekleşen ikinci turu hem beklenen şekilde sonuçlandı, hem de sürpriz yaşandı.</p>
<p>Beklenen şekilde sonuçlandı, çünkü tüm anketler, araştırmalar, siyasal gözlemciler, seçimleri, İşçi Partisi’nin adayı Luiz Inacio Lula da Silva’nın kazanacağından emindi.</p>
<p>Ama sonuçlar sürprizliydi, çünkü kimse rakibi faşist Bolsonaro’nun bu denli yüksek bir oy oranıyla kaybedeceğini aklından geçirmemişti.</p>
<p>Lula da Silva ikinci turu kıl payı bir farkla kazanarak Brezilya’nın önümüzdeki dönem başkanı oldu: oyların yüzde 50.9’unu almıştı. Bolsonaro ise yüzde 49.1’lik bir destekle kaybetti seçimi. Anlaşılan, ilk turda oyların yüzde 4.16’ını alan (merkez) Brezilya Demokratik Hareketi adayı Simone Tebet ile yüzde 3.4’ünü alan (sosyal demokrat) Demokratik İşçi Partisi adayı Ciro Gomes’in ikinci turda Lula’yı desteklediklerini açıklamaları fazla bir işe yaramamıştı: 2 Ekim 2022’deki birinci turda Lula’nın oy oranı yüzde 48.43, Bolsonaro’nunki ise yüzde 43.20 idi Öyle gözüküyor ki, Tebet ile Gomes yandaşları ikinci turda büyük ölçüde Bolsonaro’ya yönelmişlerdi<a name="_ftnref2"></a><a href="#_ftn2#_ftn2"><sup>[2]</sup></a>…</p>
<p>Yalnızca seçim sonuçları dahi, Brezilya’da Lula iktidarının ne denli kırılgan olduğunu gösteriyor. İşçi Partisi Temsilciler Meclisi’nde çoğunluk sağlamak bir yana, ittifaka girmek zorunda kalacağı partilerle dahi azınlıkta kalıyor.<a name="_ftnref3"></a><a href="#_ftn3#_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Ancak sorun yalnızca siyasal dengeler değil…</p>
<p>Gelin dilerseniz biraz geriye giderek, Latin Amerika’daki “Sol yükselişin yeni durağı” olarak selamlanan Brezilya’da olup bitenleri anlamaya çalışalım.</p>
<p>Lula da Silva bir işçi sınıfı evladı. “1952’de 7 yaşındayken, annesi onu ve 7 akrabasını Brezilya’nın çöl gibi olan kuzeydoğusundan alıp kamyon kasasında iki haftalık bir yolculuğun ardından Sau Paulo’ya getirmiş. Bir barın arka odasında yaşamaya başlamışlar ve Lula 12 yaşına geldiğinde ailesine destek olmak için okulu bırakmış. 17 yaşına kadar bir fabrikada kapı kolu yapıyor ve bir gece vardiyasında sol serçe parmağını makinaya kaptırıyor. 23 yaşında komşu kızı Maria de Lourdes ile evleniyor. Ancak Maria iki yıl sonra ilk oğullarına sekiz aylık hamileyken bebekle beraber hepatit enfeksiyonundan ölüyor. Daha sonra Lula, eşi ve bebeklerinin ölümünün Brezilya’da yoksullara sunulan düşük nitelikli sağlık hizmetinden kaynaklandığını söyleyecek. Birkaç yıl sonra 1975’te, (…) bir Sao Paolo semti olan Sao Bernardo do Campo Çelik İşçileri Sendikası liderliğine seçiliyor…”<a name="_ftnref4"></a><a href="#_ftn4#_ftn4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>1970’ler Brezilya’yı 21 yıl boyunca (1964-1985) çelikten bir kafes içinde tutan askeri diktanın baskı ve şiddetinin zirve yaptığı yıllardı. 1960’ların gerilla direnişi kırılmıştı, ancak muhalefet sancağı bu kez işçi sınıfına geçmişti. 1970’lerin sonlarında diktayı sarsan grev dalgasında Lula bir işçi önderi olarak hızla sivrildi. Liderliğini yaptığı sendikayı cuntanın korporatist sendikacılık dayatması dışında tutarak bağımsız bir hat kurabilmedeki başarısı, kayda değerdi.</p>
<p>“Ancak, o eylemci günlerinde dahi soru işaretlerine sebep olacak tarafları var. Hareketin daha bürokratik kanadından geliyor. Grevler sendika bürokrasisinin kontrolünden çıkınca, burada bir fırsat görüp, militan işçilerle bürokrasi arasında köprü kuruyor. Grevciler, gayet devrimci olan taleplerinden vazgeçme karşılığında, ciddi kazanımlar elde ediyorlar. Bu yarım zafer, 1985’te askeri diktanın sona ermesinin de yolunu hazırlıyor.”<a name="_ftnref5"></a><a href="#_ftn5#_ftn5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>Bir başka deyişle Lula, radikal bir devrimciden çok, pragmatik bir reelpolitker portresi çizmektedir, sendikacılık yıllarından beri. Bu portre başkanlık sürecinde daha da netleşir.</p>
<p>Lula da Silva, 1980’de sendikacılar, çoğu 1979’da çıkartılan genel afla ülkeye dönebilmiş sürgün solcu aydınlar, sanatçılar ve Kurtuluş Teolojisi’ne bağlı Katolik din adamları tarafından kurulan Brezilya İşçi Partisi (PT)’ne katıldı. Askeri rejimin yıkılışını izleyen süreçte, 1989, 1994 ve 1998 başkanlık seçimlerinde PT’nin adayı oldu, ancak başarılı olamadı.</p>
<p>Ama Lula, dördüncü kez aday olarak katıldığı 2002 seçimlerinde kendisine “dünyanın en çok oy alan başkanı” unvanını kazandıracak 52 milyon oyla<a name="_ftnref6"></a><a href="#_ftn6#_ftn6"><sup>[6]</sup></a> başkanlık koltuğuna oturmayı başaracaktı.</p>
<p>Lula da Silva Brezilya’ya iki dönem başkanlık yaptı: 2002 ve 2006. Denilebilir ki bu sekiz yıl, Brezilya ekonomisinin “şahlandığı” dönemdir.</p>
<p>Ne ki Lula, neoliberal politikalardan bir milim sapmadı.<a name="_ftnref7"></a><a href="#_ftn7#_ftn7"><sup>[7]</sup></a> Merkez Bankası’nın bağımsızlığı ilkesine sadık kalırken, sıkı para ve maliye politikalarını uygulamayı sürdürdü.</p>
<p>Dünya konjonktürü de Lula’ya yardım edecekti. “Yoğun sermaye girişleri ülkede büyüme oranlarını yukarı çekti… Yüksek emtia fiyatları (Brezilya özellikle Çin’e çelik, soya, yağ, petrol ihraç ediyordu- b.n.) Brezilya’nın cari işlemler hesabını düzeltti. 2006’da derin denizlerde petrol yatakları keşfedildi.</p>
<p>2004-2010 döneminde ekonomi ortalama yüzde 4.4 büyüdü. 2014’te, yani PT’nin iktidara gelişinin 10. yılında reel asgari ücret yüzde 76, reel ücretler yüzde 35 artmıştı. Lula 2010’da başkanlığı Rousseff’e devrederken yıllık büyüme yüzde 7.5’di ve halkın yüzde 90’ının desteğine sahipti.”<a name="_ftnref8"></a><a href="#_ftn8#_ftn8"><sup>[8]</sup></a> Lula’nın temelini attığı ‘başarılı’ politikalar sayesinde dünyanın onuncu büyük ekonomisi olan Brezilya, ABD ve Avrupa’dan sonra üçüncü en büyük tarım ihracatçısı konumuna yükselmişti.<a name="_ftnref9"></a><a href="#_ftn9#_ftn9"><sup>[9]</sup></a></p>
<p>Yüksek ihracat gelirleri, neoliberalizm ile, en yoksulların yaşam koşullarını düzeltmeye yönelik bir dizi önlemi içeren bir çeşit “yeni-kalkınmacılık”ın birlikte yürütülmesini olanaklı kılıyordu. “Bolsa Familia” (Aile cüzdanı) adı verilen ve çocukları okula gönderme ve aşılama programına uymayı taahhüt etmeleri karşılığında en yoksul ailelere nakdi destek sağlayan uygulamanın yanısıra, üniversite ve memuriyet kapıları yoksullara, yerlilere, Afro-Brezilyalılara açılarak etnik yoksulların bir kesiminin düzenli gelire erişimi güvence altına alındı…</p>
<p>Ancak hiç kuşku yok ki, “yeni-kalkınmacılık”, en iyimser tanımıyla sosyal-demokrasidir, mülkiyet ilişkilerine radikal -ve geri dönüşsüz- bir müdahaleyi, üretim araçlarının kamulaştırılmasını öngören sosyalizmle uzaktan yakından ilişkisi yoktur. “Unutmayalım. Kapitalizmin sonunu, fakirliğin ve eğitimsizliğin azalması değil, çalışan kesimlerin her alanda egemenlik kurması getirebilir ancak. Fakirliğin ve cehaletin ortadan kalkma sürecine girdiği bir kapitalizm, sermaye sınıfının paniğiyle ve aşırı sağcılaşmayla sonuçlanır. Solun her yükselişinde bunun yaşanması kaçınılmaz ama&#8230; Solun bu korkuyu saldığı, sonra da karşısında örgütlü bir yön sunamadığı durumlar, ya darbeyle ya faşizmle sonuçlanır,”<a name="_ftnref10"></a><a href="#_ftn10#_ftn10"><sup>[10]</sup></a> diyen Cihan Tuğral, haksız değildir.</p>
<p>Latin Amerika’da ilk “pembe dalga”nın sonunu getiren sivil darbelerde olduğu gibi, PT iktidarı da sonunda Bolsonaro’lu faşizan sürece yol veren bir “sivil darbe”yle son bulacaktı.</p>
<p>Hiç kuşkusuz ABD destekli bir “sivil darbe.” Çünkü her ne kadar ABD başkanı Barrack Obama onu “dünyanın en popüler siyasetçisi” ilan etmiş<a name="_ftnref11"></a><a href="#_ftn11#_ftn11"><sup>[11]</sup></a>, ve her ne kadar Lula yabancı sermayeyi çekmek, yerel burjuvaziyi ürkütmemek için İşçi Partisi’nin sol kanadını tasfiye edip sendikaları ve toplumsal hareketleri güçsüz bırakmış olsa da<a name="_ftnref12"></a><a href="#_ftn12#_ftn12"><sup>[12]</sup></a>, Latin Amerika ülkelerinin ABD ekseni dışında bir araya gelmesini sağlayacak Unasur, Mercosur gibi girişimlere önayak olması, Çin ile yakın ticari ilişkiler geliştirmesi, alternatif bir küresel eksen olarak BRICS’in inşaına katılmasını, ABD hegemonya iddialarına bir meydan okuma olarak görecekti…</p>
<p>Ve ABD “gereğini yaptı”…</p>
<p>Brezilya Anayasası bir başkanın görev süresini arka arkaya iki dönemle sınırladığından, Lula da Silva 2010 seçimlerinde aday olmadı. Ardılı, yine PT’den, oyların yüzde 56’sını alan, eski bir gerilla ve Lula döneminde devlet başkanlığı genel sekreteri olan Dilma Roussef idi. Roussef, PT’nin uğradığı oy kaybına karşın (yüzde 52) 2014 seçimlerini de kazanacak, ancak bu dönemi tamamlayamadan görevden azledilecekti…</p>
<p>Ne mi olmuştu?</p>
<p>Roussef’in başkanlığına denk düşen 2010’lar, Latin Amerika “pembe dalga”sının şansının dönmeye başladığı yıllardır. Küresel ekonomik durgunluk başta Çin olmak üzere yükselen küresel güçlerin talep düzeyini düşürecek, bu da Çin’in başlıca tedarikçisi olan Latin Amerika ülkelerini, tabii bu arada Brezilya’yı derinden etkileyecekti. “Kemerleri sıkma” vakti gelmişti, tabii yoksulların kemerlerini…</p>
<p>Sermayeyi “yatıştırmak” için ekonominin dümenine geçirilen Friedman öğrencisi Joaquim Levy’nin reçetesi belliydi: kitlesel işten çıkartmalar, ücretleri, sosyal harcamaları düşürme, özelleştirmeler, istihdamın “deregülarizasyonu”… Bu uygulamalar, 2000’li yıllarda elde ettikleri iyileştirmeleri yitiren ve kırılgan bir duruma itilen yoksulların, emekçilerin PT’ye desteğini büyük bir hızla eritecekti. 2013 Haziran’ında toplu taşıma ücretlerindeki artışa karşı Sao Paolo’da düzenlenen gösterinin polis şiddetiyle bastırılması, tüm ülkede kitlesel gösterilere yol açtı. Sol parti ve sendikalar kısa sürede hükümetle bir dizi talep konusunda anlaşıp sokaktan çekilse de, gösterileri anaakım medyanın da desteğiyle orta-üst sınıf mensupları devraldı.<a name="_ftnref13"></a><a href="#_ftn13#_ftn13"><sup>[13]</sup></a> İki ateş arasında kalan Roussef “…kemer sıkma politikalarının mimarı Levy’yi görevden alınca büyük burjuvazi PT’ye cepheden savaş açtı. Ekonominin yüzde 3.8 daralmasıyla ülke ciddi bir krize sürüklendi.”<a name="_ftnref14"></a><a href="#_ftn14#_ftn14"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>“Darbe” koşulları oluşmuştu… Ama bu kez, yargı eliyle gerçekleştirilecek “sivil” bir darbe…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Brezilya’nın “Sivil Darbe”si</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu ortamda “yolsuzluk” söylentileri medyada pompalanmaya başladı.</p>
<p>Brezilya siyaseti hiçbir zaman “yolsuzluktan ari” değildi &#8211; hangi kapitalist ülke böyle bir iddiada bulunabilir ki? Dahası, “PT kadrolarının da yunmuş yıkanmış olduğu söylenemezdi”<a name="_ftnref15"></a><a href="#_ftn15#_ftn15"><sup>[15]</sup></a> Gelgelelim, eski bir gerilla olan Dilma’ya karşı yöneltilebilen tek somut suçlama, “bütçeyi olduğundan daha az sorunlu gösteren bir ‘vitrin süslemeye’ kapı açmasıydı. Buradaki cürüm, Brezilya tahvilleri almaya eğilimli küresel sermayeye durumu olduğundan daha parlak göstermekti”<a name="_ftnref16"></a><a href="#_ftn16#_ftn16"><sup>[16]</sup></a>… Dilma Roussef bir Kongre darbesiyle görevinden azledildi. Yerine, yardımcısı, “büyük sermayenin gözdesi”, merkezci Brezilya Demokratik Halk Partisi’nden Michel Temer getirildi. “Emeklilik sistemini ve iş yasalarını gözden geçirip kamu harcamalarını kısma vaadi”<a name="_ftnref17"></a><a href="#_ftn17#_ftn17"><sup>[17]</sup></a> sermayeye cazip gelmiş olmalı…</p>
<p>Ancak yaklaşan seçimlerde Lula’nın yeniden aday olması (ve de seçimleri kazanması) riski bakiydi. Bunu engellemek için daha fazlası gerekiyordu. Tetikçi bir federal yargıç, Sergio Moro bu görevi seve seve üstlendi. “Oto Yıkama (Lave Jato)” adı verilen “operasyon”da uyduruk deliller, sahte tanıklar, büyük bir medya kampanyası eşliğinde, Lula da Silva bir inşaat şirketinden rüşvet olarak kıyıda bir daire aldığı suçlamasıyla, 12 yıl hapis cezasına çarptırıldı.</p>
<p>“12 yıllık hapis hükmünün verilmesinin ardından Lula’nın avukatları Anayasa Mahkemesi’ne tüm temyiz yolları tüketilene kadar cezanın infazının ertelenmesi talebinde bulundular. 4 Nisan günü Anayasa Mahkemesi’nin 11 yüksek yargıcı başvuruyu görüşmeye başladı. Oylama sonuncunun bıçak sırtı olacağına dair içerden bilgiler sızmaya başlamasıyla birlikte iki kaynaktan yorumlar internete akmaya başladı. Piyasa çevrelerinin yayın organları Lula’nın serbest kalmasının Brezilya ekonomisinin istikrarını bozacak, Temer Hükümeti’nin reformlarının altını oyacak bir durum olarak gördüklerini açıkladılar. Aynı zamanda, tabir yerindeyse, ordu aba (üniforma) altından sopa gösteriyordu. Brezilya Genel Kurmay Başkanı’nın Salı günü attığı ‘silahlı kuvvetlerin işlenen suçun cezasız kalmasını reddettiği, Anayasaya, toplumsal barışa ve demokrasiye saygı gösterilmesini talep ettiği&#8230;’ tweet ile oylamanın sonucunu etkilediği yorumları haklı görünüyor. Ayrıca bu tweet tekrarlanarak Globo TV ekranlarından ‘Lula’nın serbest bırakılması kararının darbeye yol açacağı’nın iddia edilmesi hem yüksek yargıya hem de Lula taraftarlarına bir tehdit niteliği taşıyordu. Piyasaların kriz, ordunun darbeyle kıskaca aldığı oylama bilindiği gibi 5 e karşı 6 oyla Lula’nın aleyhine sonuçlandı. Lula’nın federal polise 6 Nisan Cuma öğleden sonra teslim olması karara bağlandı.”<a name="_ftnref18"></a><a href="#_ftn18#_ftn18"><sup>[18]</sup></a></p>
<p>Yargı, ordu, sermaye, anaakım medya, el ele vermiş, “görev tamamlanmıştı.” Oyun kuruculardan her biri, 2018 seçimlerini oyların yüzde 55.1’ini alarak kazanan Bolsonaro’nun başkanlığında “ödül”ünü alacaktı. Yargıç Moro’nun payına, Adalet Bakanlığı düştü!</p>
<p>Teslim olmadan önce Lula’nın Metal İşçileri Sendikası önünde toplanmış binlere “veda”ı, işine gelmediğinde kendi koyduğu kuralları fütursuzca çiğneyen mızıkçı ve zorba bir rakibe karşı oyunu “kurallarına” sadık kalarak sürdürme ısrarındaki aymazlığı veciz bir biçimde ortaya koymuyor mu? “<em>Emre uyacağım. Hukukun üzerinde değilim. Eğer hukuka inanmasaydım, bir politik parti kurmazdım. Bir devrim yapmaya soyunurdum</em>.”</p>
<p>Oysa “oyun” uğruna devrimden vazgeçmeye değmeyecek kadar kirli, hileliydi… “Atı (ç)alan Üsküdar’ı geçtikten sonra net bir biçimde gözler önüne serildi: Yargıç Moro’nun Lava Jato devası savcılarıyla telegram üzerinden yazışmaları ortalığa saçılmıştı. Yargıç Moro davanın savcılarını adım adım mahkûmiyete doğru yönlendiriyor, Anayasa Mahkemesi’nin gazetecilerin cezaevindeki Lula ile görüşmelerine izin vermesi karşısında bu görüşmeyi engellemek için “oyun” kuruyordu. Başsavcısının “elimizde kanıt yok, ama suçlu olduğuna kaniyiz,”<a name="_ftnref19"></a><a href="#_ftn19#_ftn19"><sup>[19]</sup></a> diyebildiği bir dava…</p>
<p>Elbette ki yargıç Moro tek başına değildi, davanın hazırlanışında CIA’den hatırı sayılır bir destek aldığı sonradan ortaya çıkacaktı &#8211; davaya katılan savcılardan biri, kendini tutamayıp itiraf edecekti: “Lava Jato CIA’dan hediye…”<a name="_ftnref20"></a><a href="#_ftn20#_ftn20"><sup>[20]</sup></a></p>
<p>Şöyle de düşünülebilir: “Lula ceza süresini tamamlamadan tahliye edildiğine, hakkındaki suçlamalar da Yüksek Yargı tarafından kaldırıldığına göre ‘Adalet’ geç de olsa tecelli etmiş demektir…”</p>
<p>Öyle değil… Lula’nın mahkûmiyeti, dolayısıyla da 2018’deki seçimlere katılmasının engellenmesi, Brezilyalı emekçilerin dört yıllık bir “Bolsonaro kâbusu” yaşamalarına yol açtı. O kadar da değil, Bolsonaro, emsali diğer faşizan/ faşist liderler gibi toplumun dibe çökelmiş “kötülük” katmanlarını (kadın düşmanlığı, homofobi, yoksulların aşağılanması, ırkçılık…) su yüzüne çıkartan söylem ve eylemleriyle, Brezilya toplumundaki bölünmenin hatlarını derinleştirdi ve bu bölünmüşlüğü nefretle payandaladı. Yoksullar PT iktidarları döneminde elde ettikleri kazanımları büyük ölçüde yitirdiler, ülkedeki gelir uçurumu derinleşti…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bolsonaro Kâbusu</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dilma Rousseff’in azledilmesinin ardından yapılan ilk genel seçimlerin birinci turunda 49,2 milyon oy (yüzde 46) alarak beklenenin üzerinde bir performans sergileyen Bolsonaro, ikinci turda 57,7 milyon oyla (yüzde 55) rakibi Fernando Haddad’ın karşısında çok rahat bir zafer kazandı.</p>
<p>São Paulo’dan aday olan oğlu Eduardo Bolsonaro ise, 2 milyon 60 bin oy alarak Brezilya’nın bugüne kadar en çok oy alan milletvekili olarak tarihe geçti.<a name="_ftnref21"></a><a href="#_ftn21#_ftn21"><sup>[21]</sup></a></p>
<p>Jair Bolsonaro… Brezilya siyasal tarihinin belki de en “grotesk” lideri… “Yüzbaşıyken ordudan atılmış. 9 parti değiştirerek 29 yıldır parlamentoda kalmayı başarmış. Brezilya’da 1961-1985 arasında 24 yıl hüküm süren askeri diktatörlüğün nostaljisiyle yaşıyor. Şili’nin faşist diktatörü Pinochet’i her fırsatta hayırla anıyor.”<a name="_ftnref22"></a><a href="#_ftn22#_ftn22"><sup>[22]</sup></a></p>
<p>Kronik, yapısal krizleri içinde boğulan, sürdürülemezleşmiş, “yaratıcı yıkıcılık”tan çoktan “yıkıcı yıkıcılığa” dönüşmüş geç kapitalizmin çeşitli ülkelerde piyasaya sürüp “test ettiği” neofaşist liderlerden bir diğeri…</p>
<p>“Grotesk” dedim, patavatsızlığıyla grotesk’i her vesileyle ortalığa saçıyor. Örneğin “demokrasi”ye hiç güvenmediğini, her zaman diktatörlükten yana olduğunu açıkça ilan etmekten çekinmiyor: 1993’te <em>The New York Times</em>’a verdiği röportajda demokrasilerde sorunların asla çözülemeyeceğini söyleyip ekliyor: “Fujimori’yi destekliyorum. Brezilya için tek çözüm Fujimorileşmek olacaktır.”<a name="_ftnref23"></a><a href="#_ftn23#_ftn23"><sup>[23]</sup></a> Sonra da hızını alamayıp 1964-1985 arasındaki diktatörlüğü yeterince ileri gitmediği için eleştiriyor: “Ben olsaydım askeri rejimin yapmadığı işi yapıp 30.000 kişiyi öldürürdüm…”<a name="_ftnref24"></a><a href="#_ftn24#_ftn24"><sup>[24]</sup></a></p>
<p>Bir kadın düşmanı, tabii: “Kadınlar evde otursun,” “Sana tecavüz etmek aklımdan geçmez, buna değmezsin…” (2014)</p>
<p>Ve homofobik: “Oğlumun gay olacağına mezarda olmasını tercih ederim…”</p>
<p>Ve de ırkçı: “Bir quilombo’yu (Afrika kökenli kaçak kölelerin torunlarının kurup yönettikleri cemaatler &#8211; b.n.) ziyaret etmiştim. Afrika kökenlilerin en hafifi yedi arroba (yaklaşık 100 kg.) çekiyor. Hiçbir şey yapmıyorlar! Üremeye bile yaramazlar.” (2017)<a name="_ftnref25"></a><a href="#_ftn25#_ftn25"><sup>[25]</sup></a></p>
<p>Ve bir “çevre suçlusu”: “Dokuz ülkeye dağılmış olmakla birlikte, Amazon Ormanları’nın yüzde 60’ı Brezilya topraklarının içinde. Brezilya’da tarıma ve hayvancılığa dayalı sanayi ve ticaret sermayesi, ağaçları keserek, en kolayı ve ucuzu, bu orman alanlarını yakarak, oralarda yaşayan yerli halkı da dışarı sürerek, kimi zaman liderlerini öldürerek kullanıma açıyor. (…) Brezilya’da, İşçi Partisi iktidarında, özellikle de Devlet Başkanı Dilma Rousseff’in başkanlığı döneminde güçlenen çevreci hareketin baskısı, orman kıyımını yavaşlatmış, hatta yeni ağaçlandırma projeleri başlatmıştı. Yine o dönemde, Amazonlar’da yaşayan yerli halkın haklarını korumaya yönelik önemli adımlar atılıyordu.” Bolsonaro ormanlar ve yerli halklara ilişkin tüm koruma önlemlerini, tarım şirketlerinin isteği üzerine kaldırdı. Sonuç mu? “Brezilya Amazonu’nda bir yıl içinde orman yangınları yüzde 85 arttı. Ocak ayından bu yana 74 bin yangın tespit edilmiş. Haziran ayında her 1 dakikada, beş futbol sahası çapında alan yakılarak tarıma açılmış. Bu, bir önceki yılın aynı ayına kıyasla yüzde 278 artış demekti.” <a name="_ftnref26"></a><a href="#_ftn26#_ftn26"><sup>[26]</sup></a> Ve Bolsonaro iktidarında 20 bin kilometre karelik Amazon ormanı, katledildi!<a name="_ftnref27"></a><a href="#_ftn27#_ftn27"><sup>[27]</sup></a></p>
<p>Olanca pişkinliğiyle “yangınları çevreciler çıkartıyor olabilir,” diyen Bolsonaro, ABD Başkanı Joe Biden’ın 22 Nisan 2022’de düzenlediği iklim zirvesine katılıp 2030’a kadar ormanların tahribatıyla mücadeleye ayrılan bütçeyi iki kat arttırma taahhüdünde bulunmasının ertesi günü, 2021 yılı çevre bütçesinde yüzde 24 oranında kesintiyi onaylamaktan geri durmadı!<a name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28#_ftn28"><sup>[28]</sup></a></p>
<p>Tüm bunlara, yemin törenine üstü açık bir Rolls Royce ile gelen ve törende “aileyi korumaya, eşcinsellikle ve komünizmle mücadele etmeye”<a name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29#_ftn29"><sup>[29]</sup></a> yemin eden, ve -tabii ki ilk alkışçısı Donald Trump olan- Bolsonaro’nun hükümetini askerlerle doldurduğunu ilave etmeden geçmek olmaz: “Şu ana kadar etrafına generalleri topladı. Onun Savunma Bakanı, askeri diktatörlükten bu yana bu göreve getirilen ilk asker olacak olan emekli General Augusto Heleno oldu. Başkan yardımcısı başka bir general olacak; Hamilton Mourao. Bunların yanı sıra parlamento seçimlerinde başarılı olan PSL adaylarından çoğu ordudan gelen kişiler. Bolsonaro’nun kalelerinden olan Sao Paulo’da parti 15 sandalye kazandı, bunlardan dokuzunda subaylar oturuyor.”<a name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30#_ftn30"><sup>[30]</sup></a></p>
<p>Ama asker desteği yeterli gelmemiş olacak ki Bolsonaro, en az kendisi kadar faşist olan -ama asla bir “gay” olmayan!- oğlu senatör Flavio Bolsonaro aracılığıyla paramiliterlerle iş tutuyor. Örneğin, Flavio, belediye meclisi üyesi ve insan hakları aktivisti Marielle Franco’nun katledilmesinin baş sanığı, benzer pek çok suikastın faili bir milis çetesinin elebaşı, firari eski polis Adriano de Nobrega’nın eşi ve annesini bürosunda çalıştırıyor. “Hem eski asker-polislerin hem de hâlen görevdekilerin yeraldığı bu milisler, kısmen paramiliter kuvvetlerle içiçe, kısmen mafyavarî suç şebekeleri olarak iş görüyorlar. “Sipariş” suikastlar da yapıyorlar.”<a name="_ftnref31"></a><a href="#_ftn31#_ftn31"><sup>[31]</sup></a> Ve Flavio, yalnızca bu paramiliterlerin “zor durumdaki” yakınlarını işe almakla yetinmiyor, onların eylemlerine de sahip çıkıyor. “Çete”nin karanlık işlerini soruşturan bir yargıç öldürüldüğünde, “askeri polisi bu kadar provoke edersen, olacağı budur,” yollu mesajlar veriyor, örneğin…</p>
<p>Ama Flavio’nun “çalışanlar”ı bundan ibaret değil. Babasının sıkı fıkı ahbabı Fabricio Queiroz da Flavio’nun hem korumalığını hem de şoförlüğünü yapıyor. Ve başka işlerini de… “Queiroz mâkûl şöför maaşı alan bir polis emeklisi. Büyük paraları oradan oraya aktarabilecek hâli vakti yok. Fakat toplam iki milyon dolara denk parayla oynamış. Kurcalanınca, bu işlemler sırasında başkanın eşi Michelle Bolsonaro’nun banka hesabına da para aktarıldığı görüldü. Ayrıca, kara para aklama süreçleri ve bankacılık düzenlemelerinin arkasından dolanma manevraları için tipik olduğu söylenen bir yöntem kullanılmış, birkaç dakika içerisinde ardarda yapılan on-on beş işlemle aynı hesaba küçük tutarlar aktarılmıştı.”<a name="_ftnref32"></a><a href="#_ftn32#_ftn32"><sup>[32]</sup></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Covid-19 fiyaskosu</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bolsonaro’nun “Covid-19 fiyaskosu” tüm bunların üstüne tüy dikti! Biliniyor, Covid-19’un dünyayı kasıp kavurduğu 2020 yılı boyunca, ülkesi, özellikle de ülkesinin yoksulları hastalıktan kırılan Bolsonaro tekrar tekrar TV kameraları karşısına geçip, “Bu sayılara inanmıyorum.” (27/3/2020); ya da “Hepimiz bir gün öleceğiz” (ölü sayısının 5017’ye ulaştığı 28/4/2020 günü) diyebilmiş, bununla da yetinmeyip, ticaret yerlerinde, tapınaklarda ve eğitim kurumlarında maske kullanılmasını dayatan yasa tasarısını 3/7/2020 tarihinde veto etmişti. Bu da yetmedi; beş gün sonra, 8/7/2020 tarihinde senatonun kabul ettiği, içecek su, temizlik malzemeleri sağlamayı, internet ulaşımı yerleştirmeyi, küçük yerleşim yerlerindeki insanlara temel gıda maddeleri, tohum, tarım araçları dağıtmayı zorunlu kılan bazı yasaları da iptal etti. Yerlilerin sağlığı için ivedi parasal yardımın yanı sıra, yerli halkların 3 ay boyunca alabilecekleri 600 reais’lik (120 dolar) ivedi yardımı kolaylaştırmayı da veto etti. Dahası, hükümetin yerli halklara 10 yataktan fazla hastaneler, havalandırma ve oksijen aletleri sunma zorunluluğunu da reddetti. Neticede salgının başından günümüze, Brezilya’da kayda geçen vaka sayısı 35.1 milyon, toplam ölüm sayısı ise 689 bin oldu! Bolsonaro başkanlığında Brezilya Covid-19’a karşı en kötü sınavı veren ülkelerden biriydi. Sağlık sistemi tümüyle çöktü… Salgın kaynaklı ekonomik kriz sonucunda 22 milyon Brezilyalı yoksulluğa mahkûm edildi. İşsizlik oranı, Brezilya tarihinde bir rekor olan yüzde 14.2’ye ulaştı<a name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33#_ftn33"><sup>[33]</sup></a>… Yetmedi, “Bolsonaro’nun başarısız salgın yönetimi yüzünden ülkeden ani sermaye çıkışı yaşandı. (…) Yatırımcı parası olmadan Brezilya para birimi değer kaybediyor, enflasyon yükseliyor, akaryakıt ve gıda fiyatları artıyor…”<a name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34#_ftn34"><sup>[34]</sup></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Büyük Sermayenin Bolsonaro’su</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Peki tüm bunlar ne için? Cehalet? Efelenme? Kör bir bağnazlık? Ölümseverlik? Yanıtı Bolsonaro’nun Covid-19 politikasını bir “soykırım” olarak tanımlayan Dominiken Rahip Betto’nun kaleme aldığı açık mektupta bulabiliyoruz:</p>
<p>“(…) Bolsonaro yönetiminin cinayet niyetli nedenleri açık seçiktir. Bunlar, sosyal sigorta kaynaklarının kurtarılması için yaşlı insanların ölmesidir. Ulusal sağlık sistemi kaynaklarının kurtarılması için başka hastalıklara yakalanan insanların ölmesidir. Yoksul ailelere yardım kaynaklarından ve 52.5 milyon Brezilyalıya, çok yoksul 13.5 milyon insana (federal yönetim verilerine göre) yönelik başka uygulamalardan tasarruf etmek için yoksulları ölüme terk etmektir.”<a name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35#_ftn35"><sup>[35]</sup></a> Evet, Bolsonaro yaşlıların ve yoksulların bütçeden aldığı payı “kurtarmak” için Covid-19’a yol vermiş gözüküyor…</p>
<p>Ya bunca rezilliği bünyesinde toplayan bir faşisti kim(ler) destekliyor? Hiç kuşku yok ki baş stratejisti, “alternatif sağ” görüşlerin örgütleyicisi Steve Bannon’u ona danışman olarak verecek kadar seven ABD sabık başkanı Donald Trump. (Joe Biden’ın ise Trump’ın bu Brezilyalı versiyonundan pek haz etmediği biliniyor. Ancak yine de Çin’den uzaklaşarak ABD ile ekonomik ilişkileri geliştirme, İsrail’le yakınlaşma politikalarının ABD’yi hoşnut etmediği söylenemez.) Generaller… Ve Katolik bir ülke olan Brezilya’da hızla yayılan (bugün Brezilya nüfusunun üçte birini etkilediği söyleniyor) Evanjelik kiliseler. Köktendinci Evanjelistler, Bolsonaro hükümetinde küresel ısınmayı “Marksist bir komplo” olarak nitelendiren, küreselleşmenin Hıristiyanlık karşıtı olduğunu söyleyen ve günümüzde kırmızı et yiyip karşı cinsle ilişkiye girmenin “kriminalize edildiği”nden yakınan bir Dışişleri bakanına (Ernesto Araújo) sahip oldular.<a name="_ftnref36"></a><a href="#_ftn36#_ftn36"><sup>[36]</sup></a></p>
<p>Ama hiç kuşku yok ki Bolsonaro’nun en önemli destekçisi, başta büyük tarım işletmeleri olmak üzere büyük sermaye… Amazonları yok ederek kereste ve tarım işletmelerine ve McDonalds sığırlarını besleyen otlaklara açması, ona bu sektörlerin kayıtsız koşulsuz desteğini sağladı. Bu kadar da değil; iktidara gelirken birbiri ardısıra sıraladığı kamu harcamalarında daha fazla kesinti, özelleştirmeler, sanayinin ve bankaların deregüle edilmesi, devlet emekliliği planının yok edilmesi vb. neoliberal vaadler, büyük sermayeye çok cazip gelmişti. Bu nedenle piyasalar Bolsonaro’nun seçilmesini “coşkuyla karşıladı”.</p>
<p>Bu neo-liberal politikalar, Bolsonaro’nun ekonomi bakanı, Chicago ekolünden ekonomist Paulo Guedes tarafından hayata geçirilecekti… Guedes, Bolonaro’nun zaferinin ardından hükümetin ilk işinin, emeklilik reformu ve “devlet ayrıcalıklarının ve gereksiz harcamalarının” ortadan kaldırılması olacağını söyledi. Uluslararası kurumlar, yabancı yatırımcılar ve Brezilya’nın büyük patronları, ülkede, dört yıl boyunca kemer sıkma önlemlerini uygulayabilecek, esnek emek ve özelleştirme politikalarını hayata geçirebilecek bir yönetim istiyordu.<a name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37#_ftn37"><sup>[37]</sup></a></p>
<p>Bu hayalleri, Bolsonaro şahsında gerçekleşti…</p>
<p>“Sonuç” mu? 15 milyon işsiz, sefalet içinde olan 30 milyon, sürekli açlık çeken 19 milyon ve yılda yüzde 8’in üzerinde enflasyon… Ve tüm bunlara karşın Bolsonaro Ekim 2022 seçimlerine, döne dolaşa tekrarladığı şu sloganla girdi: “Beni iktidardan ancak Tanrı düşürebilir”.<a name="_ftnref38"></a><a href="#_ftn38#_ftn38"><sup>[38]</sup></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Lula’nın dönüşü</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bolsonaro iktidardan Tanrı’nın müdahalesine gerek kalmadan düştü. Çok ucu ucuna bir yenilgiydi, evet. Ancak pek çok gözlemci ve analistin kaygıyla beklediği “askeri müdahale”<a name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39#_ftn39"><sup>[39]</sup></a> de olmadı &#8211; en azından “şimdilik”… Gerek ABD ve Brezilya’da iş yapan Çokuluslular, gerekse Brezilya’nın sermaye sınıfı, şimdilik bir “bekle ve gör” politikasını benimsemiş gözüküyor. Seçimi kıl payı kaybeden Bolsonaro’nun yandaşları da şimdilik, seçimlerin hemen ardından giriştikleri yol kapatma vb. eylemlerden vaz geçtiler.</p>
<p>Peki, seçmenlerin hemen yarısının (pandemide yaşanan felakete ve “en alttakiler”in İşçi Partisi dönemindeki desteklerin hemen tümünü yitirip daha dibe itilmelerine rağmen) faşist bir lidere destek verdiği, yıllar önce, PT’nin ilk iktidara geçtiği 2000’lerin başlarında partiye destek veren sosyal tabanın (sendikalar, Topraksızlar Hareketi gibi taban örgütleri…) etkinliğini hemen tümüyle yitirdiği, ülkenin derin bir yoksullaşmanın pençesinde olduğu koşullarda, kimi iyimser yorumlara karşın, Lula ne kadar “solcu” olabilir?</p>
<p>Örneğin Lula deneyiminden Türkiye’deki “Emek ve Özgürlük İttifakı” adına dersler çıkartan Ertuğrul Kürkçü, “iyimser”lerden… Şöyle diyor: “(Lula’nın seçimleri kazanmasıyla -b.n.), Latin Amerika’da 2020’den bu yana doludizgin süren sol yükseliş doruğuna vardı. Kıtanın en büyük ülkesi de ‘liberal’ yorumcuların ‘pembe dalga’ -yani “sol ama o kadar da ‘kızıl’ değil”- diye nitelemeyi sevdikleri toplumsal ve demokratik güçlerin muhafazakâr diktatoryal rejimler karşısındaki zaferler silsilesine eklendi.”</p>
<p>Öncelikle Latin Amerika’daki yeni “sol(umsu)” yükselişi yeterince “kızıl” bulmamanın neresi “liberallik”, izaha muhtaç. “Goşist”, “radikal”, “maceracı” vb. amenna; ama ya “liberal”? Liberaller Latin Amerika’da 2020’lerde yeniden yükselişe geçtiğine tanık olduğumuz “sol” dalganın “yeterince kızıl” olmamasından neden yakınsınlar ki?</p>
<p>İkinci olarak, malûm, Latin Amerika ülkeleri “muhafazakâr diktatoryal rejimler”den “pembe (ya da kızıl, her ne ise) dalga” sayesinde kurtulmadı. Askeri diktalar, 1990’lı yıllarda AB (ve de ABD) destekli, “sivil” neoliberal rejimlerle ikame edildi. “Pembe dalga”lar, kıta ülkelerini talan eden, gelir uçurumunu derinleştiren, milyonları yoksullaştırıp yoksunlaştıran “sivil” neoliberal “demokratik” rejimlerin yol açtığı yıkımlara karşı yükselişe geçtiler. Asli zaafları ise, üretim (ve mülkiyet) ilişkilerine dokunmaksızın “yeniden dağıtım” politikaları üzerinde odaklanmak oldu. İlk “pembe dalga”, pek çok Latin Amerika ülkesinde iktidara gelen sol partilerin, emtia fiyatlarındaki yükseliş ve Çin gibi alternatif pazarların devreye girmesinin de biçimlendirdiği elverişli koşullar çerçevesinde “en alttakiler”in yaşam koşullarını düzeltecek bir dizi uygulamayı devreye sokabildi. Bu sayede en yoksulların (enformel sektör çalışanları, işsizler, geçim temellerini yitirmiş yerli toplulukları, yaşlılar, engelliler, tek-ebeveynli aileler vb.) refah düzeyinde kayda değer iyileşmeler yaşanırken, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimleri arttı. Ama ilk “pembe dalga” ne karşı tarafın işine gelmediği her zaman kurallarını ihlal etmeye hazır olduğu biçimsel demokrasiden, ne de kapitalist üretim ilişkilerinden vaz geçmedi/geçemedi. Benim de dahil olduğum “pembe dalga” eleştirmenlerinin temel itirazı da bu: böylelikle Latin Amerika “sol”unun, koşullar elverdiğinde, ya da kapitalizm koşullarında dibe vuran yoksulların, emekçilerin tepkileri ayyuka çıktığında iktidara gelip ezilenlerin, sömürülenlerin koşullarını bir miktar insanileştirdiği, ardından, ekonomik kriz derinleşip, kaynaklar kuruduğunda “kemer sıkma” politikalarına başvurup kitle desteğini yitirdiği, böylelikle de seçimle ya da “yasal” ayak oyunlarıyla iktidardan indirildiği bir “tahterevalli” oyununun içinden çıkamaması…</p>
<p>Ve nihayet, Ertuğrul Kürkçü, Latin Amerika “pembe dalgası”ndan Türkiye için dersler çıkartırken, şöyle diyor:</p>
<p>“(…) demokrasi standardını Kürt halkının demokratik taleplerine kadar yükseltmedikçe, ya da bu taleplerin ifadesi olan kurumsal ve siyasal dönüşüm hedeflerini benimsemedikçe, iktidarı alaşağı edecek bir blok inşası konusunda hiçbir sahici hedef göz önüne alınmamış demektir. Brezilya’da olsun, Şili’de olsun, Peru’da olsun, Bolivya’da olsun, merkez güçler, “demokrasi” blokunun safına geçerken, Yerli Halkların hakları konusunda statükoyu sarsan açık ve güçlü programlarla barışmayı da öğrendiler.”<a name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40#_ftn40"><sup>[40]</sup></a></p>
<p>Nüfusunun yüzde 80’den fazlası yerli olan Bolivya bir yana, pek yerinde bir saptama sayılmaz… Topraklarının yüzde 21’i madencilik imtiyazları, Amazon bölgesinin yüzde 75’i ise petrol ve doğal gaz imtiyazlarıyla işgal edilen Peru’da yerli halklar ciddi bir “çevresel ırkçılık”la karşı karşıyalar. Yaşam ve geçim temellerini günden güne yitiriyorlar. “Özsavunma” gerekçesiyle sivil toplumun silahlanmasına cevaz verilmesi ise yerliler için başka bir tehdit oluşturuyor.<a name="_ftnref41"></a><a href="#_ftn41#_ftn41"><sup>[41]</sup></a> Şili’de ise Boric iktidarı Mapuche’lerle “barışmak” bir yana, bölgelerinde olağanüstü hâl ilan etti, daha geçenlerde… Ve hatırlatmaya gerek var mı, yerli toplulukları için çok-hukuklu, çok-kültürlü bir yaklaşımı öngören bir anayasa önerisi, Şili halkının yüzde 62’sinin “Hayır” oyuyla reddedildi!</p>
<p>Kemal Kılıçdaroğlu’lu, Meral Akşener’li, Temel Karamollaoğlu’lu bir “muhalefet bloku”ndan “demokrasi standardını Kürt halkının demokratik taleplerine kadar yükseltme”si beklentisi için umutsuz bir örnek!</p>
<p>Her ne hâl ise, sorumuza dönelim… Mevcut koşullarda Lula ne kadar “solcu” olabilir?</p>
<p>Öyle gözüküyor ki 2002-2010 kesitindeki kadar dahi “solcu” olamayacaktır. Çünkü 2000’li yıllardaki “büyüme”nin aksine, kapitalist ekonomi küresel ölçekte daralma/durgunluk fazındadır, “en alttakiler”in refahını yükseltmek üzere ayrılabilecek paylar, küçülmüştür. Dahası, birinci dalgada İşçi Partisi’ne coşkulu destek veren taban hareketleri (ki Brezilya için en önemlisi Topraksızlar Hareketi &#8211; MST’dir) “sol” iktidarların kooporatif tasarrufları sonucu güçten düşmüş, ya da (özellikle yerli hareketleri açısından) “yeni-kalkınmacı” girişimlere iktidarların verdiği destek nedeniyle araları soğumuştur. Yani ne Lula ne de diğer “sol” Latin Amerika iktidarları, taban örgütlerinin, yerli toplulukların, sendikaların kitlesel desteğinden çok ihtiyatlı onayını alabilecektir bundan böyle. Buna karşılık, ilk dalgayı “başarıyla” savuşturabilmeleri, Latin Amerikalı oligarkların özgüvenini arttırmış ve ellerine gerektiğinde kullanabilecekleri, örgütlü sivil faşist hareketleri vermiştir. Bolsonaro’nun 2022 seçimlerinde Lula karşısında alabildiği yüzde 49 küsurluk oy oranı çok tehlikelidir.</p>
<p>Ancak, gördüğümüz gibi, Lula esnek ve pragmatik bir müzakereci. Tıpkı Şili lideri Boric’in öğrenmekte olduğu gibi… “Teamüller”i bozmaması, Bolsonaro döneminde bir hayli mevzi kazanmış sağ karşısında eskisinden dahi temkinli davranması beklenmeli. Öteden beri arayı iyi tutmaya çalıştığı ve sekiz yıllık iktidarı boyunca her bakımdan güçlendirdiği orduyla<a name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42#_ftn42"><sup>[42]</sup></a> bozuşmayacağına kesin gözüyle bakılıyor.</p>
<p>Daha seçim öncesinde Bolsonaro faşizminin en hararetli destekçisi Evanjelist Kiliseleri yatıştırmak için kolları sıvadığına göre, kadınlar ve LGBTI “biraz daha bekleyebilir”: “Lula, nisanda kadınların kürtaja erişimi olması gerektiğini söylediği için lanetlenmişken, ‘Benim için hayat kutsaldır, yaratıcı olan Tanrı’nın işidir ve benim taahhüdüm her zaman onu korumak olmuştur’ demek durumunda kaldı. Seçime kısa süre önce evanjelik toplum için ‘dini özgürlüklere bağlılık mektubu’ yayımladı.”<a name="_ftnref43"></a><a href="#_ftn43#_ftn43"><sup>[43]</sup></a></p>
<p>Ancak Lula en çok “sermayeyi ürkütmemek” gerektiğini biliyor. Bunun için de “sorumlu maliye politikası izleme ve “ülkeyi durgunluktan çıkarmak için kamu ve özel yatırımları yeniden harekete geçirme” taahhüdünde bulundu. Uluslararası finans çevrelerinin PT’nin yeni dönemi konusunda beklenti eşiklerini biraz daha yükseltmeleri şaşırtıcı olmayacaktır…</p>
<p>* * *</p>
<p>Brezilya ve diğer “yeni pembe dalga” Latin Amerika ülkeleri, Chávez’in “21. Yüzyıl sosyalizmi” dediği “şey”in “sosyalizm” olarak nitelenebilmesi için öncelikle, üretim (ve dolayısıyla da mülkiyet) ilişkilerine köklü bir müdahaleyi gereksindiğini gösteriyor: Kapsamlı ve yaygın bir kamulaştırma… Bu da, “parlamenter demokrasi”nin “işçi/emekçi demokrasisi”yle ikame edildiği, oligarkların, egemenlerin emek-düşmanı örgütlenmelerinin dağıtıldığı, emekçilerin her düzlemde ve her alanda yönetime katıldığı ve denetlediği bir toplumsal örgütlenmeyi gerektiriyor.</p>
<p>Şunu görmek gerek; Dünya artık sermayenin eline bırakılamayacak kertede kırılganlaştı, kapitalizmin kâra dayalı (ir)rasyoneli yeryüzü yaşamını, bios’u tehdit ediyor. Kapitalist talan devam ederse yeryüzünün görebileceği kuşak sayısı sınırlı &#8211; iki? Üç? Belki dört… Ama ötesi yok…</p>
<p>Bu anlamda sosyalistlerin işi, göreve gelebildikleri kısa sürelerde oligarkların yıkıp talan ettiklerini onarıp ondan sonra da çekip gitmek olmamalı. Sosyalistler, devrimciler, komünistler ta Marx ve Engels’den bu yana “Başka bir dünya”nın mümkün olduğu görüsünden hareket ederler. Sömürünün, tahakkümün, savaşların tarihe gömüldüğü, emekçilerin özgür ve eşitlikçi dünyası. Temel değerin sermaye ve kâr değil, emek ve yaşam olduğu bir dünya… Bu ise, kapitalist sistemi ortadan kaldırmakla mümkün, ona uyarlanmakla değil…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>25 Kasım 2022 10:30:50, İstanbul.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>N O T L A R</em></strong></p>
<p><a name="_ftn1"></a><a href="#_ftn1#_ftn1"><sup>[*]</sup></a> 3 Aralık 2022 tarihinde İstanbul Özgür Üniversite’de yapılan sunum… Kaldıraç, No: 258, Ocak 2023…</p>
<p><a href="#_ftnref1#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> Lula da Silva, Teslim olmadan önce Metal İşçileri Sendikası merkezi önünde yaptığı veda konuşmasından. (akt.: Hayri Kozanoğlu, “Hapse Atılan Sırf Lula mı?”, <em>Birgün</em>, 11 Nisan 2018, s.5.)</p>
<p><a name="_ftn2"></a><a href="#_ftnref2#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> “Brezilya’da Üçüncü Lula Dönemi”, <em>Evrensel</em>, 1 Kasım 2022, s.9.</p>
<p><a name="_ftn3"></a><a href="#_ftnref3#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> “Geçtiğimiz pazar günü seçimlerde (birinci tur-b.n.) Lula oyların yüzde 48.4’ünü alırken Bolsonaro aradaki farkı 5 puana indirerek oyların yüzde 43.23’ünü almayı başardı, partisi 513 iskemleli mecliste 99 iskemleyle son 20 yılın en büyük blokunu kurmayı başardı. Lula ikinci turda kazansa bile “düşman” bir meclisle, son derecede kutuplaşmış bir ülkede yönetmeye çalışmak zorunda kalacak.” (Ergin Yıldızoğlu, “Brezilya’da Bolsonaro Belası&#8230;”, <em>Cumhuriyet,</em> 6 Ekim 2022, s.9.)</p>
<p><a name="_ftn4"></a><a href="#_ftnref4#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> Ciara Nugent, “Lula’nın Dönüşü!”, <em>Birgün</em>, 13 Mayıs 2022, s.10.</p>
<p><a name="_ftn5"></a><a href="#_ftnref5#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> Cihan Tuğal, “Lula: Kutuplaşmaya Karşı Normalleşme Vadeden Bir Solcu Lider”, <em>Evrensel</em>, 5 Kasım 2022, s.9.</p>
<p><a name="_ftn6"></a><a href="#_ftnref6#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> “Workers’ Party (Brazil), https://en.wikipedia.org/wiki/Workers%27_Party_(Brazil)</p>
<p><a name="_ftn7"></a><a href="#_ftnref7#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> “Lula başkanken, Brezilya’nın IMF ile anlaşmalarına bağlı kalıp yatırımcıları memnun eden merkez sağcı öncülü Fernando Henrique Cardoso’nun mali tutuculuğunu sürdürmüştü.” (Ciara Nugent, “Lula’nın Dönüşü!”, <em>Birgün</em>, 13 Mayıs 2022, s.10.)</p>
<p><a name="_ftn8"></a><a href="#_ftnref8#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> Hayri Kozanoğlu, “Hapse Atılan Sırf Lula mı?”, <em>Birgün</em>, 11 Nisan 2018, s.5.</p>
<p><a name="_ftn9"></a><a href="#_ftnref9#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> İbrahim Varlı, “Lula Neden Hapsedildi?”, Birgün, 10 Nisan 2018, s.4.</p>
<p><a name="_ftn10"></a><a href="#_ftnref10#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a> Cihan Tuğal, “Brezilya’da Zayıflayan Bir Umut Işığı”, <em>Evrensel</em>, 5 Ekim 2022, s.9.</p>
<p><a name="_ftn11"></a><a href="#_ftnref11#_ftnref11"><sup>[11]</sup></a> Ciara Nugent, “Lula’nın Dönüşü!”,<em> Birgün</em>, 13 Mayıs 2022, s.10.</p>
<p><a name="_ftn12"></a><a href="#_ftnref12#_ftnref12"><sup>[12]</sup></a> Alfredo Saad-Filho, “A Coup in Brazil?”, <em>Jacobin,</em> 23.03.2016, https://jacobin.com/2016/03/dilma-rousseff-pt-coup-golpe-petrobras-lavajato</p>
<p><a name="_ftn13"></a><a href="#_ftnref13#_ftnref13"><sup>[13]</sup></a> Aylin Topal, “Brezilya’da Sağ Siyasetin Yeni Mücadele Mecrası: Yüksek Yargı”, <em>Birgün</em>, 15 Nisan 2018, s.13.</p>
<p><a name="_ftn14"></a><a href="#_ftnref14#_ftnref14"><sup>[14]</sup></a> Hayri Kozanoğlu, “Maçoların Baharı Şimdi de Brezilya’da”, <em>Birgün</em>, 9 Ekim 2018, s.5.</p>
<p><a name="_ftn15"></a><a href="#_ftnref15#_ftnref15"><sup>[15]</sup></a> Hayri Kozanoğlu, a.y.</p>
<p><a name="_ftn16"></a><a href="#_ftnref16#_ftnref16"><sup>[16]</sup></a> Hayri Kozanoğlu, “Hapse Atılan Sırf Lula mı?”, <em>Birgün</em>, 11 Nisan 2018, s.5.</p>
<p><a name="_ftn17"></a><a href="#_ftnref17#_ftnref17"><sup>[17]</sup></a> Magalhaes, Luciana; Jelmayer, Rogerio, “Michel Temer Seeks New Start as Brazil’s President”. <em>The Wall Street Journal</em> 31 Ağustos 2016.</p>
<p><a name="_ftn18"></a><a href="#_ftnref18#_ftnref18"><sup>[18]</sup></a> Aylin Topal, “Brezilya’da Sağ Siyasetin Yeni Mücadele Mecrası: Yüksek Yargı”, <em>Birgün</em>, 15 Nisan 2018, s.13.</p>
<p><a name="_ftn19"></a><a href="#_ftnref19#_ftnref19"><sup>[19]</sup></a> Olavo Passos de Souza ve Mikael Wolfe, “Jair Bolsonaro Is Laying the Groundwork for a Coup in Brazil”, <em>Jacobin, </em>9/22. https://jacobin.com/2022/09/jair-bolsonaro-far-right-coup-brazil-lula-presidential-election.</p>
<p><a name="_ftn20"></a><a href="#_ftnref20#_ftnref20"><sup>[20]</sup></a> Ceyda Karan, “Lula’nın Dönüşü”, <em>Birgün</em>, 2 Kasım 2022, s.9.</p>
<p><a name="_ftn21"></a><a href="#_ftnref21#_ftnref21"><sup>[21]</sup></a> Esra Akgemci, “Brezilya’da Aşırı Sağ Nasıl Kazandı?”… https://marksist.org/icerik/Sectiklerimiz/10720/Brezilyada-asiri-sag-nasil-kazandi</p>
<p><a name="_ftn22"></a><a href="#_ftnref22#_ftnref22"><sup>[22]</sup></a> Hayri Kozanoğlu, “Maçoların Baharı Şimdi de Brezilya’da”, <em>Birgün</em>, 9 Ekim 2018, s.5.</p>
<p><a name="_ftn23"></a><a href="#_ftnref23#_ftnref23"><sup>[23]</sup></a> Esra Akgemci, a.y..</p>
<p><a name="_ftn24"></a><a href="#_ftnref24#_ftnref24"><sup>[24]</sup></a> Alistair Farrow, “Brezilya Faşizme Yenik mi Düştü?”, 12 Kasım 2018… https://marksist.org/icerik/Dunya/10811/Brezilya-fasizme-yenik-mi-dustu</p>
<p><a name="_ftn25"></a><a href="#_ftnref25#_ftnref25"><sup>[25]</sup></a> Hayri Kozanoğlu, “Maçoların Baharı Şimdi de Brezilya’da”, <em>Birgün</em>, 9 Ekim 2018, s.5. Ayrıca bkz. Sam Meredith, “Who is the ‘Trump of the Tropics?’: Brazil’s divisive new president, Jair Bolsonaro &#8211; in his own words,” <em>CNBC,</em> 29 Ekşm 2018, https://www.cnbc.com/2018/10/29/brazil-election-jair-bolsonaros-most-controversial-quotes.html</p>
<p><a name="_ftn26"></a><a href="#_ftnref26#_ftnref26"><sup>[26]</sup></a> Ergin Yıldızoğlu, “Büyük Tıkanıklık”, <em>Cumhuriyet</em>, 29 Ağustos 2019, s.11.</p>
<p><a name="_ftn27"></a><a href="#_ftnref27#_ftnref27"><sup>[27]</sup></a> Nick Estes, “Yerlilerin Orman İçin Mücadelesi”, <em>Birgün</em>, 20 Eylül 2021, s.5.</p>
<p><a name="_ftn28"></a><a href="#_ftnref28#_ftnref28"><sup>[28]</sup></a> “Bolsonaro Artık Koltuğunu Bırak”, <em>Birgün</em>, 25 Nisan 2021, s.4.</p>
<p><a name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29#_ftnref29"><sup>[29]</sup></a> “Bolsonaro Yemin Etti: Sosyalizmden Kurtulacağız”, 2 Ocak 2019… https://marksist.org/icerik/Dunya/11185/Bolsonaro-yemin-etti-Sosyalizmden-kurtulacagiz</p>
<p><a name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30#_ftnref30"><sup>[30]</sup></a> Alistair Farrow, “Brezilya Faşizme Yenik mi Düştü?”, 12 Kasım 2018… https://marksist.org/icerik/Dunya/10811/Brezilya-fasizme-yenik-mi-dustu</p>
<p><a name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31#_ftnref31"><sup>[31]</sup></a> Ümit Kıvanç, “Brezilya: Paramiliter-Mafyozo Kapitalizm?”, 6 Şubat 2019… http://www.p24blog.org/yazarlar/3588/brezilya&#8211;paramiliter-mafyozo-kapitalizm</p>
<p><a name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32#_ftnref32"><sup>[32]</sup></a> Ümit Kıvanç, a.y.</p>
<p><a name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33#_ftnref33"><sup>[33]</sup></a> Miguel Andrade, “Demokrat Ordu Aldatmacası”, <em>Birgün</em>, 5 Nisan 2022, s.13.</p>
<p><a name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34#_ftnref34"><sup>[34]</sup></a> Alexandre de Santi &#8211; Rafael Moro Martíns, “Brezilya’da Yeniden Sol”, <em>Birgün</em>, 25 Mart 2021, s.5.</p>
<p><a name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35#_ftnref35"><sup>[35]</sup></a> Özdemir İnce “Peder Betto: Ölüme Terk Edildiler”, <em>Cumhuriyet</em>, 4 Ağustos 2020, s.9.</p>
<p><a name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36#_ftnref36"><sup>[36]</sup></a> Ertan Erol, “Yeni Brezilya”, <em>Evrensel</em>, 7 Ocak 2019, s.9.</p>
<p><a name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37#_ftnref37"><sup>[37]</sup></a> Michael Roberts, “Brezilya’nın Tropikal Trump’ı”, 29 Ekim 2018… https://marksist.org/icerik/Dunya/10706/Brezilyanin-tropikal-Trumpi</p>
<p><a name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38#_ftnref38"><sup>[38]</sup></a> Frei Betto, “Brezilya Diktatörlüğe mi Dönüyor?”, <em>Birgün</em>, 4 Eylül 2021, s.3.</p>
<p><a name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39#_ftnref39"><sup>[39]</sup></a> Bkz. Cristoph Harrig, “A Postelection Coup in Brazil Is Unlikely. But the Military Is Still Too Powerful.” <em>Jacobin, </em>10/22… https://jacobin.com/2022/10/lula-brazil-elections-military-administration</p>
<p><a name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40#_ftnref40"><sup>[40]</sup></a> Ertuğrul Kürkçü, “Brezilya’nın İbreti”, <em>Yeni Yaşam</em>, 3 Kasım 2022, s.10.</p>
<p><a name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41#_ftnref41"><sup>[41]</sup></a> https://www.iwgia.org/en/peru.html#:~:text=on%20their%20territory.-,Indigenous%20Peoples%20in%20Peru,to%20other%20Amazonian%20Indigenous%20Peoples.</p>
<p><a name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42#_ftnref42"><sup>[42]</sup></a> “Ordu Brezilya toplumunda zaten son derece güçlü bir kurumdu. PT iktidarında daha da güçlü bir hâle getirildi. İşçi Partisi askeri harcamaları çarpıcı bir şekilde arttırdı. Aynı zamanda orduyu, ABD özel kuvvetlerinin ülkenin demokratik olarak seçilmiş başkanı Jean Bertrand Aristide’yi devirdiği Haiti’ye, ABD’nin arkasını temizleyen BM güçlerine yardıma gönderdi. Hem Heleno hem de Mourao bu göreve liderlik eden subaylardandı.” (Alistair Farrow, “Brezilya Faşizme Yenik mi Düştü?”, 12 Kasım 2018… https://marksist.org/icerik/Dunya/10811/Brezilya-fasizme-yenik-mi-dustu)</p>
<p><a name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43#_ftnref43"><sup>[43]</sup></a> Ceyda Karan, “Lula’nın Dönüşü”, <em>Birgün</em>, 2 Kasım 2022, s.9.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fbrezilyanin-yeni-pembe-dalgasi-ne-kadar-sol%2F&amp;linkname=BREZ%C4%B0LYA%E2%80%99NIN%20YEN%C4%B0%20%E2%80%9CPEMBE%20DALGA%E2%80%9DSI%3A%20NE%20KADAR%20%E2%80%9CSOL%E2%80%9D%3F" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="https://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fbrezilyanin-yeni-pembe-dalgasi-ne-kadar-sol%2F&amp;linkname=BREZ%C4%B0LYA%E2%80%99NIN%20YEN%C4%B0%20%E2%80%9CPEMBE%20DALGA%E2%80%9DSI%3A%20NE%20KADAR%20%E2%80%9CSOL%E2%80%9D%3F" title="Twitter" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_email" href="https://www.addtoany.com/add_to/email?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fbrezilyanin-yeni-pembe-dalgasi-ne-kadar-sol%2F&amp;linkname=BREZ%C4%B0LYA%E2%80%99NIN%20YEN%C4%B0%20%E2%80%9CPEMBE%20DALGA%E2%80%9DSI%3A%20NE%20KADAR%20%E2%80%9CSOL%E2%80%9D%3F" title="Email" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fbrezilyanin-yeni-pembe-dalgasi-ne-kadar-sol%2F&amp;linkname=BREZ%C4%B0LYA%E2%80%99NIN%20YEN%C4%B0%20%E2%80%9CPEMBE%20DALGA%E2%80%9DSI%3A%20NE%20KADAR%20%E2%80%9CSOL%E2%80%9D%3F" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fbrezilyanin-yeni-pembe-dalgasi-ne-kadar-sol%2F&#038;title=BREZ%C4%B0LYA%E2%80%99NIN%20YEN%C4%B0%20%E2%80%9CPEMBE%20DALGA%E2%80%9DSI%3A%20NE%20KADAR%20%E2%80%9CSOL%E2%80%9D%3F" data-a2a-url="https://www.politikhane.com/brezilyanin-yeni-pembe-dalgasi-ne-kadar-sol/" data-a2a-title="BREZİLYA’NIN YENİ “PEMBE DALGA”SI: NE KADAR “SOL”?"></a></p><p>The post <a href="https://www.politikhane.com/brezilyanin-yeni-pembe-dalgasi-ne-kadar-sol/">BREZİLYA’NIN YENİ “PEMBE DALGA”SI: NE KADAR “SOL”?</a> appeared first on <a href="https://www.politikhane.com">POLİTİKHANE</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.politikhane.com/brezilyanin-yeni-pembe-dalgasi-ne-kadar-sol/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3394</post-id>	</item>
		<item>
		<title>FAŞİZMİN TARİHSELLİĞİ VE GÜNCELLİĞİ</title>
		<link>https://www.politikhane.com/fasizmin-tarihselligi-ve-guncelligi/</link>
					<comments>https://www.politikhane.com/fasizmin-tarihselligi-ve-guncelligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sibel Özbudun]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 04 Dec 2022 15:28:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.politikhane.com/?p=3346</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Faşizm, kapitalist reaksiyondan başka bir şey değildir.”1 &#160; “Tanımlar, çürütülebilmelerinin mümkün olmasının yanı sıra, dünya hakkında bildiklerimizi aydınlatmalıdır,”2 vurgusuyla Kevin Passmore bir kez daha faşizm(ler) konusuna &#8230;</p>
<p>The post <a href="https://www.politikhane.com/fasizmin-tarihselligi-ve-guncelligi/">FAŞİZMİN TARİHSELLİĞİ VE GÜNCELLİĞİ</a> appeared first on <a href="https://www.politikhane.com">POLİTİKHANE</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">“Faşizm,</p>
<p style="text-align: right;">kapitalist reaksiyondan</p>
<p style="text-align: right;">başka bir şey değildir.”<a name="_ftnref1"></a><a href="#_ftn1#_ftn1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Tanımlar, çürütülebilmelerinin mümkün olmasının yanı sıra, dünya hakkında bildiklerimizi aydınlatmalıdır,”<a name="_ftnref2"></a><a href="#_ftn2#_ftn2"><sup>[2]</sup></a> vurgusuyla Kevin Passmore bir kez daha faşizm(ler) konusuna nasıl bakılması gerektiğini anımsatırken; haksız değildir.</p>
<p>Kolay mı?</p>
<p>Sürdürülemez kapitalizmin tüm şer güçleriyle insan(lık)ın üzerine saldırdığı bir dönemden geçiyoruz.</p>
<p>Kimsenin inkâr edemeyeceği üzere burjuvazinin yeni normali yükse(lti)len (neo-) faşizm iken, işsizler ordusu 1929 Büyük Bunalımı’ndaki rakamlara parmak ısırtırcasına büyümekte ve kapitalist soyguncuların serveti büyük bir hızla artmadır.</p>
<p>Örneğin ABD’nin en zengin 400 milyarderi, toplam hane halkının yaklaşık üçte ikisinin sahip olduğuna eşit bir zenginliği elinde tutuyorken; bir uçta inanılmaz bir zenginlik öte yanda ise büyük bir sefaletin eşitsizlik uçurumu!</p>
<p>Söz konusu eşitsizlik tablosu dünya ölçeğinde de aynen geçerlidir. Yüz milyonlarca insan sefalete itilirken dünyanın en zengin 25 milyarderinin serveti iki ayda 255 milyar dolar artarak 1.5 trilyon dolara ulaşmıştı.<a name="_ftnref3"></a><a href="#_ftn3#_ftn3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Bu tablo faşizm tehlikesini büyüyor; dünya ölçeğinde yüz milyonlarca emekçinin işsizliğe ve derin bir sefalete itildiği bu koşullarda, hoşnutsuzluğun, öfkenin ve tepkinin büyümemesi elbette düşünülemez.</p>
<p>Evet, faşizmin zemini de her geçen gün güç kazanıyor. Buna karşın düzen güçleri, “telaşa mahal yok” havasını pompalıyor; demokratik kurumların ne denli güçlü ve yerleşik olduğundan dem vuruyor, faşist girişimlerin destekçilerinin küçücük bir azınlık olduğunu vurguluyor.</p>
<p>(Neo-) Faşizm tehlikesi büyüyorken; liberal söylem, faşizmi, geçmişte çok istisnai koşullarda ortaya çıkmış istisnai bir totaliter rejim olarak resmeder. Bu anlayışa göre bu tarz faşist rejimlere modern dünyada artık yer yoktur.</p>
<p>(Neo-) Faşizm tartışmasının dünya gündemine oturmasında, 2016 ABD seçimlerinin büyük etkisi oldu. “Faşizm” kavramının hiçbir zaman çok revaçta olmadığı Amerika’da, Trump’ın 2016 seçim kampanyası sayesinde, ana akım medya birdenbire bir “faşist tehdit” keşfetti. Dünyanın en “liberal” görünümlü ülkesi faşizme mi yöneliyordu?</p>
<p>Bu düşüncelere ve sorulara anında itiraz eden de çok oldu. Ekonomik durum 1930’lar Almanyası’ndaki kadar kötü değildi çünkü. Üstelik Amerika’da içselleştirilmiş bir serbestiyetçi kültür ve bunu koruyan kurumlar vardı. Dolayısıyla faşizmin gelmesi imkânsızdı.</p>
<p>Trump’ın yenilmesiyle bu tartışmaların son bulacağı düşünülüyordu. Oysa 6 Ocak 2021’deki faşist kalkışmayla başlayarak, Trump ve çevresinin 2020 seçimlerini geçersiz sayma çabaları, faşizmi gündemde tutmaya devam etti.</p>
<p>Faşizm tartışması sosyalistleri de böldü. Ciddi bir kesim, birkaç yıldır büyüyen faşizan tehdidi inkâr ediyor, buna bu kadar odaklanılmasını “liberal” bir oyun olarak görüyor. Oysa ABD’indeki faşizan çevrelerin kat ettiği mesafeyi küçümsemek ahmaklık olur.</p>
<p>“Basına sızdırılan silahlı örgüt “Oathkeepers”ın üyelik listesi tekrar gösterdi: Şiddet yanlısı çevreler giderek büyüyor. Ve bir o kadar önemlisi, aktif ve emekli asker ve polisler, bu çevrelerin içinde giderek artan bir ağırlığa sahip. Alman ve İtalyan örneklerinden de biliyoruz. Hevesi kursağında kalan emperyal güçlerin morali bozuk kolluk kuvvetleri, faşizmin yükselişinde gayet önemli bir yer tutuyor. Bir süredir vurgulamakta olduğum “Amerika’nın emperyal düşüşü,” daha on yıllarca bu toplumu etkileyecek ve faşist potansiyelleri canlı tutacak”<a name="_ftnref4"></a><a href="#_ftn4#_ftn4"><sup>[4]</sup></a> gibi…</p>
<p>Söz konusu hâl ABD ile sınırlı değildir. Almanya’da olduğu gibi Hollanda, Fransa, Belçika, Macaristan, Polonya gibi AB ülkelerindeki aşırı sağ akımlar da hiç küçümsenmeyecek güçlere sahip duruma gelmişlerdir. Dünya genelinde ise siyasi gericileşmenin daha ileri noktalara taşındığı pek çok örnek vardır. Burjuvazi, genel olarak otoriter rejimlere ve faşizmin canlandırılmasına yönelmektedir. Bu tablo çok net biçimde gözler önündedir artık.</p>
<p>Bu yönelimin altında yatan temel sebep kapitalizmin tarihsel sistem krizidir. Yine aynı temelde gelişen dünya savaşı ve doğurduğu sonuçlar da bu eğilimi güçlendirici etkide bulunmaktadır. Faşizm ile kapitalizmin büyük krizleri ve emperyalist savaş dönemleri arasındaki bağ geçmişte yaşanan yıkımların deneyimleri ışığında kolaylıkla kurulabilir. Bugün de (neo-) faşizm bu nesnellikten köklenerek, burjuvazinin itinalı bakımıyla gelişmekte ve yaygınlaşmaktadır.</p>
<p>Son yıllarda ırkçı, faşist, aşırı sağ parti ve hareketlerin dünya genelinde güçlenmesi, seçim başarıları elde etmesi kapitalist sistemin güncel gerçekliğinin bir görünümünü oluşturuyor. Bu güncel gerçeklik onun tarihsel sistem krizi içinde olmasıyla belirleniyor ve bunun en asli öğeleri kuşkusuz kapitalist ekonominin süreğenleşen tıkanma hali ve sıklaşan aralıklarla patlayan krizleri ile emperyalist savaş sürecidir. Öte yandan bu derin kriz, toplumsal dinamikleri ve ülkelerin siyaset sahnelerini yeniden şekillendiriyor. Çalkantılar ve çelişkilerle dolu bir büyük çaplı değişim dönemindeyiz.</p>
<p>Sermayenin küresel ölçekte yürüttüğü neo-liberal haçlı seferinin emekçi kitleler üzerinde elde ettiği zaferlerle ilerleyen yaklaşık çeyrek yüzyılın ardından, yaklaşık olarak son yirmi yıldır dünyanın dört bir yanında emekçiler halk isyanları düzeyine varan kitle eylemliliği ile suskunluk ve geri çekilişlerine son vermeye başladılar. Bu süreçte başta Latin Amerika ülkeleri olmak üzere, Yunanistan’dan Sri Lanka’ya, Mısır’dan İran’a, Haiti’den Kazakistan’a kadar birçok ülkede bu yükseliş dalgası devrimci durumları da ortaya çıkardı. Ama işler o düzeye ulaşsın ya da ulaşmasın, devrimci önderlik eksikliği her yerde kendisini yakıcı bir şekilde ortaya koydu. Bu eksiklik, yalnızca yükselişlerin başarılı devrimlerle sonuçlanmamasına değil, karşı-devrimci güçlerin prim toplayabilmesine de zemin hazırlamaktadır. Toplum ve siyaset sahnesi krizin etkisiyle giderek kutuplaşırken, diğer uçtaki ırkçı, faşist, gerici siyasi eğilimler de güçleniyorlar.</p>
<p>Çeşitli ülkelerin siyaset sahnesinde bu eğilimlerin siyasi partiler ve seçimler düzleminde de yansımalarını görüyoruz. Genel olarak söyleyecek olursak ikinci emperyalist dünya savaşı sonrasından itibaren yaklaşık 70 yıl boyunca merkez sağ ve merkez sol partilerin hâkimiyeti üzerine kurulu burjuva siyaset sahnesi sarsılmakta, dağılmaktadır. Esasen kapitalist yükseliş ve göreli istikrar döneminin ifadesi olan bu siyasi yapılanma, yükseliş ve istikrarın tarihe karışmasıyla krize girmiştir. Neo-liberal saldırı programlarının siyasal plandaki yürütücülüğünü yapan bu merkez partiler bir bütün olarak klasik/geleneksel konumlarından daha sağa kayarak zemin kaybetmeye ve kimlik değiştirmeye başladı. Buna koşut olarak daha sağ ve daha sol eğilimler gerek bu partilerin içinde gerekse dışında güç kazanmaya başladılar. Farklı ülkelerde bu gidiş farklı tempo ve biçimlerde yaşandı, yaşanıyor. İsveç ve İtalya’daki son seçimler de bu genel değişim sürecinin eğilimlerinden birini oluşturan faşist canlanmaya eklenen yeni halkalar oldular.</p>
<p>Şunda şüphe yok: İtalya’daki seçim sonuçları Avrupa’yı sarstı. Kıta genelinde aşırı sağ eğilimler son yıllarda yükselse de ilk kez bir ülkede resmen iktidar kurdu.</p>
<p>İtalya seçimlerinde Benito Mussolini hayranı Giorgia Meloni’nin başını çektiği neo-faşist eğilimli İtalya’nın Kardeşleri Partisi’nin yaklaşık yüzde 26’lık oy oranıyla en güçlü parti olması ülkenin politik hattı açısından yeni bir dönemece işaret ediyor. Bir önceki seçimde İtalya’nın Kardeşleri Partisi’nin yüzde 4’lük oy oranıyla küçük parti konumundayken şimdi en güçlü partiye dönüşmesi elbette tesadüfü değil…</p>
<p>Son yıllarda Avrupa genelinde aşırı sağ ve sağ popülist hareketlerin güç kazandığı bir gerçek. Polonya, Macaristan, Hırvatistan, Avusturya, Fransa ve İsveç gibi ülkelerde aşırı sağ ve neo-faşist partiler ivme kazandı. Almanya, Hollanda ve Belçika gibi ülkelerde de sağ popülist partiler daha da güç kazanıyorlar. Bu süreç de tesadüfi değil.</p>
<p>“Uluslararası arenada ve Avrupa boyutunda kapitalist sistemin daha da krize girmesiyle, toplum içerisinde milliyetçi ve ayırımcı politikaların güç kazanmasıyla ve sonuçta mevcut siyasal partilerin geniş kesimlere perspektif sunamamalarıyla birlikte yeni görünümlü aşırı sağ ve neo-faşist partiler daha da güç kazandılar. Avrupa boyutunda yeni bir sağ popülizm gerçekliğinden söz edilebilir. Bu politik hat popülist söylemlerle mevcut partilerin krizinden de nemalanmakta. Oysa sağ popülizm aşırı sağ, neo-faşist politikalarla merkezci sağcı politikalar arasında bir köprü vazifesi de görüyor.”<a name="_ftnref5"></a><a href="#_ftn5#_ftn5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>Mikkel Bolt Rasmussen’in de ifade ettiği üzere, “XXI. yüzyılda antifaşizm, sokaklarımızdaki faşistlere direnmekten daha fazlasıdır: anti-kapitalist bir proje tasavvur ve inşa etmekle ilgilidir…</p>
<p>Çünkü ABD, Brezilya, Hindistan, Fransa, Danimarka, İtalya, Macaristan, Polonya ve ötesindeki aşırı sağ hareketlerin çarpıcı bir şekilde güçlenmesine ilişkin analizler bu güncel hareketleri 1930’ların faşist hareketleriyle karşılaştırma eğiliminde olmuştur. Günümüz politikacılarını ve fenomenleri faşist politikacılar ve onların 1930’lar Avrupa’sındaki eylemleriyle bağlantılı olarak kavramak elbette ki önemlidir, ancak bu, bugün ortaya çıkan yeni faşizm biçimlerini görmemizi ve bunlarla mücadele etmemizi engelleyebilir. İki savaş arası faşizmine odaklanan dar, Avrupa merkezli yaklaşımın ötesine geçmeli; faşizmi, faşist eğilimlerin krizlerle dolu çağdaş kapitalist toplumdaki işlevine bakarak tarihselleştirmeli ve analiz etmeliyiz.</p>
<p>Faşizm bugün eskisinden daha farklı. Hâlâ toplumsal olarak inşa edilmiş mülkiyeti dışlayarak özel mülkiyetin yapısını korumayı amaçlayan şiddetli bir aşırı milliyetçiliktir; ancak biçimleri, mitleri ve zamansallığı değişti ve farklı bir tarihsel duruma, krizle dolu, ağ bağlantılı bir geç kapitalizme uyarlandı…</p>
<p>Şu anda politik bir kırılma yaşıyoruz. 2007-2008 finansal krizi neo-liberal küreselleşmeye ağır bir darbe indirdi ve altta yatan 40 yıllık ekonomik daralmayı gün yüzüne çıkardı&#8230;</p>
<p>XXI. yüzyıl faşizmini temsil eden yeni parti ve hareketler, krizde olan ve ekonomik büyüme vaatlerini yerine getiremeyecek gibi görünen ulusal demokratik siyasi sisteme muhalif olarak ortaya çıktılar. Bunlar, İkinci Dünya Savaşı sonrası sosyal devletin neo-liberal yolda uzun ve yavaş biçimde çözülüşüne karşı bir tepki, ya da o zamanın dünyasına dair belirli bir fikir teşkil ediyorlar. Trump’tan Salvini’ye, Messerschmidt’ten Orbán’a kadar siyasi liderler, işsizlikten, küreselleşmeden ve ataerkil düzeni tehdit eden yeni siyasi öznelerin ortaya çıkmasından önceki o efsanevi zamanın bir imgesini canlandırıyorlar.</p>
<p>Bu partiler, tarihsel ve ahlâki bir çöküşün nedenleri olarak görülen göçmenleri, Müslümanları, Yahudileri, beyaz olmayanları, solcuları, feministleri ve diğer grupları hedef alıp dışlama yoluyla yeniden oluşturulabilecek kayıp bir ‘orijinal’ etno-ulusal topluluk fikri etrafında toplanarak sisteme karşı koyuyor. Ve sözü edilen grupların hepsi, korunmaya muhtaç bir ulusal topluluğun düşmanları olarak lanse ediliyor. Michael Rogin’e göre bu bir ‘siyasi demonoloji’, yani siyasi sınıfın ulusu tehdit eden tehlikeli şeytanlar imgesi yaratması süreci. Bu süreç sayesinde kapitalist toplumun ekonomik bölünmelerini ırkçılık ve yabancı düşmanlığına dayalı toplumsal bölünmelere dönüştürmek mümkün hale geliyor.</p>
<p>Yeni faşist partiler devreye giriyor ve karşı çıktıkları iddia edilen siyasi kurumları paradoksal bir şekilde destekliyorlar. İtalya’da Lega ve İtalya’nın Kardeşleri; Danimarka’da Danimarka Halk Partisi ve Yeni Düzen Partisi; Fransa’da Eric Zemmour ve Le Pen’in Ulusal Cephe Partisi; Hollanda’da Geert Wilder’ın Özgürlük Partisi örneklerinde durum böyledir.</p>
<p>Çağdaş faşizm aynı zamanda kemer sıkma politikalarına ve yozlaşmış liderlere karşı toplumsal, ırksal ve çevresel adalet talebiyle 2008’den beri dünya çapında gerçekleşen sayısız protestoya, işgale ve ayaklanmaya yönelik de bir tepkidir. George Jackson’ın belirttiği gibi, faşizm, neo-liberal küreselleşmeye ve kapitalizm-ulus devlet bağlantısına karşı daha radikal bir muhalefetin ortaya çıkma olasılığının önlenmesidir. Faşizm, geçtiğimiz on yıllarda yaşanan birçok protesto, ayaklanma, işgal ve eylemde şekillendiğini gördüğümüz gerçek anti-kapitalist cepheyi engellemeyi amaçlıyor.</p>
<p>Burada faşizm kontrol listesinin ve dar bir siyasi faşizm anlayışının ötesine geçmek gerekiyor…</p>
<p>Açıkça belirtmek gerekirse faşizm, demokratik ulus devletlerden radikal bir kopuş değildir. Walter Benjamin’den biliyoruz ki devlet sadece hukuk üzerine kurulu değildir, bir kriz olduğunda aktif olarak hukuk dışı önlemlere başvurur. Bir kriz durumunda devlet kendi yarattığı ve onu korumak üzere tasarlanmış olduğu kanunu görmezden gelir; düzeni yeniden tesis etmek için bir istisna hâli dayatır…</p>
<p>Faşizm bugün belirli faşist partilerde tecrit edilmediğinden, günlük kültüre yayıldığından ve ulus devletin işleyişinin neredeyse zorunlu bir parçası haline geldiğinden, bu oluşuma karşı çıkmak için yapılacak herhangi bir girişim, anti-faşizmi anti-kapitalizm ve ulus devlet eleştirisi ile birleştirmelidir. Faşizmi eleştirmek, para ekonomisini ve mevcut devlet biçimini ortadan kaldırmak yönünde bir perspektifle otoriter ve ırkçı geç kapitalizme saldırmak anlamına gelir. Faşizme karşı kendimizi savunmamız elbette önemlidir, ancak sadece faşizmi mümkün kılan koşulları ele aldığımız durumda faşizmi alt edebiliriz.</p>
<p>Dolayısıyla anti-faşizm, sorunun köklerini irdelemek anlamında radikal olmak zorundadır: gerçek antifaşizm, faşist partilere ve toplumun faşistleştirilmesine yönelik muhalefeti, mevcut düzenden, yani krizlerce yönlendirilen kapitalist toplumdan radikal bir kopuşu öngören bir projeye içkin kılmak anlamına gelir. Görevimiz, faşizmin ortaya çıktığı koşulları ortadan kaldırmaktır. XXI. yüzyılda anti-faşizm, sokaklarımızdaki faşistlere direnmekten daha fazlasıdır: madunları, kapitalist egemenliğin sözde kaçınılmazlığını reddetme konusunda birleştiren radikal bir anti-kapitalist proje tasavvur ve inşa etmekle ilgilidir.”<a name="_ftnref6"></a><a href="#_ftn6#_ftn6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>GENEL ÖZELLİKLERİ</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bunun için genel özellikleriyle teorik çerçeveye, yeni(lenen) unsurları da monte etmek “olmazsa olmaz” bir gereksinim olarak karşımıza dikiliyor.</p>
<p>Kökeni “Fasces” teriminden gelen ‘Faşizm’ sözcüğü, çevresi bir çubukla çevrili baltanın adıdır.</p>
<p>Faşizmin ortaya çıkışı I. Dünya Savaşı’nı izleyen kapitalist bunalım ile sıkı sıkıya bağlıdır; anımsayın, sistemin bunalımıyla birlikte, zincirleme devrim ve ayaklanmalar patlak verdi. Ülkeden ülkeye sıçrayan sistemik krizler, kaos, durgunluk, yokluklar, iflaslar, hiperenflasyon, işsizlik ve bunların hepsini gölgede bırakan dünya ekonomik krizi (1929-1933) herkesi, herşeyi terinden oynattı.</p>
<p>Tek tek ülkelerde ekonomik krizin politik krizle birleşmesi ve toplumsal çelişkilerin üst düzeyde şiddetlenmesi, solun eksik kaldığı ve uygun ortamı kendi lehine değerlendiremediği durumlarda faşizmin nesnel koşullarını hazırlamıştır. Dolayısıyla Avrupa’da beklenmedik bir hızla yayılan faşist hareketlerin, devrimci dalganın düşüşüyle (1918-1923) bağlantılı yükselişleri tesadüf değildir. En radikal karşıdevrim biçimi olan faşizm, en radikal devrim biçimi olan Sovyet devrimine karşı kapitalizmin kurtarıcısı olarak sahneye çıkmıştır.</p>
<p>İki dünya savaşı arasında en parlak yıllarını yaşayan faşizmin ilk ortaya çıktığı yer İtalya (1922), en vahşi olduğu ülke Almanya (1933), merkez üssü ise, Batı Avrupa’dır.</p>
<p>İktidara geldiği diğer ülkeler Bulgaristan (1923), Portekiz (1933), Avusturya (1933-1938), Yunanistan (1936), İspanya (1939), Japonya (1940), Fransa (1940), Romanya (1940), Slovakya (1939), Hırvatistan (1941), Ukrayna (1941), Macaristan’dır (1944).</p>
<p>Romanya ve Yugoslavya’daki kukla ve melez askeri faşist rejimler Alman işgalinden önce, Fransa’da Petain, Macaristan’da Horty, Hırvatistan’da Pavelic diktatörlükleri ise mihver güçlerinin doğrudan işgali sırasında kuruldu. Mussolini Hırvat Ustaşa’ya, Hitler Avusturya Nazilerine, Belçikalı Rexist harekete, Finlandiya Lapua hareketine ve Slovak faşistlerine, her ikisi birden Franko’ya doğrudan yardımda bulundular.</p>
<p>Faşizm anavatanı Avrupa’da baskın durumdayken, kıta dışındakilerin en gelişmişi II. Dünya Savaşı’nda Almanya ve İtalya’nın suç ortağı Japonya idi. Tepeden inme askeri faşist diktatörlük hızlı bir modernleşmeye, karizmatik imparatora, geleneksel siyasete ve saldırgan bir emperyalizme dayanıyordu. Mussolini faşizminde tüm standartların odak noktası devletti, Japon faşizminde ise “halkın doğal kan bağları” ile birleşmiş bir devlet ve ulus yaratarak sınıflı toplum yapısına son vermekti. Japon devletinde imparator mutlak irade ve söz sahibiydi.</p>
<p>Malum faşizmden söz edildiğinde başlıca üç olguya işaret etmiş olunur: i) Devlet, ii) ırkçı/milliyetçi ideoloji, iii) militan siyasal hareket! Bu özellikler tüm faşist hareketlerde merkezi bir yer tutup, yüceltilirken; “Faşist devlet, yalnızca kendi özüne indirgenmiş liberal devlettir: İster doğrudan doğruya ister dolaylı yoldan olsun, temelden otoriter olan pratiklerini, koşullara göre, artık gizleme gereğini duymayan mülk sahipleri birliği&#8230; Bu açıdan alınırsa, ‘demokratik’ görünüşlere vurulan her darbe, biçimsel bile olsalar, özgürlüklerin her türlü kısıtlanması (doğal haklar kavramı pek umursanmasa bile) rejimin faşistleştirilmesinin önemli belirtilerinden biri olarak kabul edilmelidir.”<a name="_ftnref7"></a><a href="#_ftn7#_ftn7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Tekelci kapitalizmin doğrudan ürünü olarak devleti yücelten faşizm, bunu da siyasal özgürlükleri ortadan kaldırmanın gerekçesine dönüştürür.</p>
<p>Onun için aslolan devletin “bekası” ile güçlenmesidir. Özgürlük yerine otorite ve disiplini, eşitlik yerine ise eşitsizlik ile hiyerarşiyi koyan faşist devlette, “hak yok, vazife var”ken faşizm, insan(lık)ın bir sürü hâline getirilmesidir.</p>
<p>İtalya’da 1920’lerde ortaya çıkan bir siyasi hareketi ve bu hareketin iktidara geldikten sonra kurduğu ekonomik, siyasal ve toplumsal düzeni ifade eden faşizm; bazı farklı yanlarıyla Alman Nazi rejimini de kapsar. Söz konusu iki pratik de faşizmin en olgun iki örneğini oluşturur.</p>
<p>Hitler’in iktidara gelmesinin nedenleri arasında Almanya’nın I. Dünya Savaşı’ndan ağır bir yenilgiyle çıkması ve toplumda bunun yarattığı eziklik duygusu, sol hareketlerden duyulan endişe ve sermaye sınıfının kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmesi sayılabilir.</p>
<p>Faşist rejimler; eşitlik, özgürlük, akılcılık, ilerleme kavramlarını, iktidarlarını sürdürmekte engel görürler. Kendi rejimlerinin sürmesi için baskıyı, şiddeti, zorbalığı kullanırlar. Bireysel hak ve özgürlükleri şiddetle bastırırlar. Faşizmin insana bakış açısı biyolojiktir. Bu bakımdan akıldan çok duygulara, insanların en ilkel içgüdülerine seslenirler. Faşist liderlerin bir özelliği de çok yetenekli birer demagog olmalarıdır. İnsanı biyolojik varlık olarak ele aldıklarından, insanlar arasındaki eşitsizlikleri doğal karşılarlar.</p>
<p>Bu bakımdan cinsiyet eşitliğine karşıdırlar. Toplumu; ırk ve mezhep temelinde de ayrıştırarak egemenliklerini sürdürmek isterler. Bu kavrayış; insanı, başlı başına bir varlık olarak değil, toplumsal yapının işleyişini sağlayan mekanik bir dişli olarak ele alır. Faşizm, bireyselliği yadsır. Irkçılık ve şovenizm, rejimin devamı için şarttır. Faşist rejimler, özgür düşünceyi her zaman boğmak isterler. Onlara göre duygular kitleleri galeyana getirmeli, coşku yaratmalı, mümkün olduğunca düşünmemelerini sağlamalı ve fanatikleştirmelidir.</p>
<p>Nazilerin Propaganda Bakanı Joseph Goebbels, 1930’lar Almanya’sı için “Kitleler aklını yitirmiş bir sarhoşluk içinde. Bu böyle devam etmeli,” der<a name="_ftnref8"></a><a href="#_ftn8#_ftn8"><sup>[8]</sup></a> ve ekler: “Entelektüelizm her türlü propagandanın düşmanıdır.”</p>
<p>Faşizmin aydına bakış açısını özlü biçimde ifade eden Goebbels göre aydınlar; topluma, toplumun örf ve adetlerine yabancıdır, kullandıkları dil yapaydır. Faşistler, kitlelerin kültürel ve siyasal bilincinin yükselmesini, kendi zorba rejimlerinin sürekliliği için tehlike görürler. Faşizmin kullandığı dil; kaba, hoyratça, basit, somut, şiddeti ve nefreti körükleyen bir dildir. Derinliği yoktur. Güç ve iktidar hırsıyla dolu, saldırgan, hakaretamiz bir dildir.</p>
<p>Bununla bağıntılı olarak Benito Mussolini de, “İtalya’yı yönetmek istiyoruz. İtalya’nın sorunlarını çözmek için erkek adamlara ve irade gücüne ihtiyaç var,” derken düşüncenin yerini kaba gücün alacağına işaret eder.</p>
<p>Özetle faşizm; şiddetin kol gezdiği, güçlünün zayıfı ezdiği, adaletin gerçekleşmediği, eşitsizliğin doğal karşılandığı, bireyselliğin değil kitleselliğin, ilkelliğin, cehaletin kutsandığı demagoji rejimdir.</p>
<p>Ancak şurası da unutulmamalıdır ki faşist diktatörleri “şarlatan, hasta” diye nitelemek de pek doğru olmayacaktır.</p>
<p>Jorge Luis Borges, “Faşizmin bir ruh hâli” olduğuna dikkat çekerken; büyük ölçüde haklıdır. Çünkü faşizm sadece liderle açıklanabilecek bir hâl değildir.</p>
<p>O geniş kitleleri ortak bir duyguda birleştiren bir dünya görüşüdür; kitlelerin histerik biçimde öndere tapındığı, ürkütücü siyasal durumdur.</p>
<p>Liderlerin kararları asla sorgulanmaz, ağzından çıkan her cümle -çoğu zaman kendini değillerse bile- hakikât olarak benimsenir. Tanrısal güce sahip olduğu düşünülür, “ulus” için lütuftur. Bir zaman sonra lider de “kurtarıcı” kimliğine inanır, bürünür, yeni hakikât -hakikât ötesi- böylece tamamlanmış olur.</p>
<p>Federico Finchelstein’ın, “plana uygun mit” olarak tarif ettiği biçimde, yarattığı bu hakikât ötesi duruma uygun öyküler kurgulanır. Hiç olmamış bir tarihtir söz konusu olan. Sıkça yinelenen masallar, böyle bir geçmiş yaşam olduğuna inandırır toplumu.</p>
<p>Benzer şekilde yinelenen hayali başarılarla özdeşleşir yığınlar. “Dünyayı dize getirmek”, “hayali düşmanlar yaratmak”, “sahte iktisadi başarılar”, “uzaya gitmek ve orada egemenlik kurmak” gibi. “Faşistler mit ile gerçeklik arasındaki sınırları yeniden çizdiler. İnandıkları ırkçı yalanlardan yola çıkarak dünyayı yeniden şekillendirmeyi amaçladılar. Bunu yaparken de gerçeğin yerini mitler aldı.”<a name="_ftnref9"></a><a href="#_ftn9#_ftn9"><sup>[9]</sup></a></p>
<p>Faşizm; kapitalist milliyetçiliğin tonudur; popülizm ile beslenip, “kendi ırkının üstün özellikleri” olduğu inancıyken; Federico Finchelstein ekler: “Faşist ideoloji, insanların hiyerarşik biçimde üstün ırklar ve aşağılık ırklar olarak bölündüğü yalanı üzerine kuruludur. Bu ideoloji, daha zayıf ırkların üstün ırklara hükmetmeye amaçladığına dair tamamen paranoyak bir fanteziye dayanır… Faşizmin mesihsel din yorumu düşmandan besleniyordu; hakikâtin karşısında olan ve bu yüzden de ezilmesi, nihayetinde yok edilmesi gereken bir düşmandan.”<a name="_ftnref10"></a><a href="#_ftn10#_ftn10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>Burada şunun altını bir kez daha çizmekte yarar var: Nazi teorisyenlerinin, liderliğinin var olan yasalara ve haklar-özgürlükler sistemine, meşruiyet atfetmemelerinin, hiç çekinmeden onları yok hükmünde sayarak davranmalarının arkasında projelerinin mesihsel niteliği yatıyordu.</p>
<p>Toparlarsak: Faşizm, sadece tekelci sermayenin terörist ya da kural tanımaz bir diktatörlüğü değil, aynı zamanda bir kitle ideolojisi, bir burjuva devlet biçimidir ve öteki burjuva diktatörlükleriyle aynı sınıfsal içeriğe sahipken Roland Barthes’ın, “Faşizm konuşma yasağı değil, söyleme mecburiyetidir”…</p>
<p>Elias Canetti’nin, “Deneyimlediğimiz diktatörlükler tümüyle kalabalıklardan oluşmuştur&#8230; Büyüyen kalabalıklar -ki bu özellikle önemlidir- ve daha da büyük kalabalıkların kasıtlı ve yapay coşturulması olmasa, diktatörlüklerin gücü diye bir şey olmayacaktır”…</p>
<p>Sevgi Soysal’ın, “Faşizm yığınlar açısından düşünüldüğünde, düşünmeyen, sormayan insanların sürüklendiği bir ideolojidir”…</p>
<p>Emma Goldman’ın, “Faşizm, salt milliyetçi ve ırkçı değil, aynı zamanda da cinsiyetçidir”…</p>
<p>Jean-Paul Sartre’ın, “Faşizm, kurbanlarının sayısıyla değil, onları öldürme yöntemiyle tanımlanır!”</p>
<p>Noam Chomsky’nin, “Bir kez daha belirtmek istiyorum, ‘faşizm’ gaz odaları demek değildir. Faşizm, devletin sendikaları ve şirketleri koordine ettiği ve büyük iş çevrelerine büyük rol verdiği özel bir ekonomik düzenleme biçimidir”…</p>
<p>Franco Berardi’nin, “Faşizm belli bir ulusal, dini veya etnik bir kimlik savunusu değil, genellikle savaş ve katliamla sonuçlanan tehlikeli bir tarihsel oyuna neden olan bir ulusal, dini ve etnik kimlikleştirme sürecidir”…<a name="_ftnref11"></a><a href="#_ftn11#_ftn11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Benito Mussolini’nin, “Faşizmi korporatizm olarak tanımlamak uygun olacaktır, çünkü o devletin ve kurumsal (tüzel) gücün birleşimidir.” “Faşizm dini bir konsepttir”…<a name="_ftnref12"></a><a href="#_ftn12#_ftn12"><sup>[12]</sup></a></p>
<p>Maurice Bardèche’nin, “Tüm faşizmlerde bir ahlâk ve estetik bulunur, ama bu ahlâk ve estetik fetihçidir ve bu yüzden her faşizm bir dindir”…</p>
<p>Federico Fellini’nin, “Faşizm her daim bir taşra ruhundan, gerçek sorunlara dair bilgi sahibi olmamaktan ve insanların kendi yaşamlarına daha derin anlamlar katmayı, tembellik, önyargı, açgözlülük ve kibir nedeniyle reddetmesinden doğar”…</p>
<p>Theodor W. Adorno’nun, “Akıl yoluyla bir faşiste ulaşmak mümkün değildir; çünkü o aklı başkalarının pes etmesi olarak görür”…<a name="_ftnref13"></a><a href="#_ftn13#_ftn13"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>Yalçın Küçük’ün, “Faşizm, tarihin kaydettiği önceki dikta uygulamalarından, korkudan kaynaklanmasıyla ayrılıyor. Korkunun hareketsizliği doğurması en çok faşizmde var,” diye betimledikleri faşizm ölümün yüceltilmesidir.</p>
<p>Aslı İspanyolca “Viva La Muerte” olan sloganın “yaratıcısı”, Franco’nun generallerinden José-Millán Astray’dir; faşist komutan, ilk kez askerlerini çarpışmaya sürerken kullanmış bu sloganı ve faşizme yakışan, betimleyen teorik-pratik çerçeve de buydu zaten.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>TEORİK ÇERÇEVE </strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>O hâlde kapitalizmin emperyalist hâlinin siyasi rejimi olarak ortaya çıkan faşizm(ler)in tarihsel deneyim(ler)den hareketle hızla aktaralım:<a name="_ftnref14"></a><a href="#_ftn14#_ftn14"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Eduardo Galeano’nun, “Özgür olan tek şey fiyatlar. Bizim topraklarımızda Adam Smith’in Mussolini’ye ihtiyacı var. Yatırım özgürlüğü, fiyat özgürlüğü, kambiyo özgürlüğü: Piyasalar ne kadar özgürse, insanlar o kadar tutsak. Küçük bir kesimin refahı geri kalan insanları lanetliyor. Masum bir serveti bilen var mı? Kriz zamanlarında liberaller muhafazakâr, muhafazakârlar ise faşist olmuyorlar mı?”<a name="_ftnref15"></a><a href="#_ftn15#_ftn15"><sup>[15]</sup></a> sorusundaki üzere faşizm çürümekte olan kapitalizmdir.<a name="_ftnref16"></a><a href="#_ftn16#_ftn16"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>Faşizm büyük sermayenin çıkarlarının militan ve yasasız savunuculuğunu yapar, karşı koyan güçleri dağıtmayı, ezmeyi başardığında ise dizginsiz diktatörlüğünü kurar.</p>
<p>Faşizm, hâkim sermaye sınıflarının zorla iktidarda kalmaları düzenidir. İşçi sınıfının bilinçlenmesine karşı, haklarına sahip çıkmasına karşı, yokluklar ve yoksunluklar içinde bırakılmasını sağlayan bir tekelci terör rejimidir.<a name="_ftnref17"></a><a href="#_ftn17#_ftn17"><sup>[17]</sup></a></p>
<p>“Ekonomik bunalımların yarattığı umutsuzluk ve bezginlik iklimi, faşizmin oluşmasında ne kadar önemli bir faktör olarak belirirse belirsin, faşizm ortamının hazırlanmasında, faşizmin iktidara getirilmesinde, faşizmin uygulanmasında bütün kuklaların ipleri, son tahlilde, emperyalist finans kapitalin elinde bulunur.”<a name="_ftnref18"></a><a href="#_ftn18#_ftn18"><sup>[18]</sup></a></p>
<p>Kolay mı? “Faşizm, ekonomik, toplumsal ve politik bunalımın son derece geliştiği, sınıflar arası karşıtlıkların son derece arttığı koşulların iktidar biçimiydi.”<a name="_ftnref19"></a><a href="#_ftn19#_ftn19"><sup>[19]</sup></a></p>
<p>Bu bağlamda da “Faşizm, bunalımın ve proletaryanın yol açtığı yıkımın tehdit ettiği burjuva ekonomisinin kendini aşırı bir şekilde savunmasıydı; sayesinde kapitalist toplumun kendini kurtardığı ve devleti, yönetimine yoğun bir şekilde müdahale ettirerek acil bir rasyonalizasyon sağladığı bir sıkıyönetimdi.”<a name="_ftnref20"></a><a href="#_ftn20#_ftn20"><sup>[20]</sup></a></p>
<p>Ya da Clara Zetkin’in, “Faşizm, proleter devrimi gerçekleştirememiş proletaryanın çekmeye mahkûm olduğu cezadır,” ifadesindeki üzere;<a name="_ftnref21"></a><a href="#_ftn21#_ftn21"><sup>[21]</sup></a> “Komünizme bir cevaptır, hem de korkunç bir cevap”!<a name="_ftnref22"></a><a href="#_ftn22#_ftn22"><sup>[22]</sup></a></p>
<p>“Faşizmi, aşırı siyasal gericiliği iktidara taşıyanlar doğrudan sefilleşen kitleler”ken;<a name="_ftnref23"></a><a href="#_ftn23#_ftn23"><sup>[23]</sup></a> Antonio Gramsci de, 1920’de ‘L’Avanti’de kaleme aldığı “Cos’è la Reazione?/ Gericilik Nedir? başlıklı yazısında, “Kapitalizm yalnızca İtalya’da değil, tüm dünyada üretici güçlere egemen olmaktan aciz hâle gelmiştir,” vurgusuyla “Faşizm kapitalist şiddetin yasadışılığı” ve “kapitalizmin, bir ülkenin üretici güçlerine artık hükmedemediği zaman”<a name="_ftnref24"></a><a href="#_ftn24#_ftn24"><sup>[24]</sup></a> olarak yorumluyordu.<a name="_ftnref25"></a><a href="#_ftn25#_ftn25"><sup>[25]</sup></a></p>
<p>Evet “Faşizm yalnızca şiddet değildir; sermayenin saldırgan politikalarının toplamıdır; faşist yasalar, faşist eğitim, faşist yönetmelik, faşist ekonomi politikalar ve benzeridir… Bağıra bağıra geldiği gibi sessiz sessiz de gelebilir faşizm&#8230;”<a name="_ftnref26"></a><a href="#_ftn26#_ftn26"><sup>[26]</sup></a></p>
<p>“Faşist uygulamaların tüm yönlerine milliyetçilik ve ırkçılık egemendir… Faşistler kendi tanımladıkları biçimiyle ulusal birliğin gerçekleştirilmesini temel hedefleri saymışlardır. Faşist ulus fikri siyasetin her yönüne egemen olmuştur.”<a name="_ftnref27"></a><a href="#_ftn27#_ftn27"><sup>[27]</sup></a></p>
<p>“Kiliseyi sadece eski tarz gericilere değil, faşistlere de bağlayan şey, XVIII. yüzyıl aydınlanmasına ve Fransız Devrimi’ne ve Kilise’ye göre bunlardan kaynaklanan her şeye, demokrasiye, liberalizme ve kuşkusuz daha acil olarak ‘tanrısız komünizm’e duydukları ortak nefret idi.”<a name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28#_ftn28"><sup>[28]</sup></a></p>
<p>Özetin özeti: “Faşizm toplumun nevrotik hâli”yken;<a name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29#_ftn29"><sup>[29]</sup></a> “Yalnızca politik ya da tarihsel bir terim değil, aynı zamanda psikolojik bir terimdir de&#8230;”<a name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30#_ftn30"><sup>[30]</sup></a></p>
<p>“Faşizmde muazzam bir kibir söz konusudur ancak faşizm boş, endişeli ve çaresiz olduğundan megalomanca vaatlere sıkı sıkıya sarılan insanlardan ortaya çıkar.”<a name="_ftnref31"></a><a href="#_ftn31#_ftn31"><sup>[31]</sup></a></p>
<p>Boylu boyunca şiddet içeren söylemiyle faşizm sloganlar, marşlar, görsel semboller, ayinsel ritüellerle mitinglerde ruhani bir hava yaratıp, adeta “aklı” yok ederek, duygular ve içgüdüleri harekete geçirirken; faşizm tarihsel olarak kapitalizmin serbest rekabetçi döneminin değil tekelci aşamasının bir ürünüdür. Bir diğer ifadeyle faşizm “emperyalizm ve proleter devrimleri çağı”na özgü bir olgudur.</p>
<p>Emperyalizm ve proleter devrimleri çağının olgusu olarak faşizm eğilimi, tekellerin siyasal gericilik ve dikte eğiliminin yoğunlaşmış ifadesinden başka bir şey değildir. Tekellerin egemenliği, koşulları oluştuğunda faşizme götürür. Faşizm ve faşist diktatörlük, tekeller ve mali sermaye egemenliğinin sömürü koşullarını savunma olarak ya da bu koşulları zedelemeye yönelik eğilim, davranış ve hareketler karşısında saldırganlıktır. Tekellerin egemenliğini zora sokma ve ortadan kaldırmaya yönelik eğilim ve hareketlerin başında işçi hareketi gelir. Ancak faşizm, mali sermayenin işçi hareketine karşı olmakla sınırlı bir eğilimi değildir, ama ileriden, ilerlemeden, demokrasi ve özgürlüklerden yana olan her şeye her ilerici ve az çok demokratik harekete, sınıf mücadelesinin kazanımlarına, bu kapsamda burjuva demokrasisinin kurumlarına ve işleyişine de karşı yöneltilmiş bir saldırganlıktır. Ancak kuşkusuz bundan tekel öncesi dönemde tanık olunan ilerici hareketlere yönelik gerici saldırganlığın faşizm olarak nitelenmesi sonucu çıkarılamaz.</p>
<p>Faşizm mali sermaye ve tekellerin bir eğilimiyken, faşist diktatörlük mali sermayenin halkı ve mücadelesini kana boğmaya yönelmiş, açık terörcü diktatörlüğü, burjuva devletin en gerici biçimidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>TARİHSEL ÖRNEKLERDEN MÜLHEM BUGÜN(LER)</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yalçın Küçük, “Hitler yenildikten sonra faşizm, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika devletleri yapısına asimile olmuştur; Hitler ile birlikte faşizm, kapitalizmin siyasal formasyonu içine giriyor ve bunu değiştiriyor,” derken ekler Arundhati Roy da:</p>
<p>“Şu anda istisnasız hepimiz zehirli bir kupadan, içine dini faşizm katılmış kusurlu bir demokrasiyi içiyoruz. Saf arsenik&#8230;”<a name="_ftnref32"></a><a href="#_ftn32#_ftn32"><sup>[32]</sup></a></p>
<p>Tarihsel örneklerden mülhem bugün(ler) de, hâl tam da buyken; faşizmle, onu küçümseyerek, “bir daha yaşanmaz” diyerek mücadele edilemeyeceği, bu zihniyetle ancak işçi sınıfının ezilmesine zemin hazırlanacağı açıktır.</p>
<p>Görmek, kavramak gerek: Faşist hareketler tüm dünyada güç kazanırken, işçi sınıfının tüm örgütleri bu canlı tehdit karşısında sınıfı bilinçlendirme ve “faşizme karşı sınıf cephesi” perspektifiyle mücadeleye hazırlama göreviyle yüz yüzedir.</p>
<p>Burjuva ideologların bilinçli bir çabayla olduğundan zayıf gösterdikleri ve “sağ popülist” gibi yumuşak kavramlarla normalleştirilmesine hizmet ettikleri faşist hareketler, bu örneğin de gösterdiği üzere zehirlerini tüm dünyaya saçıyorlar. Örneğin, hemen her ülkede tekrarlanan kitlesel katliamlarla gündeme gelen faşist saldırılarda, burjuva hükümetler ve medya genelde bunları psikopat kişilerin gerçekleştirdiği cani eylemler olarak nitelendirmekle yetinerek gerçekliği karartmaya çalışıyor. Göze batan faşist ritüel, söylem ve eylemlerle sivrilen irili ufaklı faşist örgütler de, benzer şekilde, “psikopatlar kulübü” olarak gösterilmek isteniyor. Oysa faşizm uzun süredir pek çok ülkede, dar bir militan tabanla sınırlı kalan neo-Nazi örgütlerin çok ötesine geçen, gerçek ve büyük bir tehdit olarak olgunlaşmış bulunuyor. Bugün kimi ülkelerde bizzat kurumsallaşmasıyla, kimilerinde faşist partilerin iktidarda oluşuyla, kimilerinde ise bu partilerin hızla güç kazanmasıyla hakiki bir olgu olarak karşımızda duruyor. Bu olguyu besleyen nesnel zemini ise, kapitalizmi çıkmaza sürükleyen tarihsel sistem krizi ve onun yarattığı emperyalist paylaşım savaşı oluşturuyor. Olağanüstü kriz koşulları, burjuvaziyi olağan burjuva demokratik işleyişten uzaklaştırıyor.</p>
<p>Faşizmin çoktandır etki alanı küçük birtakım neo-Nazi grupların eylemleriyle sınırlı bir olgu olmaktan çıktı. Nitekim bir zamanlar marjinal olarak nitelendirilen pek çok faşist parti bugün Avrupa parlamentolarında yüzde 20’ye varan oy oranlarıyla temsil edilir hâle gelmiş, hatta bazı ülkelerde iktidar ortağı olmuşlardır ve bu durum sadece Avrupa’yla da sınırlı değildir.</p>
<p>Özellikle 2008 krizinden sonra faşist partilerin sıçramalı bir yükseliş kaydetmelerinde, emekçi kitlelerin yaşadıkları yıkımın ciddi bir hayal kırıklığıyla ve umutsuzlukla birleşmesinin payı büyüktür.</p>
<p>Faşist partiler bir yandan harekete geçirdikleri sokak güçleriyle sosyalistlere, göçmenlere, homoseksüellere saldırıp terör estirirken, öte yandan parlamenter yüzleriyle “saygın”lık ve güç kazanmaya çalışmaktadırlar. Göçmen düşmanlığının ve AB karşıtlığının ortak paydalarını oluşturduğu bu partiler, söylemleriyle ve eylemleriyle faşist milliyetçiliğin tipik temsilcileri durumundalar.</p>
<p>İşte İtalya’da Giorgia Meloni modeli tam da bu küreselleşme karşıtı milliyetçiliğin dönüşüne örnekken; Nadia Urbinati, ‘Domani’ gazetesinde kaleme aldığı yazıda şunlara dikkat çeker:</p>
<p>“Meloni’nin konuşmalarında en sık geçen sözcüklerden biri ‘millet’. ‘Halk’, ‘yurttaşlar’ ve ‘ülke’ değil: Millet. Sağ ideoloji milliyetçidir. Halkın siyasi, stratejik yapısı üzerinde kendisini inşa etmez. Onun yerine ‘devlet’i siyasi amaçlara hizmet eden millet adına kullanır.”</p>
<p>İtalya’da “yurttaş”tan “milllet”e kayış muazzam bir değişim.</p>
<p>“Milliyetçilik geri dönüyor” diyen Urbinati şöyle devam ediyor:</p>
<p>“Milliyetçilik popülizmlerin rahminde büyüdü. Ebeliğini Brexit minvali küreselleşme karşıtı egemenlikçilikler yaptı&#8230;</p>
<p>Milletin yok olma tehdidine karşı milliyetçilik bir beka sorunu şeklinde egemenlikçiliği ikame ediyor. Brexit fiyaskosu AB entegrasyonundan kopuşların sonu oldu. Yerine etnik değer olarak milleti yücelten milliyetçilik aldı. Bahis bundan böyle Avrupa entegrasyonundan kopmak değil, AB’yi bir milletler-devletler Avrupası’na devşirmek şeklinde gelişecek.”</p>
<p>Satırlarına milliyetçiliğin yarattığı tehditlere işaret ederek son veren Urbinati, “Milliyetçilik geçmişte genişlemeciliğin, sömürgeciliğin, ırkçılık ve etnik temizliklerin, türdeş kültür ve din politikalarının şalı oldu,” uyarısını yapıyor.<a name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33#_ftn33"><sup>[33]</sup></a></p>
<p>Haksız da değil! Kolay mı? Sağ, toplumsal çürüme ve İtalya toplumunun krizinin doğurduğu atmosferde büyüdü. Ülkede ekonomi yönetimi süreklileşmiş bir olağanüstü hâl içerisinde, çöküşün eşiğine gelmiş durumda…</p>
<p>O günden bu yana, 110 milyar euro ederinde kamusal varlık satıldı, kurtarma paketleri ve kredi faizleriyle dış borç 2.6 trilyon euroyu buldu. Eğitime harcanan paranın üzerinde bir miktar bu borcun faizlerine harcandı. Otuz yıldır, emekçiler ve gençlere eğer ağır ekonomik reformlara dayanırlarsa, sonucunda yeniden refaha ulaşabilecekleri vaat edildi. Fakat gerçek ücretler ve kişi başına gelir 1999’dan beri düşüşte, İtalya’nın sanayi kapasitesi de yüzde 25 düştü. Bir genç nesli çürüdü, birçokları iş bulabilmek için ülkeyi terk etti.</p>
<p>Sonuç, İtalyan işçileri için yükselen sefalet oldu. Ülkenin resmi işsizlik oranı yüzde 8,4, genç işsizliği bunun iki katı. Yoksulluk içerisinde yaşayan nüfus 5.6 milyona çıktı, enflasyon ise yoksul emekçilerin cüzdanında şişerek yüzde 8.4’e çıktı.<a name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34#_ftn34"><sup>[34]</sup></a></p>
<p>Birçok yönden Macaristan’ın Viktor Orbán’ı ve ABD’nin MAGA Cumhuriyetçileri gibi diğer modern ulusal-muhafazakâr siyasetçilere benzeyen Meloni’nin bu çürüme tablosundan faydalandığı açık ve netken; düşman listesi tanıdık: “toplumsal cinsiyet kimliğini” yok ederek kadınlara ve aileye zarar vermeye çalışan “LGBT lobileri” ve “Uluslararası bir spekülatör” olan George Soros. Meloni, Soros’un beyaz, yerli İtalyanları Büyük Yerinden Edilme ile tehdit eden küresel “kitlesel göçü” finanse ettiğini söyledi. Meloni, otoriter güçlü adamlara yakınlık gösteriyor.</p>
<p>Ayrıca altını çizmeden geçmeyelim Meloni’nin İtalya’sı, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’nın Nazilerden arındırılmasına eşdeğer bir süreçten asla geçmedi. Soğuk Savaş’ın başlangıcında, Müttefikler Batı Avrupa’nın en büyük komünist partisini iktidardan uzaklaştırmak istedi. Faşistlerin tasfiyesine ve İtalya’da toplumsal huzursuzluğa neden olabilecek diğer cezai önlemlere minimalist bir yaklaşım getirdiler. Giorgio Almirante ve Il Duce’ye hizmet eden diğer faşistler 1946’da MSI’ı kurduklarında da başka yöne baktılar. 1960’lara gelindiğinde MSI dördüncü en büyük parti hâline gelmişti.</p>
<p>Yani MSI’ın aşırı sağı yeniden iktidara getirme konusundaki siyasi iradesi hiçbir zaman azalmadı. Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’da komünizmin çöküşü, sağın gelişmesi için yeni bir alan yarattı. Milyarder Berlusconi ve yeni partisi Forza Italia geldi.<a name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35#_ftn35"><sup>[35]</sup></a></p>
<p>Sonrası da Meloni ile malum…</p>
<p>Ya sosyolog Oliver Nachtwey’in “Düşüş toplumu” tezinde siyasal sistemindeki merkezin çöküşü ve aşırı sağın yükselişine dikkat çektiği Almanya mı?<a name="_ftnref36"></a><a href="#_ftn36#_ftn36"><sup>[36]</sup></a></p>
<p>Faşist hareketlerin dünya genelindeki yükseliş eğiliminin Almanya’da da güçlenmeye devam etmesi şüphesiz kapitalizmin krizinin yarattığı sonuçlarla doğrudan bağlantılı; içinden geçilen kesitin karakteri, Almanya için Alternatif (AfD) adlı faşist parti tipinde oluşumların semirtilmesini gerekli kılıyor.</p>
<p>Burjuvazinin yol verdiği AfD gibi faşist bir partinin göçmenlere karşı kabartılan ve çeşitli kanallardan sürekli işlenen tepkiler AfD’yi giderek daha güçlü bir parti hâline geliyor.</p>
<ol>
<li>yüzyılda yaşanan faşizm melanetinin yenilgiye uğramasının ardından bir daha belini doğrultamayacağı, hele hele faşizmle “yüzleşen” Almanya’da asla yeniden yükselemeyeceği iddialarının ham hayal olduğunu, AfD’nin ilerlemesi tartışmaya yer bırakmayacak biçimde göstermektedir.</li>
</ol>
<p>Alman burjuvazisi faşizm döneminin hesabını gerçekten vermemiştir. Nazi ideolojisinin mahkûm edildiği izlenimi yaratan yüzleşme gösterileri de ikiyüzlücedir. Nazizmin tahribatının kitlelerde yarattığı öfkeyi yatıştırmak için bir dönem boyunca kullanılan söylem ve uygulanan yasaklar gerçek bir hesaplaşmanın ürünü olmadığı, aslında burjuvazinin iktidarı sürdüğü müddetçe de böyle bir hesaplaşma olamayacağı için, faşizme can suyu veren gerici düşünceler ve bu düşünceler temelinde örgütlenen yapılar yeniden güçlenmişlerdir.</p>
<p>Tam bu noktada (neo-) faşizm(ler)e ilişkin olarak Umberto Eco’nun uyarılarını anımsa(t)makta yarar var:<a name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37#_ftn37"><sup>[37]</sup></a> Görüş ayrılıkları kadar farklılıkları da sevmeyen ebedi-kök faşizm(ler), farlılıkların yarattığı korku ve tedirginliği abartarak körükler, korkuyla besler. Herkesin kendi istediği “aynılıkta” olmasını yani vatandaş değil ümmet ister.</p>
<p>Eco’ya göre, kök faşizmin ilk öğelerinden biri “gelenek kültü” olup, buna göre esas bilgelik geçmişimizdedir; hakikât açıklanmıştır ve artık bunun üzerine bir şey koymaya gerek yoktur.</p>
<p>Ülkedeki “gelenekçi” düşünürler aranır bulunur, özenle gündemde tutulur, her şeyin yerli ve millisi olmalıdır. Gelenekçilik Modernizm’e de karşıdır, ancak teknolojiye de şaşırtıcı derecede hayrandır. Aslında Modernizm’de karşı olduğu esas şey “Aydınlanma”dır. Onlara göre “Akıl Çağı modern çürümüşlüğün başlangıcıdır.” “Kültür” tekin olmayan bir olgudur, “entelektüel dünya” güvenilmezdir. Entelektüeller “radikal züppeler”, “üniversiteler komünist yuvasıdır”. Bu idarelerin kendi tayin ettikleri kendi resmi entelektüelleri, diğerlerini “&#8230;geleneksel değerleri terk etmekle suçlama&#8230;” ile görevlendirilmişlerdir.</p>
<p>“Kök faşizme göre görüş ayrılığı ihanettir.”</p>
<p>Her akşam ülkenin yarısını vatan haini ilan eden, isimlerini burada sayamayacağım kadar çok televizyon yorumcusu birden gözünüzde canlandı mı?</p>
<p>En çok “düş kırıklıkları yaşamış, bir şekilde aşağılandığını hissetmiş, ekonomik sıkıntı yaşamış” kesimlere hitap eder, bir toplumsal kimlik sunar. Hep birlikte bir şeylere tutunmak gerekir ve bu yüzden de bir “düşman” gerekir.</p>
<p>“Kök faşizm ideolojisinde -olasılıkla- uluslararası nitelikli bir komplo saplantısı vardır. Faşizmin yandaşları kendilerini kuşatılmış hissetmelidir. Komployu açığa çıkarmanın en kolay yolu da, yabancı düşmanlığına başvurmaktadır.”</p>
<p>Bu düşmanlar hep bizim peşimizdedir ve biz sürekli mücadele etmeliyizdir. “Düşmanlar hem çok güçlü, hem de çok zayıf” olarak tanıtılır. Koca koca ülkelere kafa tutuluyor gibi yapılır ama aslında tabii ki biz daha üstünüzdür, çünkü onlar manevi olarak zavallılardır. Dış düşman konusunda en önemli noktalardan biri de iç hedefler için de kullanışlı olmasıdır: “&#8230; komplonun köklerinden biri de içeride olmalıdır.”</p>
<p>Bu dış mihrakların yerli işbirlikçiliği de, tüm muhalifleri suçlamak için her an el altında, Demokles’in kılıcı gibi kullanıma hazır bulundurulur. İçerideki barışseverler ve “barışseverlik” de dış düşmanlarla bir olmak demektir ve tabii ki kötüdür.</p>
<p>Hep bir şeylerle, birileri ile savaşmak gerekir. Kitleler zayıftır ve “Bir egemene gerek duyulur”<a name="_ftnref38"></a><a href="#_ftn38#_ftn38"><sup>[38]</sup></a> ki, bu da faşizmdir!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>“SONUÇ YERİNE”</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>O hâlde “Faşizmin bugünkü görevi proletaryanın bütün sınıf örgütlerini yıkmak, devrimci proleter öncüleri maddeten yok etmek ve milyonlarca emekçi için terör, kanunsuzluk ve karanlık bir kölelik rejimi kurmak,”<a name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39#_ftn39"><sup>[39]</sup></a> olduğunu göz ardı etmeyip, tarihten ders(ler) çıkartarak, vurgulamalı:</p>
<p>“Faşizme burjuva ‘demokrasisi’yle karşı koymaktan dem vurmak saçmalıktır. Burjuva ‘demokrasisi’ kapitalizmin bir başka adından başka bir şey değildir, faşizm de öyle; faşizme karşı ‘demokrasi’ adına savaşmak, bir kapitalizm biçimine karşı her an ilkine dönüşebilecek ikinci bir kapitalizm biçimi adına savaşmaktır. Faşizme karşı tek gerçek seçenek işçilerin egemenliğidir. Bundan daha aşağısını hedeflerseniz, ya zaferi Franco’nun ellerine teslim edersiniz ya da en iyi olasılıkla faşizmin arka kapıdan girmesini sağlarsınız. Bu arada, işçiler bugüne kadarki kazanımlarının her zerresine sıkı sıkıya sarılmalıdırlar, kazanımlarından herhangi birini bu yarı burjuva hükümete bırakacak olurlarsa, aldatılacaklarından kuşkuları olmasın. İşçi milisleri ve polis güçleri bugünkü biçimleriyle korunmalı ve onları “burjuvalaştırma” yolundaki bütün çabalara karşı konulmalıdır. İşçiler silahlı kuvvetleri denetim altına almazlarsa, Silahlı Kuvvetler işçileri denetim altına alacaktır. Savaş ve devrim etle tırnak gibidir.”<a name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40#_ftn40"><sup>[40]</sup></a></p>
<p>Evet, “Faşizm ancak, öfkeli insanların ondan gördükleri zulme denk bir ölçüde toplumsal adalete bağlılık sergilemeleriyle püskürtülebilir. Depar atıp koşmaya başlamaya hazır mıyız? Milyonlarcamız, aldığımız her kararla, yaptığımız her tercihle yalnızca sokaklarda değil, aynı zamanda işyerlerinde ve okullarda da bir araya gelmeye hazır mıyız? Yoksa henüz hazır değil miyiz?”<a name="_ftnref41"></a><a href="#_ftn41#_ftn41"><sup>[41]</sup></a></p>
<p>Mesele burada!</p>
<p>Yani Manuel Tiago’nun, “Mücadele uzun soluklu ve güç olacaktı. Büyük zaferler ve mağlubiyetler yaşayacaklardı. Pek çok parti üyesi mücadele etmelerinin bedelini uzun hapis cezaları çekerek, polis tarafından işkenceye maruz kalarak ve hatta faşizm tarafından katledilerek ödeyeceklerdi. Ancak öyle ya da böyle büyük gün gelip çatacaktı. Faşist diktatörlük yıkılacak, özgür olunacak ve parti devrimci bir dönüştürücü güç olarak ortaya çıkacaktı,”<a name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42#_ftn42"><sup>[42]</sup></a> ısrarıyla anti-faşist mücadeleyi kapitalist çılgınlıktan ayrı ele almadan Antonio Gramsci’nin, 1925’te İtalya’da faşist partinin iktidar yürüyüşüne karşı mücadelenin gereklerini değerlendirirken şuna işaret ettiklerini unutmamaktadır:</p>
<p>“Halklarımızın düşmanları güçlüdür, ellerinde pek çok araç ve ihtiyat kuvvet vardır (&#8230;) Onları yenmek için (&#8230;) onların cephesindeki her bir çatlaktan yararlanmamız, ne kadar kararsız, ne kadar sallantılı ve ne kadar geçici de olsalar mümkün her müttefiki değerlendirmemiz gerekir (&#8230;) Tüm devrim öncesi dönem esasen (&#8230;) yeni müttefikler kazanmaya, karşıtımızın saldırısını ve savunma yapılarını dağıtmaya ve ihtiyatlarını tüketmeye yönelik bir taktik etkinlik dönemidir&#8230;”</p>
<p>Öyleyse bir kez daha toparlayarak vurgulayalım:</p>
<p>&#8211; Faşizm, bir bütün olarak (“eski”siyle, “neo”suyla) kapitalizmin emperyalist evresinin çocuğudur. Kapitalizmin (kaçınılmaz) krizleriyle birlikte su yüzüne çıkar.</p>
<p>&#8211; Krizin yerinden ettiği/etmekle tehdit ettiği toplumsal katmanlar (küçük mülk sahipleri, esnaf, işçi sınıfının kimi kesimleri) korku, kaygı ve tepkisellikleriyle faşizme gövde olurlar. Ancak onun nihai tahlilde işlevi, sermaye egemenliğinin sürdürülmesidir.</p>
<p>&#8211; Faşizm ürkmüş kitlelerin en “ilkel” güdülerine (kabilecilik, “biz/ötekiler” dikotomisi, homofobi, machismo…) seslenerek onları mobilize eder. Bu anlamda her zaman bir “düşman”ı gereksinmektedir: iç ve/veya dış. İmal edilmiş “düşman”a karşı tektip bir reaksiyonu biçimlendirir/tetiklerken, kitlelerin öfkesini, yoksullaşma ve yoksunlaşmalarının gerçek nedeni olan sermaye egemenliğinden başka yönlere yönelterek manipüle eder. Bir başka deyişle, ekonomi-politik çatışmaları (sınıf mücadelelerini) kültürel (etnik, ulusal, dinsel) çatışmalarla ikame eder.</p>
<p>&#8211; Bunlar gözönünde bulundurulduğunda, faşizmin güncel versiyonlarını “sağ popülizm, aşırıcılık, milliyetçilik vb.” nitelemelerle hafifletmenin, onun tarihsel sürekliliğini ve sermaye egemenliğiyle ilişkisini gözlerden gizleyerek münferitleştirmenin ötesinde bir işlevi yoktur.</p>
<p>&#8211; Ve son vurgu: Faşizme karşı mücadele, kapitalizme karşı mücadeleyi de içermek zorundadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>11 Kasım 2022 14:21:32, İstanbul.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>N O T L A R</em></strong></p>
<p><a name="_ftn1"></a><a href="#_ftnref1#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> Lev Troçki.</p>
<p><a name="_ftn2"></a><a href="#_ftnref2#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Kevin Passmore, Faşizm, çev: Sinem Gül, Dost Kitabevi, 2014, s.259.</p>
<p><a name="_ftn3"></a><a href="#_ftnref3#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> İlkay Meriç, “Burjuvazinin ‘Yeni Normali’ ve Yükselen Faşizm”, 3 Haziran 2020… https://marksist.net/ilkay-meric/burjuvazinin-yeni-normali-ve-yukselen-fasizm</p>
<p><a name="_ftn4"></a><a href="#_ftnref4#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> Cihan Tuğal, “Faşizm Meselesi”, 24 Eylül 2022… https://www.evrensel.net/yazi/91654/fasizm-meselesi</p>
<p><a name="_ftn5"></a><a href="#_ftnref5#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> İbrahim Varlı, “Dr. Kemal Bozay: Kimliklere Sıkışan Sol Kaybediyor”, Birgün, 28 Eylül 2022, s.11.</p>
<p><a name="_ftn6"></a><a href="#_ftnref6#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> Mikkel Bolt Rasmussen, “Geç Kapitalizm Çağında Faşizmle Mücadele”, 20 Mart 2022… https://www.politikyol.com/gec-kapitalizm-caginda-fasizmle-mucadele/</p>
<p><a name="_ftn7"></a><a href="#_ftnref7#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> François Châtelet, Faşizmin Analizi, çev: Cemal Süreya, Payel Yay., 1979, s.75.</p>
<p><a name="_ftn8"></a><a href="#_ftnref8#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> Faşist entelijansiyanın kitle duyarlılıklarını şekillendirme hareketi, partiyi inşa etme sürecinde bir “büyük yalan” ve “mağduriyet” iddiası belirleyici rol oynar. Almanya’da faşist hareket, “Aslında savaşı kaybetmedik, Yahudiler sırtımızdan bıçakladı” yalanıyla hem yaralanan ulusal onura “milliyetçilik merhemi” sürüyor hem de Yahudi düşmanlığını bir düzenleyici “ana gösterge” olarak “dünya görüşünün” merkezine yerleştiriyordu. Daha yakın bir dönemde, Türkiye’de siyasal İslâmın rejimi “Katı laikçi askeri vesayet demokratikleşmeyi engelledi, Müslümanları ezdi, dinlerini yaşatmadı” iddiasıyla bir hegemonya söylemi inşa etti; ederken de liberal entelijansiyanın orduyu ülke siyasetinde bir “bağımsız aktör” olarak gören, geçmişteki darbelerin ekonomi politiğini ve jeopolitik bileşenini gizleyen sakat yaklaşımına dayandı. (Ergin Yıldızoğlu, “… ‘Büyük Yalan’, Mağduriyet ve Faşizm”, Cumhuriyet, 4 Mart 2021, s.11.)</p>
<p><a name="_ftn9"></a><a href="#_ftnref9#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Federico Finchelstein, Faşist Yalanların Kısa Tarihi, çev: Zeynep Şarlak, İletişim Yay., 2021.</p>
<p><a name="_ftn10"></a><a href="#_ftnref10#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a> yage, 2021.</p>
<p><a name="_ftn11"></a><a href="#_ftnref11#_ftnref11"><sup>[11]</sup></a> Franco “Bifo” Berardi, Kahramanlık Patolojisi/Toplu Katliam ve İntihar, çev: Nalan Kurunç, Otonom Yay., 2018.</p>
<p><a name="_ftn12"></a><a href="#_ftnref12#_ftnref12"><sup>[12]</sup></a> “Faşizm, hükümetin ve Ebedi Şehrin yanında, birçok İtalyan aydınının kalbini de fethetti. Bazıları onun kullandığı iki tekerlekli savaş arabasına bindi, hazine odasının önünde diz çöktü. Bazıları ise sessiz kalarak ona onay verdi. Kimi aydınlarsa daha ihtiyatlı bir tavır sergileyerek, faşizme karşı mücadelede tarafsız kalmayı seçtiler. Aydınlar, gücün kendilerini mülk edinmesini severler. Bilhassa faşizm örneğinde olduğu gibi güç, cüretkâr, savaşçı ve maceracı ise bu, daha fazla geçerli bir durumdur.” (José Carlos Mariátegui.)</p>
<p><a name="_ftn13"></a><a href="#_ftnref13#_ftnref13"><sup>[13]</sup></a> Theodor W. Adorno, Aydınlanmanın Diyalektiği, çev: Nihat Ülner, Kabalcı Yay., 2014, s.275.</p>
<p><a name="_ftn14"></a><a href="#_ftnref14#_ftnref14"><sup>[14]</sup></a> “Tarihi, toplumsal ve ekonomik koşullar, ulusal özellikler, hatta bir ülkenin uluslararası durumu, faşizmin ve faşist diktatörlüğün değişik ülkelerde değişik biçimlerde gelişmesine yol açar.” (Georgi Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe, çev: Ali Özer, Evrensel Basım Yay., 2010)</p>
<p><a name="_ftn15"></a><a href="#_ftnref15#_ftnref15"><sup>[15]</sup></a> Eduardo Galeano, Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri, çev: Süleyman Doğru, Alan Yay., 1986.</p>
<p><a name="_ftn16"></a><a href="#_ftnref16#_ftnref16"><sup>[16]</sup></a> “Zenginlerin işçilerden korkması, küçük burjuvaların işçileşme tehlikesi karşısında içine düştükleri panik hâli, onların gözünde yoksul insanların ölüme daha yakın olmalarındandır.” (George Battaille, Edebiyat ve Kötülük, çev: Ayşegül Sönmezay, Ayrıntı Yay., 1997, s.51.)</p>
<p><a name="_ftn17"></a><a href="#_ftnref17#_ftnref17"><sup>[17]</sup></a> “Eğer faşizm muzaffer olabilseydi, kapitalizmin kötülüklerini düzeltmek için hiçbir şey yapmaz, tam tersine, kapitalizmin kötü yanlarını daha da beter hâle getirirdi… İşçiler gerçekte birer köle olurlardı.” (Bertrand Russell, Aylaklığa Övgü, çev: Mete Ergin, Cem Yay., 1990)</p>
<p><a name="_ftn18"></a><a href="#_ftnref18#_ftnref18"><sup>[18]</sup></a> August Thalheimer-Otto Bauer-Arthur Rosenberg-Angelo Tasca, Faşizm ve Kapitalizm/ Faşizmin Sosyal Kökenleri ve Fonksiyonu Üstüne Teoriler, çev: Rona Serozan, Ayrıntı Yay., 2019.</p>
<p><a name="_ftn19"></a><a href="#_ftnref19#_ftnref19"><sup>[19]</sup></a> Ernest Mandel, Marksist Ekonomi Kuramına Giriş, çev: Ali Ünlü,Toplumsal Dönüşüm Yay., 1998.</p>
<p><a name="_ftn20"></a><a href="#_ftnref20#_ftnref20"><sup>[20]</sup></a> Guy Debord, Gösteri Toplumu, çev: Okşan Taşkent-Ayşen Ekmekçi, Ayrıntı Yay.,, 2017,1996, s.93</p>
<p><a name="_ftn21"></a><a href="#_ftnref21#_ftnref21"><sup>[21]</sup></a> “Faşist ideoloji, her ne denli sosyalist kökenli hiçbir izlekten esinlenmiyorsa da, buna karşılık, gerçek sosyalizmi faşizmin getirdiğini belirtme uğruna ideologların kaleminden sık sık saçılan sosyalizm sözcüğünden başlamak üzere, sosyalizmden yapılmış yüzeysel alıntılar bakımından çok zengindi. Burjuvaziye karşı sövüp saymalar da, ‘proleter ulus’ kavramı gibi kavramların kullanılması da, hep bu türlü şeylerdi. Devrim terimi dahil, her an faşist sözcük dağarcığında yer almayan sosyalist terim yoktu. Yeni bir düzenin kuruluş haberi de aynı ereklere bağlıydı. En açık bir biçimde tutucu izlekler, var olan toplumsal düzeni korumaya en yetkin çözümler, böylece faşizme kendini çeşitli burjuva düşünce akımlarıyla tam bir kopuntu içinde gösterme, hiç değilse söz yarıştırma düzeyinde Marksistlerin pabucunu dama atma, ve sosyalizmin etkisi altında kalmış bulunan yığınları elde etmeyi umma olanağını sağlayan devrimci bir sözcük dağarcığıyla süslenmiş bulunuyorlardı.” (Roger Bourderon, Faşizm-İdeoloji ve Uygulamalar, çev: Kenan Somer, Onur Yay. 1989, s.125.)</p>
<p><a name="_ftn22"></a><a href="#_ftnref22#_ftnref22"><sup>[22]</sup></a> Bertrand Russell, Aylaklığa Övgü, çev: Mete Ergin, Cem Yay., 1990.</p>
<p><a name="_ftn23"></a><a href="#_ftnref23#_ftnref23"><sup>[23]</sup></a> Wilhelm Reich, Faşizmin Kitle Psikolojisi, çev: Yüksel Pazarkaya, Cem Yay., 2014, s.35.</p>
<p><a name="_ftn24"></a><a href="#_ftnref24#_ftnref24"><sup>[24]</sup></a> Antonio Gramsci, “Cos’è la reazione?”, Sul Fascismo, Enzo Santarelli (ed.), Roma: Editori riuniti, 1973, s.32.</p>
<p><a name="_ftn25"></a><a href="#_ftnref25#_ftnref25"><sup>[25]</sup></a> “Duçe,&#8230; hep korku duymayan, ümitsizlerden mürekkep bir ordu kurmak gayesi ile çırpınmıştır.” (Marsel Ussan, Faşizm, çev: Saffet Üçok, Töre Devlet Yay., 1976, s.120.)</p>
<p><a name="_ftn26"></a><a href="#_ftnref26#_ftnref26"><sup>[26]</sup></a> Umberto Eco-Bertolt Brecht-Samir Amin-Temel Demirer-Sibel Özbudun, Faşizm Irkçılık Ayrımcılık Yazıları, Ütopya Yay., 2016.</p>
<p><a name="_ftn27"></a><a href="#_ftnref27#_ftnref27"><sup>[27]</sup></a> Kevin Passmore, Faşizm, çev: Sinem Gül, Dost Kitabevi, 2014, s.142-176.</p>
<p><a name="_ftn28"></a><a href="#_ftnref28#_ftnref28"><sup>[28]</sup></a> W. H. Auden, “Spain”-1937, Eric J. Hobsbawm, Kısa 20. Yüzyıl: 1914-1991 Aşırılıklar Çağı, çev: Yavuz Aloğan, Everest Yay., 2006.</p>
<p><a name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29#_ftnref29"><sup>[29]</sup></a> Rollo May, Kaygının Anlamı, çev: Aysun Babacan, Okuyan Us Yay., 2020, s.232.</p>
<p><a name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30#_ftnref30"><sup>[30]</sup></a> Gilles Deleuze- Felix Guattari, Anti-Ödipus &#8211; Kapitalizm ve Şizofreni 1, çev: Fahrettin Ege-Hakan Erdoğan-M. Yiğitalp,: Bilim ve Sosyalizm Yay., 2012.</p>
<p><a name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31#_ftnref31"><sup>[31]</sup></a> Rollo May, Kendini Arayan İnsan, çev: Kerem Işık, Okuyan Us Yay., 2013, s.97.</p>
<p><a name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32#_ftnref32"><sup>[32]</sup></a> Arundhati Roy, Çekirgeleri Dinlemek-Demokrasi Üzerine Saha Notları, çev: Osman Akınhay, 2010, Agora Kitaplığı, s.40.</p>
<p><a name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33#_ftnref33"><sup>[33]</sup></a> Nilgün Cerrahoğlu, “Meloni Hasedi”, Cumhuriyet, 30 Ekim 2022, s.7.</p>
<p><a name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34#_ftnref34"><sup>[34]</sup></a> Luca Tavan, “İtalyan İşi Faşizm”, Birgün Pazar, Yıl:19, No:812, 2 Ekim 2022, s.2.</p>
<p><a name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35#_ftnref35"><sup>[35]</sup></a> Ruth Ben-Ghiat, “İtalya’da Faşizmin Dönüşü”, Yeni Yaşam, 28 Eylül 2022, s.10.</p>
<p><a name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36#_ftnref36"><sup>[36]</sup></a> M. Sinan Birdal, “Enflasyon, Savaş, Faşizm”, Evrensel, 28 Eylül 2022, s.9.</p>
<p><a name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37#_ftnref37"><sup>[37]</sup></a> “Faşizm, çok amaçlı bir terim hâline gelmiştir, çünkü faşist bir sistemin bir veya daha fazla özelliğini tasfiye de etseniz, gene faşist olarak tanınabilir. Faşizmden emperyalizm öğesini çıkarın, geriye Franko ile Salazar kalacaktır. Sömürgeciliği de çıkarın, gene de geriye Ustaşların Balkan faşizmi kalacaktır…” (Umberto Eco, “Ur-Faşizm ya da Sonsuz Faşizm”, Özgür Üniversite Forumu Faşizm Dosyası, No:13, Ocak-Mart 2001.)</p>
<p><a name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38#_ftnref38"><sup>[38]</sup></a> Umberto Eco, Beş Ahlâk Yazısı, çev: Kemal Atakay, Can Yay., 1998, s.28-49.</p>
<p><a name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39#_ftnref39"><sup>[39]</sup></a> Georgi Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe, çev: Ali Özer, Evrensel Basım Yayın, 2005.</p>
<p><a name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40#_ftnref40"><sup>[40]</sup></a> George Orwell, Selam Olsun Katalonya’ya, çev: Jülide Ergüder, Alan Yay., 1985, s.225.</p>
<p><a name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41#_ftnref41"><sup>[41]</sup></a> Arundhati Roy, Çekirgeleri Dinlemek-Demokrasi Üzerine Saha Notları, çev: Osman Akınhay, Agora Kitaplığı, 2010, s.64</p>
<p><a name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42#_ftnref42"><sup>[42]</sup></a> Manuel Tiago, Mücadeleler ve Yaşamlar, çev: Canberk Koçak, Yazılama Yay., 2017, s.52.</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Ffasizmin-tarihselligi-ve-guncelligi%2F&amp;linkname=FA%C5%9E%C4%B0ZM%C4%B0N%20TAR%C4%B0HSELL%C4%B0%C4%9E%C4%B0%20VE%20G%C3%9CNCELL%C4%B0%C4%9E%C4%B0" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="https://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Ffasizmin-tarihselligi-ve-guncelligi%2F&amp;linkname=FA%C5%9E%C4%B0ZM%C4%B0N%20TAR%C4%B0HSELL%C4%B0%C4%9E%C4%B0%20VE%20G%C3%9CNCELL%C4%B0%C4%9E%C4%B0" title="Twitter" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_email" href="https://www.addtoany.com/add_to/email?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Ffasizmin-tarihselligi-ve-guncelligi%2F&amp;linkname=FA%C5%9E%C4%B0ZM%C4%B0N%20TAR%C4%B0HSELL%C4%B0%C4%9E%C4%B0%20VE%20G%C3%9CNCELL%C4%B0%C4%9E%C4%B0" title="Email" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Ffasizmin-tarihselligi-ve-guncelligi%2F&amp;linkname=FA%C5%9E%C4%B0ZM%C4%B0N%20TAR%C4%B0HSELL%C4%B0%C4%9E%C4%B0%20VE%20G%C3%9CNCELL%C4%B0%C4%9E%C4%B0" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Ffasizmin-tarihselligi-ve-guncelligi%2F&#038;title=FA%C5%9E%C4%B0ZM%C4%B0N%20TAR%C4%B0HSELL%C4%B0%C4%9E%C4%B0%20VE%20G%C3%9CNCELL%C4%B0%C4%9E%C4%B0" data-a2a-url="https://www.politikhane.com/fasizmin-tarihselligi-ve-guncelligi/" data-a2a-title="FAŞİZMİN TARİHSELLİĞİ VE GÜNCELLİĞİ"></a></p><p>The post <a href="https://www.politikhane.com/fasizmin-tarihselligi-ve-guncelligi/">FAŞİZMİN TARİHSELLİĞİ VE GÜNCELLİĞİ</a> appeared first on <a href="https://www.politikhane.com">POLİTİKHANE</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.politikhane.com/fasizmin-tarihselligi-ve-guncelligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3346</post-id>	</item>
		<item>
		<title>“DEVRİM” VE “KÜLTÜR” ÜZERİNE ÇERÇEVE DÜŞÜNCELER</title>
		<link>https://www.politikhane.com/devrim-ve-kultur-uzerine-cerceve-dusunceler/</link>
					<comments>https://www.politikhane.com/devrim-ve-kultur-uzerine-cerceve-dusunceler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sibel Özbudun]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Sep 2022 17:10:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.politikhane.com/?p=3252</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Büyükler neden büyüktür, bilir misiniz? Biz, dizlerimizin üstüne çökmüşüz de ondan. Artık kalkalım!”1 &#160; Değişimsizliğin sosyologu Talcott Parsons, bir makalesinde, Amerikan toplumunu bütünleştiren en yüksek değerlerin &#8230;</p>
<p>The post <a href="https://www.politikhane.com/devrim-ve-kultur-uzerine-cerceve-dusunceler/">“DEVRİM” VE “KÜLTÜR” ÜZERİNE ÇERÇEVE DÜŞÜNCELER</a> appeared first on <a href="https://www.politikhane.com">POLİTİKHANE</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">“Büyükler neden büyüktür, bilir misiniz?</p>
<p style="text-align: right;">Biz, dizlerimizin üstüne çökmüşüz de ondan.</p>
<p style="text-align: right;">Artık kalkalım!”<a name="_ftnref1"></a><a href="#_ftn1#_ftn1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Değişimsizliğin sosyologu Talcott Parsons, bir makalesinde, Amerikan toplumunu bütünleştiren en yüksek değerlerin (enstrümantal aktivizm, Weber’in münzevî Protestanlığı), yani Amerikan kültürünün Amerikan tarihi boyunca hiç değişmediğini yazabilmişti… (akt. Applebaum 1970: 71)</p>
<p>Benzer bir iddiayı İngiltere için, farklı bir bağlamda Britanyalı tarihçi Macfarlane (1993: 178-189) de dile getirmekte, İngiliz toplumsal/hukuksal hatta siyasal kurumlarının (hükümet biçimi, hukuk sistemi, sosyal sınıflar, toprak rejimi, akrabalık, evlilik, aile yapısı…) en azından 13. yüzyıldan bu yana temelde aynı kaldığını söylemektedir.</p>
<p>İki yazar arasında yaklaşık 30 yıl, belki biraz daha fazlası olmalı. Tüm bir sosyal bilimler camiasının “(toplumsal/kültürel) değişim” üzerinde kafa yormakla geçirdiği 30 yılın ardından, sosyal (ve kültür) bilimler(in)de sarkacın yeniden “değişimsizlik” ve “istikrar”a doğru salındığını görmek, düşündürücüdür.</p>
<p>Gerçekten de Macfarlane, sosyal bilimleri (tarihsel) süreklilik ve (toplumsal-kültürel) istikrar üzerinde yeniden düşünmeye çağıran tek sosyal bilimci değil. En azından kültür üzerine düşünen-yazan kalemler, 1960’ların “devrimci” rüzgârlarının ardından, 1980’lerde kültürü değişmesi (olanaksız değilse) zor aklî dizilimlerle bağlantılı olarak tanımlamaya yönelmiş, kültürler arası erişimsizliği vurgulayan göreci yaklaşımlar daha çok rağbet görür olmuşlardır.</p>
<p>Bu “regresyon”un kuşkusuz iktisadî-siyasal, tarihsel ve ideolojik bir dizi nedeni var: Batılı “Akademia”yı da etkisi altına alan ’68 dalgasının Batı’nın iktisadî-siyasal çerçevelerinde köklü dönüşümlere yol açamadan geri çekilmesi, sosyalist sistemin dağılması, neo-liberal versiyonuyla birlikte kapitalizmi tek ve ebedî gerçeklik ilan eden ideolojik hegemonyanın tesisi (“Bilimsel-Teknolojik Devrim”, “Elveda Proletarya”, “Tarihin Sonu” söylenceleri), kültürel muhafazakârlığın yükselişi, kimlikleri sabit, geçirimsiz kültürel kendilikler olarak algılayan “kimlik” söylemlerinin “sınıf” ve “sınıf mücadeleleri”ne dayanan argümanları ikame edişi…)</p>
<p>Neyse ki, sol/muhalif çevreleri de pıtrak gibi biten “post-” söyleme teslim eden bu ataletin sonuna yaklaştığını gösteren emareler, 1990’ların sonlarından itibaren dünya sahnesinde boy göstermeye başladı yeniden. Devreleri giderek daralan bölgesel krizlerden, ÇUŞ’lar kapitalizmini fenersiz yakalayan büyük boyutlu ve militan küreselleşme karşıtı gösterilerden Latin Amerika’nın yeni popüler-sol rejimlerine bir dizi gelişme, bu değişimin göstergesi.</p>
<p>Bu durum, nicedir gözden düştüğü ilan edilen “Devrim” ve onunla ilişkili soru(n)ları yeniden ele almamıza olanak sağlamakla kalmıyor, böyle bir girişimi gerekli, hatta zorunlu kılıyor.</p>
<p>Son yirmi yıldır süregiden tartışmaların ve hegemonik söylemlerin “Devrim” kavramıyla birlikte ele alınmasını en sorunlu kıldığı alanlardan bir tanesi de hiç kuşku yok ki, “kültür”dür. Bu, büyük ölçüde, “kültür” üzerine düşünme konusunda kendini neredeyse “tekel” ilan eden ana-akım ABD sosyal biliminden kaynaklanan ve hâlâ “devrim”i güncel görenler açısından, aşılması zorunlu bir sorundur.</p>
<p>Açımlayalım.</p>
<p>ABD sosyal bilimi büyük ölçüde Weber’in mekanist izleyicisi Talcott Parsons’un mirasına dayanmaktadır. Parsons, bilindiği üzere, insan ve toplum bilimleri arasında “işbölümü”nü tesis ederken, insan eyleminin dört düzlemini ayırt ederek her birini bir “uzmanlık alanına” tevcih etmişti. Bunlar, kabaca, <em>psikoloji</em>nin (psikanaliz ya da davranışçılık) alanını oluşturan bireysel kişilik; <em>sosyal psikoloji/grup dinamikleri’</em>nin alanına giren bireylerarası etkileşim; <em>sosyoloji</em>nin konusu olan grup ya da toplumsal sistem; ve <em>antropoloji</em>ye emanet edilen kültürel sistem idi.</p>
<p>Bu bölümleme, salt bilimler-arası uzmanlaşma gereğinden kaynaklanan bir işbölümünden ibaret değildi üstelik; Talcott Parsons’un, bir “mekanik harikası” olarak nitelenebilecek “dörtlü sistem”inin de bir yansımasıydı. Özetin özetiyle bu “dörtlü sistem”in, tüm insan (ve toplum) davranışının dört ilke uyarınca işlediğini (uyarlanma, hedefe erişim, bütünleşme, gizil örüntü sürdürümü), bu dört ilkenin aşağıdan yukarı doğru sıralanan bir dizilim gösterdiğini, değişime en açık olan uyarlanma süreçlerinden yukarı çıkıldığında, değişime karşı direncin arttığı, gizil örüntü sürdürümü işlevini üstlenen değerler sistemi ya da kısaca <strong>kültür</strong>’ün değişime en kapalı, ve toplumsal varlığı(organizasyonu) dengede tutmaya yarayan bir “alan”ı oluşturduğu vb. varsayımlarına dayanmaktaydı.</p>
<p>Bu Parsons “statiği”, onun “Kültür” alanıyla ilgilenmekle görevlendirdiği öğrencilerinden Clifford Geertz tarafından benimsenerek kültürle ilgili yaklaşımlarda paradigmatik bir konuma getirilmiştir.</p>
<p>Geertz’e -ve ondan etkilenen bir dizi postmodern düşünüre- göre kültür, “toplumsal yapı”yla bağlantılı, ancak ondan ayrı, kendi özerk devinim dinamiklerine sahip bir simgeler/anlamlar ağıdır. Hem insanların çevrelerini, olup-biteni anlamlandırmalarına olanak sağlayan bir haritayı, hem de davranışlarını üzerinde biçimlendirebilecekleri bir “davranış modeli”ni sunmaktadır. Dahası, bu “anlamlar ağı” her bir tikel toplumun üyeleri tarafından paylaşılmaktadır; bir başka deyişle, “tikel”, “kendine özgü”dür.</p>
<p>Geertz’in, kendisini izleyen kültür araştırıcılarına bıraktığı miras, bu anlamda ikilidir: 1) Kültürün zihniyetler/anlam(landırma)lar/simgeler alanına taalluk eden bir “şey” olduğu; dolayısıyla toplumun maddî koşullarıyla bağlantılarının, ancak her biri kendi içerisinde kavranılması gereken tikelci dolayımlarla ele alınabileceği; ve 2) Her bir kültür, belirli bir toplumun mensuplarının paylaştığı bir “simgeler/anlamlar ağı” olduğuna göre, kültüre yaklaşımın ancak “göreci” olabileceği.</p>
<p>Geertz’in kastından bağımsız olarak, en azından kültürel antropoloji alanında paradigmatik bir konum yüklenen bu miras, kültürün insanları sarıp-sarmalayan, onları iradelerinin dışında teslim alan, şeyleri anlayıp yorumlamalarında ve davranışlarında rehberlik eden kişilik-dışı bir şey, bir “geist” olarak anlaşılıp yorumlanmasında araçsal oldu.<a name="_ftnref2"></a><a href="#_ftn2#_ftn2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>“Kültür” ile “devrim”in ilişkileri üzerinde düşünmek, öncelikle kültürün “bu” kavranılışına itiraz etmeyi gerektirmektedir.</p>
<p>Böylesi bir itiraz ise, kanımca öncelikle kültürlerin iktisadî-siyasal-toplumsal bağlamlarda sürekli olarak üretilen ve yeniden üretilen “mamûller” olduğunu<a name="_ftnref3"></a><a href="#_ftn3#_ftn3"><sup>[3]</sup></a> öne sürerek başlamalıdır işe.</p>
<p>Bu bakımdan Eagleton (2005: 9-42)’ın kültür kavramının tarihsel izini sürdüğü son derece önemli çalışmasında, kavramın özgün anlamının doğayla ve emek süreciyle bütünleşikliğine dikkat çekişi yol göstericidir. Latince “tarımda gelişimden ikamet etmeye, tapmaktan korumaya kadar bir çok anlama gelen” <em>colere </em>fiilinden türetilen kültür kavramı, “kendi aşkınlığının araçlarını kendisi üreten” doğaya, ya da daha doğru bir deyişle, doğanın insan eliyle dönüştürülmesine içkindir. “Doğa her zaman bir anlamda kültürelse, kültürler de kendileriyle doğa arasındaki sürekli alışverişten, yani emek dediğimiz şeyden oluşurlar,” demektedir Eagleton (2005: 11); ve “başlangıçta tümüyle materyalist bir süreci imlemiş” olan “kültür”ün, “zamanla mecazi olarak tinsel meselelere kaymış” olduğuna dikkat çekmektedir. Ve kültür kavramı, “Marksist tabirle, altyapıyla üstyapıyı tek bir kavramın çatısı altında toplar” (s.10).</p>
<p>Evet, kültür, doğal bir varlık olan insanın, yaşamını sürdürebilmek için doğa üzerinde bir takım işlemler gerçekleştirmesiyle biçimlenir. Bu faaliyetler, insanların birbirleriyle ilişkiye girmesini, birlikte yaşamasını, iletişim kurmasını, toplumsal örgütlenmeler oluşturmasını, bu örgütlenmelerin kalıcılığını sağlamasını, bilgi ve deneyimlerini yeni kuşaklara aktarmasını… vb. vb. gerektirmektedir. Bir başka deyişle, insan doğal gereksinimlerini doğadan karşılama süreci içerisinde “toplumsallaşır”; “sürü”den, “toplum”a dönüşür. İnsanı sürüden topluma dönüştüren “şey” ise kültürdür.</p>
<p>Şu hâlde kültürü toplumdan, insanların doğayı dönüştürme faaliyetlerini insanların düşünceleri, inançları, tahayyülleri, anlamlandırma çerçeveleri, “anlam ağları” vb.den soyutlayarak ele almak, yani “toplum” ile “kültür”ü birbirinden soyutlamak, ilk bakışta analitik bir kolaylık sağlıyor gibi gözükse de, sonuçta analizi içinden çıkılmaz bir hâle getiren bir teşebbüstür. İnsan pratikleri ile insan tahayyülleri arasındaki bağlantıyı (tahayyül pratikten türer ve pratiği biçimlendirir) kopartarak, onları birbirinden yalıtlayarak ele alan her türlü analiz girişimi, yalnızca eksik olmakla kalmaz, aynı zamanda yanılsamalara açılmaktadır.</p>
<p>Bir başka deyişle, kültürü insan edimselliğinden, insan aracılığından, soyutlayarak ele almak mümkün değildir. Kültürün biçimlendiricisi, taşıyıcısı, aktarıcısı, insanlardır; maddî yaşam koşullarını üreten, dönüştüren insanlar.</p>
<p>Öte yandan, insanlar, daha doğrusu oluşturdukları toplumlar, çelişki ve çatışmalardan arî, uyumlu, korporat bir tarzda işleyen “organizmalar” değil, iktisadî ve siyasal kaynaklara erişimi farklılaşmış kesimlerin oluşturduğu, çatışmalı kendiliklerdir. Toplumun bu “çatışmalılık” hâli, kültürün de “bütünleştirici”, “pürüzsüz”, “çelişkisiz” bir kendilik olarak kavranılmasının bir yanılsamadan ibaret olduğuna işaret eder. Kültür, gerçekten de taşıyıcısı olan toplumun çeşitli kesimleri arasındaki çatışmaların alanıdır: farklı toplumsal kesimler, kültürel dağarcıktan farklı unsurları seçerek (ya da yeni unsurlar ithal ederek) bunları yeniden yorumlar, yeni bir dizilime tabi tutar, ve kendi konumlarını savunmak, pekiştirmek ya da ilerletmek üzere sürekli bir manipülasyona tabi tutarlar. Bir kültürel dizilimin başat hâle gelmesi, taşıyıcısı toplumsal kesimin iktisadî-siyasal pozisyonundaki ilerlemenin bir göstergesidir.</p>
<p>Ne ki, böylesine dinamik ve çatışmalı bir alan olan kültürün yüklendiği atavistik bir “ezelîlik/ebedîlik” imgesi ve bu imgeden kaynaklanan yaptırımcı/buyurgan gücü (“bu, kültürümüze aykırıdır”, “dinimiz/kültürümüz böyle buyuruyor”, vb.), onu iktidar mücadelelerinin vazgeçilmez bir alanı kılmaktadır. Uygulamalarını “korporat bir bütün olarak tüm toplumun tutunumlu ve tutarlı zihinsel münderecatı, değer sistemi, örf ve adetleri… vb.” olarak tanımlanmış bir “kültür”e göndermeyle meşrulaştırmak, kuşkusuz ki önemli bir iktidar aracıdır. Şu hâlde gerçekte dinamik, çatışmalı bir alan olan kültür, çatışkısız, kendine özgü, “süperorganik” bir görüngü, bir “<em>geist</em>” olarak kavranışıyla, bir “atalet aracı ve kaynağı”na, hatta bir reaksiyon aracına dönüştürülme riskiyle de yüklüdür.</p>
<p>Dolayısıyla, Parenti’nin (1999) deyişiyle, “(…) kültür, bizi etkileyiş tarzındaki algı eşiği altında olma hâli düşünüldüğünde, bedensizleşmiş, her yerde hazır ve nazır bir kendilik olarak görülebilmesine karşın, mekân içerisinde yüzerek üzerimize çöreklenen soyut bir kuvvet değildir. Gerçekte kültür, bir toplumsal yapı aracılığıyla dolayımlanır. Kültürümüzü başka insanların dahil olduğu bir toplumsal ilişkiler ağından ediniriz: aile, akranlar veya cemaat içerisindeki diğer enformel birlikler gibi birincil gruplar ya da, artan ölçülerde olduğu üzere, okullar, medya, kiliseler, hükümet ajansları, şirketler ve ordu gibi daha formel tarzlarda eklemlenmiş ve yasal olarak kayıtlanmış kurumlardan.</p>
<p>Satın alma ve ikna ile egemen yönetici sınıf çıkarlarına bağlanan bu türden toplumsal kurumlar, sürekli olarak, özellikle de içlerinde komuta konumunda olan kişiler ya da onlardan yarar sağlayanlar tarafından siyasal açıdan nötr olarak sunulmaktadır. Gramsci’nin ordu için söyledikleri, kapitalist toplumdaki çoğu diğer kurum için de geçerlidir: ‘sözde nötrlükleri yalnızca gerici tarafa destek anlamına gelir.’”</p>
<p>Evet, kültürümüzü çoğunlukla egemen sınıfların ideolojileri doğrultusunda biçimlenmiş, genellikle egemen sınıf(lar)a eklemlenmiş formel-informel kurum ya da gruplar aracılığıyla ediniriz. Geçmişin kutsal aylasıyla donanmış, yüzlerce, belki binlerce yıllık bir süregenliğin meyveleri olarak sunulan “kültürel değerlerimiz”, gerçekte kültürel yaşama yön veren, ve personelleri egemen sınıf çıkarlarıyla doğrudan ya da dolaylı bağlantılı kurum ya da yarı-kurumların eliyle hemen her gün yeniden üretilerek (ve de dönüştürülerek/uyarlanarak/ güncellenerek) enjekte edilmektedir zihinlerimize.</p>
<p><em>Ancak egemen sınıf(lar)ın kültür üzerindeki kontrolü hiçbir zaman tam ve mutlak değildir. Ezilen/sömürülen sınıfların yaşantı ve deneyimleri, onlara baskı ve sömürüye karşı direniş cepleri sağlayan kültürel münderecata kaynaklık eder. Şu hâlde, her devrimci atılımı, “dış güçlerin bizi yozlaştırma, birliğimizi, dirliğimizi bozma oyunu” olarak damgalamanın, “örf ve adetlerimize, dinimize, millî kimliğimize” yönelik bir saldırı olarak algıla(t)manın, “din /vatan elden gidiyor!” vaveylasıyla reaksiyonu tetiklemenin araçları, kültürde -daha doğrusu egemen(lerin) kültür tanımında- mevcuttur. Tıpkı ezilenlerin kültürel tanım ve araçlarının (diyelim ki bu topraklardaki Pir Sultan isyankârlığının; Börklüce paylaşımcılığının; “Gavurlar gidince bu toprakların besi bereketi kesildi” deyişini bir halk savsözüne dönüştüren kardeşleşme bilincinin…) da buharlaşıp gitmediği, yeniden devşirilmek üzere o dağarcıkta varlığını sürdürdüğü gibi. </em></p>
<p><em>Yani kültürün içerisinde, egemenlerin de, ezilenlerin de; ya da devrimin de, karşı devrimin de başvuracağı araçlar vardır.</em></p>
<p>* * * * *</p>
<p>“Devrim” eylemine getirilebilecek kestirme bir tanım, “neyi istediğini bilen” bir grup (örgütlü) insanın (öznel) iradesiyle, “neyi istemediğini bilen” yığınların (nesnel) hoşnutsuzluğunun buluşmasıdır. Dolayısıyla devrim, nesnel koşulların olduğu kadar, öznel iradelerin de bir ürünü, yani bir nesnel(lik)-öznel(lik) diyalektiğidir. Hoşnutsuzluk ile değişim iradesinin buluşamaması ya da her birinin veya ikisinin birden yetersizliği, devrimci durumun karşı devrime dönüşmesine yol açar.</p>
<p>Kültür, yığınların hoşnutsuzluğuyla devrimci örgüt(lülüğ)ün değişim iradesinin buluşmasının kritik bağlamını vermektedir. Muğlak kitlesel hoşnutsuzluğu, kitlelerin bilincinde devrim gündemine destek ve katılım iradesine dönüştürmenin bir aracı, bu gündemi toplumun kültürel içeriğiyle bağdaşık kılma çabasıdır. Yukarıda da değindiğim gibi, her toplumun kültürel içeriği ikircimlidir ve “yukarıdan” olduğu kadar “aşağıdan” da müdahalelere açık, hem iktidar/istikrar, hem de muhalefet/devrim-değişim güçleri tarafından tanımlanabilecek unsurlardan oluşur.</p>
<p>Şu hâlde devrim, salt iktisadî-siyasal durum/koşulları değiştirmeyi hedeflediğinde, eksik (dolayısıyla da geri dönüşlü) bir teşebbüs olarak kalmaya mahkûmdur; toplumsal/kültürel bir dönüşümü gündemine al(a)mayan, daha doğrusu toplumun kültürel münderecatını emekten/ barıştan/ kardeşlikten/ katılımdan yana bir içerikle yeniden tanımlamakta başarısız kalan bir devrim girişimi, karşı-devrim güçlerinin yolunu açar.</p>
<p>Evet, her devrim, kalıcılığını sağlayabilmek için aynı zamanda (kitlelerin güncelliği yorumladıkları referans çerçevelerinin dönüştürülmesi anlamında) bir “kültür devrimi” olmak zorundadır. Ancak “güncelliği yorumlamaya yarayan referans çerçevelerinin dönüştürülmesi” işi, (Kemalist “devrim” modelinde olduğu üzere) zecrî önlemlere başvurularak gerçekleştirilmeye çalışıldığında, gizil, şiddetli ve dirençli bir reaksiyonu da devreye sokar. “Kültürel alan”a radikal ve zecrî müdahaleler, iktidara gelenlerin “yaban/cı”, “dışsal” “zorbalar” olarak görülmesi/gösterilmesini olanaklı kılmaktadır.</p>
<p>Şu hâlde, kültürel dönüşüm, kültürdeki mevcut, kültüre içkin unsurların yeniden yorumlanması aracılığıyla gerçekleştiğinde etkin olabilecektir. Bunun için kültürün paylaşımcılarının -tabii “simsar” konumunda olanlardansa madûnların, ezilenlerin…) bu yeniden yorumlama sürecine katılması olmazsa olmazdır.</p>
<p>* * * * *</p>
<p>Bu “çerçeve” düşünceleri özetlemek gerekirse,</p>
<p>* Kültür, hepimizi sarıp sarmalayan, teslim alan bir ruh/<em>geist</em> değil, dinamik olduğu kertede çelişik unsurları havî insanî bir etkinlik alanıdır. İnsanlar yaşam koşullarını üretirken, onları anlamlandırdıkları aklî çerçeveleri de üretirler.</p>
<p>* Yalnızca güncel/gündelik olanı değil, tarihsel olanı da içermesi, bir bakıma, toplumsal praksisin çökeltilerinden oluşması, onu farklı toplumsal kesimlerin/sınıfların kendi siyasal gündemlerini destekleyebilecekleri bir meşruiyet kaynağı hâline getirmektedir.</p>
<p>* Bir başka deyişle, “meşrulaştırıcı” hükmü, onu ezenler/sömürenlerin statükoyu korumaya yönelik girişimleri için olduğu kadar, ezilenlerin/sömürülenlerin güncel ve uzun erimli dönüştürücü mücadeleleri için de kritik bir kaynak hâline getirmektedir.</p>
<p>* Ne ki bu söylediklerimden kültürün üzerinde hoyratça “tepinilebilecek”, keyfî (ya da mekanistik) müdahalelere açık bir “türev” olduğu sonucu çıkartılmamalı. Kültürün dönüştürülmesi, kültürel dağarcığı oluşturan “şeylerin” (fikirler, değerler, tarzlar, uslûplar, çerçeveler…) “yeniden yorumlanması” işidir. Ve bu da, kendini verili bir kültürün taşıyıcısı/aktarıcısı olarak görenlerin, hiç kuşkusuz ki aralarından en “madûn” konumda olanların katılması elzem bir süreçtir…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yararlanılan Kaynaklar</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Applebaum, Richard P. (1970).</strong><em>Theories of Social Change</em>, Markham Publishing Co., Chicago,</p>
<p><strong>Eagleton, Terry (2005).</strong> <em>Kültür Yorumları</em>. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.</p>
<p><strong>Hobsbawm E. ve T. Ranger (der.) (1983). </strong><em>The Invention of Tradition</em>, Cambridge: Cambridge University Press.</p>
<p><strong>Macfarlane, Alan (1993).</strong><em> Kapitalizmin Kültürü,</em> İstanbul: Ayrıntı Yayınları.</p>
<p><strong>Parenti, M. (1999).</strong> “Reflections on the Politics of Culture”, <em>Monthly Review,</em> cilt 50, sayı 9.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>N O T L A R</em></strong></p>
<p><a name="_ftn1"></a><a href="#_ftn1#_ftn1"><sup>[*]</sup></a> Maya Dergi, No:1, Eylül-Ekim-Kasım 2022…</p>
<p><a href="#_ftnref1#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> Stirner.</p>
<p><a name="_ftn2"></a><a href="#_ftnref2#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Hiç kuşku yok ki “bu” kültür kavrayışının tek sorumlusu Geertz değildir. Kültürel antropoloji içerisinde en azından neo-Kantçılardan bu yana kültürü maddi yaşam koşullarından bağımsız, giderek onları önceleyen ve insan zihinlerindeki izdüşümlerini şekillendiren bir görüngü olarak görme eğilimi mevcuttur. Geertz olsa olsa bu görüşün 70’lerin sonlarında yeniden popülarize olmasına aracılık etmiştir.</p>
<p><a name="_ftn3"></a><a href="#_ftnref3#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> Bu görüş, en azından Hobsbawm ve Ranger (1983)’dan bu yana toplum ve kültür bilimlerin gündemindedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fdevrim-ve-kultur-uzerine-cerceve-dusunceler%2F&amp;linkname=%E2%80%9CDEVR%C4%B0M%E2%80%9D%20VE%20%E2%80%9CK%C3%9CLT%C3%9CR%E2%80%9D%20%C3%9CZER%C4%B0NE%20%C3%87ER%C3%87EVE%20D%C3%9C%C5%9E%C3%9CNCELER" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="https://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fdevrim-ve-kultur-uzerine-cerceve-dusunceler%2F&amp;linkname=%E2%80%9CDEVR%C4%B0M%E2%80%9D%20VE%20%E2%80%9CK%C3%9CLT%C3%9CR%E2%80%9D%20%C3%9CZER%C4%B0NE%20%C3%87ER%C3%87EVE%20D%C3%9C%C5%9E%C3%9CNCELER" title="Twitter" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_email" href="https://www.addtoany.com/add_to/email?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fdevrim-ve-kultur-uzerine-cerceve-dusunceler%2F&amp;linkname=%E2%80%9CDEVR%C4%B0M%E2%80%9D%20VE%20%E2%80%9CK%C3%9CLT%C3%9CR%E2%80%9D%20%C3%9CZER%C4%B0NE%20%C3%87ER%C3%87EVE%20D%C3%9C%C5%9E%C3%9CNCELER" title="Email" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fdevrim-ve-kultur-uzerine-cerceve-dusunceler%2F&amp;linkname=%E2%80%9CDEVR%C4%B0M%E2%80%9D%20VE%20%E2%80%9CK%C3%9CLT%C3%9CR%E2%80%9D%20%C3%9CZER%C4%B0NE%20%C3%87ER%C3%87EVE%20D%C3%9C%C5%9E%C3%9CNCELER" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fdevrim-ve-kultur-uzerine-cerceve-dusunceler%2F&#038;title=%E2%80%9CDEVR%C4%B0M%E2%80%9D%20VE%20%E2%80%9CK%C3%9CLT%C3%9CR%E2%80%9D%20%C3%9CZER%C4%B0NE%20%C3%87ER%C3%87EVE%20D%C3%9C%C5%9E%C3%9CNCELER" data-a2a-url="https://www.politikhane.com/devrim-ve-kultur-uzerine-cerceve-dusunceler/" data-a2a-title="“DEVRİM” VE “KÜLTÜR” ÜZERİNE ÇERÇEVE DÜŞÜNCELER"></a></p><p>The post <a href="https://www.politikhane.com/devrim-ve-kultur-uzerine-cerceve-dusunceler/">“DEVRİM” VE “KÜLTÜR” ÜZERİNE ÇERÇEVE DÜŞÜNCELER</a> appeared first on <a href="https://www.politikhane.com">POLİTİKHANE</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.politikhane.com/devrim-ve-kultur-uzerine-cerceve-dusunceler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3252</post-id>	</item>
		<item>
		<title>SUDAN’IN ÖĞRETTİĞİ</title>
		<link>https://www.politikhane.com/sudanin-ogrettigi/</link>
					<comments>https://www.politikhane.com/sudanin-ogrettigi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sibel Özbudun]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Jul 2022 15:31:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.politikhane.com/?p=3145</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Dirliğim düzenim dermanım canım, Solum sol tarafım imanım dinim, Benim beyaz unum ak güvercinim, Bilirim bilirim kardeş gelen gündedir, Gelen gündedir.”1 &#160; Yerkürede küresel öfke yayılıp &#8230;</p>
<p>The post <a href="https://www.politikhane.com/sudanin-ogrettigi/">SUDAN’IN ÖĞRETTİĞİ</a> appeared first on <a href="https://www.politikhane.com">POLİTİKHANE</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">“Dirliğim düzenim dermanım canım,</p>
<p style="text-align: right;">Solum sol tarafım imanım dinim,</p>
<p style="text-align: right;">Benim beyaz unum ak güvercinim,</p>
<p style="text-align: right;">Bilirim bilirim kardeş gelen gündedir,</p>
<p style="text-align: right;">Gelen gündedir.”<a name="_ftnref1"></a><a href="#_ftn1#_ftn1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yerkürede küresel öfke yayılıp her şeyi alt üst ederken; Mao Zedung’un, “Gök kubbenin altında kaos var. Koşullar mükemmel” ifadesini anımsatan coğrafyalardan biri de; Abdurrahman Raşid’in, “İki yol ile karşı karşıya; kan tüneli ve kurtuluş,”<a name="_ftnref2"></a><a href="#_ftn2#_ftn2"><sup>[2]</sup></a> notunu düştüğü Sudan…</p>
<p>Pablo Picasso’nun, “Yapabileceğini düşünen yapabilir, yapamayacağını düşünen yapamaz. Bu değişmez ve tartışılmaz bir kuraldır… Başkaları olanı görüp neden diye sordu. Ben ise ne olabileceğini görüp neden olmasın diye sordum,” sözlerini anımsatan Sudan örneği devrimci özgürleşme praksisiyken; “Özgürleşme bir doğumdur, hem de acılı bir doğum. Ortaya çıkan insan yeni bir insandır ve var oluşu ancak ezen ezilen çelişkisi tüm insanların insanlaşmasıyla alt edildiğinde mümkündür.”<a name="_ftnref3"></a><a href="#_ftn3#_ftn3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>* * * * *</p>
<p>2.502.890 km<sup>2</sup> Sudan, kapsadığı alan bakımından Afrika’nın en büyük ülkesi, geçmişteki adı ‘Bilâd-i Sûdan’ idi; bu da, “karalar beldesi”/ “siyahların diyarı” demekti.</p>
<p>1956’da İngiltere’den bağımsızlığını kazanmasının ardından ağırlıklı olarak İslâmcı hükümetler/ askeri rejimlerce yönetildi.</p>
<p>Kuzeydeki halkın çoğunluğu Arap, güneydekiler ise Afrikalı; 50’den fazla etnik grubun var olduğu coğrafyada “sürekli bir iç savaş” var; bunun politik nedeni kuzeyli Müslümanların gayrimüslimlere “üstünlük iddiası” ve pratiği&#8230;</p>
<p>Sudan’ın ilk krallıkları Hıristiyan idi; VI. yüzyılda Sudan’da üç Hıristiyan krallığı vardı. Müslümanlık bölgeye önce tüccarlar ile ulaştı. Kuzey Sudan XVI. yüzyılda da Memlükler ile Müslüman egemenliğine girdi.</p>
<p>XVII. yüzyıldan XIX. yüzyıla kadar mavi Nil bölgesindeki ‘Sennar Krallığı’ ve batıdaki ‘Darfur Sultanlığı’ bağımsız devletler olarak hüküm sürerken; Darfur, 1916’ya dek bağımsız bir sultanlık olarak varlığını koruyup, Sudan’a bağlanan son bölge oldu.</p>
<p>XVI-XIX. yüzyıllar kuzey Sudan’ın Müslümanlaşmasına denk düşerken; XIX. yüzyılda İngiltere sömürgeciliği Sudan’ı “birleştirir”! Çekilmesi sonrasında iç savaş ve darbeler devreye girecektir.</p>
<p>Evet, petrolü bol ve Afrika’nın üçüncü büyük altın üreticisi ülkesi Sudan’da defalarca darbe oldu. Biri 17, diğeri 22 sene süren iki iç savaş yaşandı. 1989’da darbeyle yönetimi ele geçiren diktatör Ömer El-Beşir, uluslararası ceza mahkemesi’nce 2003’te başlayan Darfur soykırımından sorumlu savaş suçlusu ilan edildi. 2011’de güney Sudan, Sudan’dan ayrılarak bağımsızlığını ilan etti.</p>
<p>Nüfusunun yüzde 90’ı Müslüman olan Sudan’da ülke yönetimde yer etmek isteyenler demokrasiydi, plan programdı bunlarla uğraşmak yerine kestirme yolu seçtiler: “Biz peygamber soyundan geliyoruz!”</p>
<p>Ensar Grubu, Ümmet Partisi, İslâmi Cephe birlikte hareket edip öteki oluşumlara izin vermediler. 1989’da Tuğgeneral Ömer el Beşir darbeyle yönetime el koydu, ülkede şeriat ilan etti. 1996’da kendisini desteklemeyen partileri kapattı, destekleyen üç partiyi birleştirip onların ortak adayı olarak seçime girdi. Yüzde 76 oyla, darbeyle gelmiş değil, seçilmiş cumhurbaşkanı olarak yönetimi daha da otoriterleştirdi.</p>
<p>Otoriter yönetim ruhu gereği halkı daha parçalı hâle getirdi. 400 yerli dilin konuşulduğu, 600 kadar kabileden oluşan Sudan’da iç savaş giderek derinleşti. Kimi tahminlere göre 2 milyon kadar insan yaşamını yitirdi. İşte bu aşamada Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kararı devreye girdi.</p>
<p>Tek adam olmak, bütün yetkileri elinde bulundurmak Beşir’in ülkesini yönetmesine yetmedi.</p>
<p>Ocak 2011’de ülkenin güney kesimi Güney Sudan olarak ayrıldı.</p>
<p>Bölünmenin sonucu şöyleydi: Petrol kaynaklarının yüzde 75’i güneyde&#8230; Buna karşın petrolün ihraç edileceği tüm limanlar kuzeyde!</p>
<p>Kuzey, Güney’e kazık olsun diye taşıma fiyatını yükseltti, buna kızan Güney de üretimi durdurdu!</p>
<p>Böylece iki taraf da aç kaldı!</p>
<p>Aralık 2018’de “Sudan Devrimi” olarak adlandırılan isyan patlak verdi.<a name="_ftnref4"></a><a href="#_ftn4#_ftn4"><sup>[4]</sup></a> Ardından 2019’daki yoğun gösterilerin ardından diktatör El-Beşir 30 sene sonra Nisan 2019’da askeri darbeyle yıkıldı ve askeri yönetim başa geldi.<a name="_ftnref5"></a><a href="#_ftn5#_ftn5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>Kaderin cilvesine bakın ki işbaşına gelen General Avad Muhammed Ahmed bin Avf, Mısır’daki darbenin başındaki Sisi’nin Kahire’den sınıf arkadaşıydı! Kısa bir süre sonra o da gitti, Korgeneral Abdul Fettah Abdurrahman Burkan geldi.</p>
<p>El-Beşir’in devrilmesi Sudan halkının yıllardır süren mücadelesinin ve fedakârlığının bir sonucuydu fakat Aralık 2018 devriminin fitilini ateşleyen olay, ekmek fiyatlarının ve geçim sıkıntısının artmasıydı. İnsanlar sokağa döküldü ve devrimin sloganlarını haykırmaya başladı: “Özgürlük, Barış ve Adalet”.</p>
<p>İnsanların taleplerine karşı duranlar arasında, eski rejim ile bağlantılı ve ülkenin tüm kaynaklarını kontrolü altına almış bazı azınlıklar (derin devlet) vardı. Bunlara Sudan siyasetinde ‘parazit kapitalistler’ deniyordu. Aracılar, yabancı banka temsilcileri, petrol sermayesi, yolsuzluk ve yağmaya bulaşmış şirketlerden oluşan bir ağı da yine bu kesim kontrol ediyordu. Kıdemli komutanların ve RSF yöneticisinin de bu grup ile doğrudan bağlantıları var. Bu gruplar ekonomik çıkarlarını gözetmeye devam ederlerken, eski ismiyle Cancavit Milisleri olarak bilinen Acil Destek Güçleri (RSF), krizden güçlü bir oyuncu olarak çıktı. Bunlar altın endüstrisini kontrol ediyor ve Yemen’deki savaşa destek veriyordu.</p>
<p>Bu çerçevede Ağustos 2019’daki anlaşmaya göre, Sudan ordusu ülkeyi 2023 sonuna kadar seçimlere götürmesi gereken Egemenlik Konseyi’ndeki sivil siyasi gruplardan yetkililerle iktidarı paylaşacaktı. Ancak ordunun rolünün “eşit olması beklense”(?!) de, siviller askerin dış politika ve barış müzakerelerinde yetkisini aşmasına defalarca itiraz etti.</p>
<p>Geçiş hükümeti, Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) denetiminde sert ve hızlı reformlar uygulayarak, dış finansmanı çekmeyi ve borçları hafifletmeyi başardı. Reformların ardından, enflasyon yüzde 400’ün üzerinde rekor seviyelere yükseldi.</p>
<p>Bu arada Kasım 2019’da kadınların giyinme, seyahat, örgütlenme, çalışma, okuma özgürlüğünü hedef alan ceza kanunu maddesi kaldırıldı.</p>
<p>Aynı gün El-Beşir’in ‘Ulusal Kurtuluş Kongresi Partisi’ yasaklandı; varlıklarına el konuldu.</p>
<p>Nisan 2020’de hazırlanıp Temmuz 2020’de onaylanan yasa ile ceza kanunda bir dizi düzenlemeye gidildi.</p>
<p>Eylül 2020’de din ve devlet birbirinden ayrıldı; Sudan seküler bir ülke oldu. Etnik, dini, kültürel çeşitlilik tanındı, ayrımcılık yasaklandı.</p>
<p>* * * * *</p>
<p>Şunun altını özenle çizerek anımsatmakta yarar var: Sudan kuruluşundan beri öğrenci hareketi, işçi grevleri ve ulusal kurtuluş hareketlerine sahne oldu.</p>
<p>Komünist Parti’nin ülke tarihinde önemli bir yeri var. 1956’daki bağımsızlığına kadar mücadelede Sudan Ulusal Kurtuluş Hareketi olarak yer almış, 1946’da ise Sudan Komünist Partisi (SKP) adını almıştı.</p>
<p>Mısır’dan bağımsızlığını kazanan ülkede kitle hareketi gelişmiş ve karşı-devrim, bu kitle hareketine 1958’de kurulan askeri hükümetle cevap vermişti.</p>
<p>1964’te Hartum Üniversitesi’ndeki panele saldıran polis, iki öğrenciyi öldürmüş ve tepki eylemlerinde katledilenlerin sayısı artmıştı. Bu durum isyanı tetiklemiş, cunta dağılmış, sivil bir geçiş hükümeti kurulmuştu. Komünistlerin çoğunlukta olduğu bu hükümete 1969’da darbe yapıldı. Cunta lideri Nimeyri 16 yıl boyunca ülkeyi yönetti.</p>
<p>1993’te Güney Sudan hareketinin öncüsü olan Sudan Halk Kurtuluş Ordusu ile çatışmalar sırasında Beşir, darbeyle iktidarı aldı. O da yeşil kuşak laboratuvarından yetişenlerdendi. Gelişen son halk hareketiyle devrilene kadar ülkeyi yönetti.</p>
<p>Beşir diktasına karşı Sudanlı Profesyoneller Birliği (SPA)’nın 2019’da yayınladığı bildiriye imzacı olan ve yaklaşık olarak bütün muhalefeti kapsayan Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri (ÖDBG) inşa edildi.</p>
<p>Beşir’in devrilmesine yol açan darbenin ardından askeri konseyle yapılan görüşmelerde, bileşenleri ordu ve siviller tarafından ortak belirlenecek bir geçiş hükümeti konusunda anlaşıldı. ÖDBG’nin adayı iktisatçı Abdullah Hamdouk başbakan oldu.</p>
<p>Ancak, Hamdouk yönetiminin tavırları, ABD ve İsrail’le geliştirdiği ilişkiler ve devrimin taleplerine uygun hareket etmemesi eleştiriliyordu. Muhalefet ittifakındaki ilerici güçler ve komünistler, devrimin taleplerini yerine getirmesi için hükümete baskı yapmaya başlamıştı.</p>
<p>Sudan Komünist Partisi (SKP) de o dönem ittifaktan çekilmiş; daha eskiden beri üyesi olduğu ulusal konsensus güçleri ve Sudan’daki Afrikalı halkların direniş örgütleri olan SLMA gibi gerilla örgütleriyle de direnişi sürekli ve sokağı hareketli kılmak için anlaşmış; ortak açıklamalar yapmıştı.</p>
<p>21 Ekim 2021’deki eylemler coşkulu ve kitlesel olup; devrimin taleplerinin yerine getirilmesine çağırıyorken; 25 Ekim 2021’de eski yönetimin kalıntılarından oluşan askeri konsey Hamdouk’u da tutuklayıp darbe ilan etti. Ancak halk hareketi sürerken devrimin talepleri de unutulmadı.</p>
<p>Sara Abbas’ın, Sudan üzerine, “direniş komitelerinin öncü rolünü vurgulamadan yapılan hiçbir analiz durumu doğru ve hakkını verecek bir şekilde açıklayamazken, bu komitelerin bir boşlukta var olmadıklarını anlamak da çok önemlidir,”<a name="_ftnref6"></a><a href="#_ftn6#_ftn6"><sup>[6]</sup></a> notunu düştüğü kitle mücadelelerinde direniş komiteleri öne çıkarken; yöntem olarak sivil itaatsizlik ve politik grev kullanılıp, sokaklar barikatla çevrildi.</p>
<p>Bu güzergâhta SKP, 29 Ekim 2021 tarihli açıklamasında halk direnişini büyütmeye çağırdı. Amacın, askeri komite tarafından engellenen Aralık devriminin hedeflerine ulaşmak olduğunu belirtip; siyasi tutsakların serbest bırakılmasını talep ederken, işkencehanelerin yeniden kurulma tehlikesine dikkat çekti.</p>
<p>Darbeye karşı Direniş Komiteleri,<a name="_ftnref7"></a><a href="#_ftn7#_ftn7"><sup>[7]</sup></a> Yönetim Komiteleri, Talep Komiteleri, tüm kitle örgütleri, Sudan Profesyoneller Birliği ve tüm sivil güçleri bir araya gelmeye çağırıp, devrimci bir programın etrafında seferberlik çağrısı yaparak, eski yönetimin kalıntılarını tasfiye edip yargılamayı ve IMF politikalarından bağımsızlaşmayı hedefleyen bir hat benimsemeyi önerdi.<a name="_ftnref8"></a><a href="#_ftn8#_ftn8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Kızıldeniz, Sahel ve Afrika Boynuzu sınırında; Etiyopya, Çad ve Güney Sudan da dahil olmak üzere birçok komşusu ile gerilimli bir bölgede yer alan Sudan için sonrası da, bitip tükenmeyen çalkantılar.<a name="_ftnref9"></a><a href="#_ftn9#_ftn9"><sup>[9]</sup></a></p>
<p>* * * * *</p>
<p>Herkesin malumu üzere: Sudan’da askerler iktidarlarından vazgeçmeye asla yanaşmadılar. Ordu bir kez daha darbe yaparak yönetime el koyduğunu ilan etti.</p>
<p>Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan, “Silahlı kuvvetler, iktidar seçilmiş bir hükümete devredilene kadar demokratik geçişi sürdürecek” deyip Sudan genelinde olağanüstü hâl ilan edildiğini duyurdu. Darbeye karşı sokağa çıkan halka ateş açıldı. Protesto gösterilerinde birçok kişi öldürüldü.</p>
<p>SKP devrimin boğulması tehlikesine işaret ederken; darbe öncesi ABD Afrika Boynuzu Özel Temsilcisi Jeffrey Feltman’ın Sudan’a ziyareti de gözlerden kaçmadı.</p>
<p>Thierry Meyssan’ın, “‘Sudan’ın Dostları’ (BM Güvenlik Konseyi’nin Barış Gücü askerlerinin çekilmesi sürerken oluşturduğu geçici organın başına getirilen –b.n.) Volker Perthes ve (Başkan Biden’ın Afrika Boynuzu özel temsilcisi –b.n.) Jeffrey Feltman, Etiyopya ve Sudan’dan başlayarak Afrika Boynuzu’nu yok etmeye çalışıyor,”<a name="_ftnref10"></a><a href="#_ftn10#_ftn10"><sup>[10]</sup></a> tespiti çok önemliyken;  Sudan Başbakanı Abdullah Hamdouk, “Sudan halkına yol açmak için emaneti teslim ederek istifamı sunmaya karar verdim,” vurgusuyla ülkenin felakete sürüklenmemesi için elinden geleni yaptığını belirterek istifa ediyordu.<a name="_ftnref11"></a><a href="#_ftn11#_ftn11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Ancak “Askeri darbeden yaklaşık bir ay sonra Sudan Başbakanı Abdullah Hamduk serbest bırakıldı. General Al-Burhane ile bir anlaşma imzaladıktan sonra görevine döndü. Sudan’da halk ve ordu arasındaki gösterilerle verilen savaşı siviller mi kazandı?”<a name="_ftnref12"></a><a href="#_ftn12#_ftn12"><sup>[12]</sup></a> sorusuna verilecek yanıt, elbette “Hayır”dı…</p>
<p>SKP ise askeri darbeye karşı “sivil toplumun bütün güçlerini siyasal grev ve sivil itaatsizliği cuntayı yenilgiye uğratıncaya kadar yükseltme”ye çağrısının arkasında duruyordu.</p>
<p>* * * * *</p>
<p>Emperyalist güç merkezleri arasındaki yeni paylaşım savaşlarının sıcak cephesine dönüşen Afrika’da darbe ve darbe girişimleri son bulmazken; 2021’de gerçekleşen Mali, Çad ve Gine’deki darbelerin ardından Sudan’ın da karışması tesadüf değildi.</p>
<p>Özcesi “ABD, Fransa, Çin, İngiltere ve Rusya’nın yanında Türkiye gibi ülkelerin de nüfuz yarışına girdiği Afrika kıtasında istikrarsızlık ve kaos eksik olmuyor”du.<a name="_ftnref13"></a><a href="#_ftn13#_ftn13"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>Bunun bilincindeki SKP, 25 Ekim 2021 darbesine ilişkin, “Mücadele radikal değişim isteyenlerle uzlaşma yanlıları arasında”<a name="_ftnref14"></a><a href="#_ftn14#_ftn14"><sup>[14]</sup></a> vurgusuyla, eski hükümet üyelerinin desteklediği cunta yönetiminin ve IMF’nin Sudan’a yönelik dayatmalarına karşı mücadeleyi yükseltme çağrısı yapmakta haklıydı. Çünkü darbe ile ordu eski rejimi kurtarmak istiyor ve darbede ABD’nin rolü de ‘Al Kuds al Arabi’de, “İçerdeki partiler, uluslararası güçler ve Arap-İsrail örtülü iş birliğiyle gerçekleştirilen çok iyi çalışılmış bir plandı” ve “Beklenen darbede ABD parmağı” vurgularıyla betimleniyordu.<a name="_ftnref15"></a><a href="#_ftn15#_ftn15"><sup>[15]</sup></a></p>
<p>Darbeci lider Orgeneral Abdulfettah el Burhan’ın 29 Ekim 2021’de, “Bir önceki başbakan, siyasi ve askeri güçlerin mutabakatı ile seçildi. Artık siyasi güç yok. Bu yüzden seçimlere kadar geçiş döneminde halka yol göstermek ve onlara yardım etmek vatani görevimizdir,”<a name="_ftnref16"></a><a href="#_ftn16#_ftn16"><sup>[16]</sup></a> ifadesinde somutlanan tehditler konusunda SKP’den Dr. Fathi el Fadl, “Hükümet, aldığı bir dizi kararla devrime karşı ihanet içerisine girmiştir, eski askeri diktatörlük rejiminin ekonomik ve siyasal programını devam ettirmektedir,”<a name="_ftnref17"></a><a href="#_ftn17#_ftn17"><sup>[17]</sup></a> vurgusuyla hükümet içindeki sözde “demokrasi yanlısı” bazı oyuncuların dahi toplumsal harekete ihanet ettiklerini söylüyordu.<a name="_ftnref18"></a><a href="#_ftn18#_ftn18"><sup>[18]</sup></a></p>
<p>Böylesine girift bir tabloda<a name="_ftnref19"></a><a href="#_ftn19#_ftn19"><sup>[19]</sup></a> Sudan’da bir “geçiş süreci” yaşanırken; çeşitli siyasi örgüt ve meslek örgütlerinin oluşturduğu Özgürlük ve Değişim Bildirgesi güçlerinin yanı sıra yerel ve mahalli düzeyde oluşturulan “direniş komiteleri” ile halk sürece örgütlü olarak müdahale ederek, kadınların en ön safta olduğu demokratik bir yönetim mücadelesini kararlılıkla sürdürüyordu.</p>
<p>Adel Color’un, “Sudanlı kadınların devrimin her aşamasında erkeklerle birlikte eşit ortaklar olması ve hatta belki erkeklerden daha fazla yer aldığı gerçeği, hayatın her alanına yansıdı. Bugün Sudan’da kadınların renkleri muhafazakârlığa meydan okuyor,”<a name="_ftnref20"></a><a href="#_ftn20#_ftn20"><sup>[20]</sup></a> ifadesindeki üzere.</p>
<p>* * * * *</p>
<p>Ancak Charlie Chaplin’in, “Sana engel olmaya çalışanlar, başaracağına en çok inananlardır,” saptamasındaki üzere Sudan’daki devrimci özgürleşme karşısında darbecilerin baskıları da artıyordu.</p>
<p>Örneğin SKP politik sekreteri Muhammed Muhtar Al-Hatib, ve arkadaşı muhalif grupları bir araya getirmek üzere başlattıkları temasların ardından Hartum’a dönüşleri sırasında gözaltına alınarak “bilinmeyen bir yer”e götürülüp, keyfi biçimde tutuklandı.<a name="_ftnref21"></a><a href="#_ftn21#_ftn21"><sup>[21]</sup></a></p>
<p>Sudan halkı eylemlerini darbenin gerçekleştiği 25 Ekim 2021’den beri aralıksız sürdürüyor. Binlerce eylemci, protesto yasağına baş kaldırdı ve Hartum’da yürütüşler düzenleyerek askeri rejimi reddettiler. Duraksayan demokrasiye geçiş sürecinin devam etmesini ve sivil hükümet kurulmasını talep ediyorlar.</p>
<p>Darbeden beri 100’ü aşkın insan hayatını kaybetti. Ülkede uzun süreli internet kesintileri uygulandı ve eylemcilerin ülkede ne olup bittiğini dünyaya duyurması engellendi.</p>
<p>“Eylemleri düzenleyen mahalle direniş komiteleri ve Sudanlı Profesyoneller Birliği üyeleri darbe rejimi yıkılıncaya dek sokakları terk etmeyeceklerini söylüyor ve ordu komutanlarının tüm suçları için hesap vermesini talep ediyorlar…</p>
<p>Eylemlerin sürmesini şu iki konuya bağlıyoruz; Bir defa, eylemlerin değişim getirebildiğine dair önemli geçmiş tecrübeler var. İkincisi, eylemciler hem sokağı organize etmeyi iyi biliyorlar, hem de değişimi mümkün kılmak üzere birbirlerinin potansiyeline derinden inanıyorlar.”<a name="_ftnref22"></a><a href="#_ftn22#_ftn22"><sup>[22]</sup></a></p>
<p>Kolay mı?</p>
<p>SKP Resmi Sözcüsü Dr. Fathi El Fadl’ın da işaret ettiği gibi, “Direniş Komiteleri (DK), Profesyonel İttifak (Pİ) ile birlikte 2018’den bu yana mücadeleye öncülük etti ve bugün darbeyi yenmek, diktatörlüğü devirmek ve tam sivil demokratik yönetimi kurmak için mücadelenin ön saflarında yer alıyorlar”ken;<a name="_ftnref23"></a><a href="#_ftn23#_ftn23"><sup>[23]</sup></a> SKP, sokak eylemleriyle devrim hedeflerinin canlı olduğunu gösteriyor.<a name="_ftnref24"></a><a href="#_ftn24#_ftn24"><sup>[24]</sup></a></p>
<p>Yani örgütlü halkın cuntaya karşı kitlesel eylemleri sürüyor; Direniş Komiteleri’nin çağrısıyla insanlar Sudan’ın 10’dan fazla kentinde yani Nyala, Atbara, Port Sudan, Al-Qadarif, Damazin, Al-Managil, Wad Madani ve daha birçok kentinde sokaklara çıkıyor.<a name="_ftnref25"></a><a href="#_ftn25#_ftn25"><sup>[25]</sup></a></p>
<p>Sudan Merkezi Doktorlar Komitesi, Sudan’da askerin yönetime el koyduğu 25 Ekim 2021’den bu yana süren gösterilerde yaşamını yitirenlerin sayısının 95’e yükseldiğini açıkladı.<a name="_ftnref26"></a><a href="#_ftn26#_ftn26"><sup>[26]</sup></a></p>
<p>Sudan’da devrimci güçler gerektiğinde askerlerin karşısına çıkmaktan korkmayacaklarını gösterirken; ordu ile işbirliği hâlindeki sağ siyasetçilere güvenmediklerini de ortaya koyup, aslolanın devrimi sürdürmek olduğunu ortaya koydular.</p>
<p>Hem de Federico Garcia Lorca’nın, “Çünkü, baştan sona sefalet ve haksızlıklarla dolu/ bir dünyada her sabah uyanır uyanmaz/ yapılacak iş çığlık atmak olmalı:/ Karşı çıkıyorum!/ Karşı çıkıyorum!/ Karşı çıkıyorum,” dizelerindeki kararlılıkla…</p>
<p>* * * * *</p>
<p>Elias Cannetti’nin, “Her sistemin umut verici yanı, o sistemden dışlanmış olanlardır,” saptamasını doğrulayan Sudan önemli ve öğretici bir örnektir.</p>
<p>Ve yaşananlar hepimize bir kez daha Simone de Beauvoir’ın, “Söz konusu olan tüm sistemdir ve talebimiz ancak radikal olabilir: Hayatı değiştirmek,” haykırışını anımsatmaktadır.</p>
<p><em>SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER</em></p>
<p><em>17 Haziran 2022 20:05:41, İstanbul.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>N O T L A R</em></strong></p>
<p><a name="_ftn1"></a><a href="#_ftn1#_ftn1"><sup>[*]</sup></a> Newroz, Temmuz 2022…</p>
<p><a href="#_ftnref1#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> Ruhi Su.</p>
<p><a name="_ftn2"></a><a href="#_ftnref2#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Abdurrahman Raşid, “Sudan’da Tehlikeli Bahisler”, 27 Ekim, 2021… https://turkish.aawsat.com/home/article/3269741/abdurrahman-ra%C5%9Fid/sudanda-tehlikeli-bahisler</p>
<p><a name="_ftn3"></a><a href="#_ftnref3#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi, çev: Erol Özbek-Dilek Hattatoğlu, Ayrıntı Yay., 1991, s. 31.</p>
<p><a name="_ftn4"></a><a href="#_ftnref4#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> Gilbert Achcar, “Sudan’daki ‘Aralık Devrimi’…”, Le Monde Diplomatique Türkiye, No:4, 4 Mayıs 2020, s. 1-7.</p>
<p><a name="_ftn5"></a><a href="#_ftnref5#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> Sudan’da İslâmcı diktatör Ömer el Beşir’in devrilmesi sonrası oluşturulan yeni yönetim Hamas’a desteği sonlandırdı. Ülkeyi otuz yıl boyunca demir yumrukla yöneten devrik lider Ömer el Beşir zamanında Hamas’a verilen destek böylece yeni yönetimle birlikte son buldu. (“İhvan Kardeşliği de Bir Yere Kadar: Hamas’a Destek Kesildi”, Birgün, 24 Eylül 2021, s. 4.)</p>
<p><a name="_ftn6"></a><a href="#_ftnref6#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> Sara Abbas, “Sudan Devrimi’nin İkinci Perdesi”, Daima Marksist Teori, No: 5, Ocak-Şubat 2022, s. 115.</p>
<p><a name="_ftn7"></a><a href="#_ftnref7#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> “Doğu Hartum Direniş Komiteleri Sözcüsü Muzna Al Haj’la Röportaj”, Kaldıraç Dergisi, No: 248, Mart 2022, s. 83-89.</p>
<p><a name="_ftn8"></a><a href="#_ftnref8#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> Yusuf Alp, “Konumuz Afrika: Emperyalizm ve Sudan Dersleri”, Kaldıraç, No: 245, Aralık 2021, s. 95-99.</p>
<p><a name="_ftn9"></a><a href="#_ftnref9#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Ali Karataş-Yusuf Ertaş, “Sudan; Emperyalizmin Dalaşma Alanı”, Evrensel, 8 Nisan 2013, s. 11.</p>
<p><a name="_ftn10"></a><a href="#_ftnref10#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a> Thierry Meyssan, “Sudan’da Sahte ‘Askeri Darbe”… http://devrimcidemokrasi.com/sudanda-sahte-askeri-darbe</p>
<p><a name="_ftn11"></a><a href="#_ftnref11#_ftnref11"><sup>[11]</sup></a> “Başbakan İstifa Etti, Kaos Sürüyor”, Birgün, 4 Ocak 2022, s.11.</p>
<p><a name="_ftn12"></a><a href="#_ftnref12#_ftnref12"><sup>[12]</sup></a> Frederic Ange Touré, “Sudan: Hamdok Başbakan, Halk İçin Bir Zafer mi?” 22 Kasım 2021… https://lejournaldelafrique.com/tr/lafrique-daujourdhui/soudan-hamdok-premier-ministre-une-victoire-du-peuple/</p>
<p><a name="_ftn13"></a><a href="#_ftnref13#_ftnref13"><sup>[13]</sup></a> “Darbeler Kuşağı”, Birgün, 22 Eylül 2021, s.4.</p>
<p><a name="_ftn14"></a><a href="#_ftnref14#_ftnref14"><sup>[14]</sup></a> “Yeni Bir Düzen İçin Mücadele Çağrısı”, Birgün, 14 Aralık 2021, s.13.</p>
<p><a name="_ftn15"></a><a href="#_ftnref15#_ftnref15"><sup>[15]</sup></a> Abdulbari Atwan, “Sudan Darbesi: Ordu Eski Rejimi Kurtarmak İstiyor”, Evrensel, 1 Kasım 2021, s.9.</p>
<p><a name="_ftn16"></a><a href="#_ftnref16#_ftnref16"><sup>[16]</sup></a> “Sudanlılar Darbeye Karşı Meydanlara Toplandı”, Birgün, 31 Ekim 2021, s.5.</p>
<p><a name="_ftn17"></a><a href="#_ftnref17#_ftnref17"><sup>[17]</sup></a> Özde Çelikbilek, “Sudanlı Komünistler: Hükümet Devrime İhanet Ediyor”, Birgün, 13 Kasım 2020, s.4.</p>
<p><a name="_ftn18"></a><a href="#_ftnref18#_ftnref18"><sup>[18]</sup></a> “Sudanlılar Adalet Talep Ediyor”, Birgün, 5 Haziran 2021, s.5.</p>
<p><a name="_ftn19"></a><a href="#_ftnref19#_ftnref19"><sup>[19]</sup></a> Sudan’da yaşanan askeri müdahale sonrasında BM’nin gıda depolarına yapılan saldırılarda artış gözlemlendi. Bir ay boyunca 730 bin kişiye yetecek bin 900 ton gıdanın yağmalandığını ifade etti. (“Sudan’da Bin 900 Ton Gıda Yağmalandı”, Cumhuriyet, 31 Aralık 2021, s.7.)</p>
<p><a name="_ftn20"></a><a href="#_ftnref20#_ftnref20"><sup>[20]</sup></a> Adel Color, “Kadınlar Devrime Renklerini Kattı”, Birgün, 19 Nisan 2021, s.5.</p>
<p><a name="_ftn21"></a><a href="#_ftnref21#_ftnref21"><sup>[21]</sup></a> “Sudan Komünist Partisi Liderleri Tutuklandı”, 21 Mayıs 2022… https://rojnameyanewroz3.com/sudan-komunist-partisi</p>
<p><a name="_ftn22"></a><a href="#_ftnref22#_ftnref22"><sup>[22]</sup></a> Lovise Aalen-Mai Azam, “Sudan’ın Genç Eylemcileri”, Birgün, 14 Şubat 2022, s.14.</p>
<p><a name="_ftn23"></a><a href="#_ftnref23#_ftnref23"><sup>[23]</sup></a> “Sudan Devrimi, Genel Grev, Direniş Komiteleri ve Geniş Cephe Liderliği &#8211; SKP Resmi Sözcüsü Dr. Fethi El Fadl’la Röportaj”, Kaldıraç, No:247, Şubat 2022, s.93-95.</p>
<p><a name="_ftn24"></a><a href="#_ftnref24#_ftnref24"><sup>[24]</sup></a> “Sudan Komünist Partisi: Eylemler Devrim Hedefimizin Canlı Olduğunu Gösteriyor”, 4 Ekim 2021… https://haber.sol.org.tr/haber/sudan-komunist-partisi-eylemler-devrim-hedefimizin-canli-oldugunu-gosteriyor-315119</p>
<p><a name="_ftn25"></a><a href="#_ftnref25#_ftnref25"><sup>[25]</sup></a> “Sudan Halkı Saraya Yürüdü”, 17 Mart 2022… https://www.avrupademokrat.com/sudan-halki-saraya-yurudu</p>
<p><a name="_ftn26"></a><a href="#_ftnref26#_ftnref26"><sup>[26]</sup></a> “Sudan’da Askeri Yönetim Protesto Edildi: Gençler Sokağa İndi”, Cumhuriyet, 7 Mayıs 2022, s.8.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fsudanin-ogrettigi%2F&amp;linkname=SUDAN%E2%80%99IN%20%C3%96%C4%9ERETT%C4%B0%C4%9E%C4%B0" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="https://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fsudanin-ogrettigi%2F&amp;linkname=SUDAN%E2%80%99IN%20%C3%96%C4%9ERETT%C4%B0%C4%9E%C4%B0" title="Twitter" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_email" href="https://www.addtoany.com/add_to/email?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fsudanin-ogrettigi%2F&amp;linkname=SUDAN%E2%80%99IN%20%C3%96%C4%9ERETT%C4%B0%C4%9E%C4%B0" title="Email" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fsudanin-ogrettigi%2F&amp;linkname=SUDAN%E2%80%99IN%20%C3%96%C4%9ERETT%C4%B0%C4%9E%C4%B0" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fsudanin-ogrettigi%2F&#038;title=SUDAN%E2%80%99IN%20%C3%96%C4%9ERETT%C4%B0%C4%9E%C4%B0" data-a2a-url="https://www.politikhane.com/sudanin-ogrettigi/" data-a2a-title="SUDAN’IN ÖĞRETTİĞİ"></a></p><p>The post <a href="https://www.politikhane.com/sudanin-ogrettigi/">SUDAN’IN ÖĞRETTİĞİ</a> appeared first on <a href="https://www.politikhane.com">POLİTİKHANE</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.politikhane.com/sudanin-ogrettigi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3145</post-id>	</item>
		<item>
		<title>KADINLAR VE EMEK MÜCADELESİ &#8211; SADECE “ÜRETİMDEN GELEN GÜÇ” MÜ?</title>
		<link>https://www.politikhane.com/kadinlar-ve-emek-mucadelesi-sadece-uretimden-gelen-guc-mu/</link>
					<comments>https://www.politikhane.com/kadinlar-ve-emek-mucadelesi-sadece-uretimden-gelen-guc-mu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sibel Özbudun]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Apr 2022 16:15:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.politikhane.com/?p=2985</guid>

					<description><![CDATA[<p>SİBEL ÖZBUDUN “Eğer kadının kurtuluşu komünizm olmadan hayal bile edilemiyorsa, komünizm de kadının tam kurtuluşu gerçekleşmeden hayal dahi edilemez.”2 &#160; Sol kesimde adeta “galat-ı meşhur” hâline &#8230;</p>
<p>The post <a href="https://www.politikhane.com/kadinlar-ve-emek-mucadelesi-sadece-uretimden-gelen-guc-mu/">KADINLAR VE EMEK MÜCADELESİ &#8211; SADECE “ÜRETİMDEN GELEN GÜÇ” MÜ?</a> appeared first on <a href="https://www.politikhane.com">POLİTİKHANE</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">SİBEL ÖZBUDUN</p>
<p style="text-align: right;">
<p style="text-align: right;">“Eğer kadının kurtuluşu komünizm</p>
<p style="text-align: right;">olmadan hayal bile edilemiyorsa,</p>
<p style="text-align: right;">komünizm de kadının tam kurtuluşu</p>
<p style="text-align: right;">gerçekleşmeden hayal dahi edilemez.”<a name="_ftnref2"></a><a href="#_ftn2#_ftn2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sol kesimde adeta “galat-ı meşhur” hâline gelmiş bir yarı-doğru var: bir kuşaktan diğerine devredilen… Kapitalizmin kadınları yığınsal olarak üretime çektiğini söyleyip durduk…</p>
<p>Oysa kadınlar -çalışmamayı bir nev’i erdem sayan ve bu nedenle de “aylak sınıflar” (<em>leisure classes</em>) olarak anılan egemen ve/veya yönetici sınıf mensubu olanlar dışında- tarih boyunca üretimin içindeydiler. Ta avcı-toplayıcı büyük analarımızdan bu yana, ve tüm dünyada… Prehistorik çağlarda avcı-toplayıcı topluluklarda kadınlar yenilebilir bitkileri topluyor, yemeye hazır hâle getiriyor, avcılık-balıkçılık yapıyor, avlanan hayvan postlarından giyecek, kilden çanak-çömlek imal ediyordu. Hayvanları evcilleştirmeyi öğrendikten sonra yün kırkmak, iplik eğirmek, dokuma sanatlarını geliştirmek, süt sağmak, süt ürünlerini imal etmek, hane halkının yiyeceğini, giyeceğini hazırlamak, çocuklara bakmak, insan faaliyetleri arasına tarım katıldıktan sonra ekini biçmek, hasadı devşirmek… Velhasıl yaşamı sürdürme sanatlarının büyük çoğunluğu kadınlar tarafından yürütülmekteydi.</p>
<p>(Sınaî) kapitalizmin yaptığı, üretim faaliyetlerini haneden ayırarak fabrikalara taşımak, o güne dek çoğunluğu geçimlik, ancak bir kısmı ticaret amaçlı olarak sürdürülen üretimi tümüyle piyasaya tabi kılmak, ürünleri metalara, üreticileri de kitlesel olarak ücretli emekçilere dönüştürmek olacaktır.</p>
<p>Buharlı makinelerin üretim sürecinde kullanılmaya başlamasıyla birlikte kas gücü önemini yitirirken, başka insanî özellikler ön plana çıkar oldu: Özellikle sanayi devriminin beşiği İngiltere’nin ana sanayii olan tekstilde işlevli olan ince parmaklar, dikkat ve belki de en önemlisi, uysallık, itaatkârlık…</p>
<ol start="19">
<li>yüzyıldan itibaren batı Avrupa ülkelerinden başlamak üzere hem iktisadi hem de siyasal iktidarını pekiştiren kapitalist sınıf, topraklarını yitirerek kırlardan kentlere göçen kadın yığınlarında tam da aradığı şeyi bulmuştu: Talepkârlık düzeyi düşük, uysal, geçici işgücü. Kapitalizmin şaşmaz gereksinimi, piyasada tutunabilmek, emsalleriyle rekabet edebilmek için üretim maliyetlerini sürekli düşürmek ve bunun en kestirme yolu olarak ücretleri düşük tutmak için eşsiz bir girdi.</li>
</ol>
<p>Kadınlar talepkârlık düzey düşük, uysal, geçici işçilerdi, çünkü bir başka tarihsel yük ile yüklüydüler: çocuk doğurmak, onlara bakmak, evin işlerini yapmak, yemek hazırlamak, haneye su taşımak, giysileri dikmek, onarmak… Bir başka deyişle, “yeniden üretim” olarak adlandırılan bir dizi domestik faaliyeti esas işleri/sorumluluk alanları olarak görüyorlardı. Ataerkil koşullamalar onları uysal, kanaatkâr domestik işçiler olarak biçimlendirmişti. Kapitalizm üretim faaliyetlerini haneden, yani domestik alandan ayırıp yeni bir “kamusal alan” yaratırken, kadınları evlerinden uzaklaştırmış, ama onların yeniden üretimci faaliyetlerini sırtlarından almamıştı. Çocukların sokakta büyüyor olmaları, kadınların 13-14 saatlik tüketici iş gününden sonra ellerine geçen sefalet ücretleriyle alışveriş yapıp, eve gelip çocuklara ve kocaya yemek hazırlamak zorunda olması, küçücük kız çocukların fahişelik yapması… Umurlarında değildi!</p>
<p>Bir başka deyişle kapitalizm, kârı azamîleştirmek adına, ataerkil işbölümünü temellük ederek kendine içkin kılmıştı.</p>
<p>Bu işin bir yanı… Ancak hemen vurgulamalı, Kapitalist Avrupa’da işçi kadınlar ilelebet uysal, ucuz işgücü olarak kalmadılar. Proleterleştikçe, işçi sınıfı mücadelelerine katıldılar.</p>
<p>Örneğin 19. Yüzyıl başlarında İngiltere’de işçi sınıfı mücadelelerinin ilk dönemlerinde, işçileri tezgâhlarından ettiği, ücretleri düşürdüğü, işçileri sakat bıraktığı için makineleri kırıp döken Luddite hareket içinde yer aldılar.</p>
<p>Luddite hareket, aynı isimle anılmasa da, Osmanlı topraklarında da boy gösterir. 1839 yılında bugün Bulgaristan sınırları içerisinde olan Plevne’de fabrikada çalışan kadın işçiler, kendilerini işlerinden edeceği kaygısıyla fabrikada makinelerin kurulmasına karşı isyan etmişti. Aynı eylem, yine günümüzde Bulgaristan sınırları içinde bulunan Samarkov’daki bir tekstil fabrikasında 1851’de tekrarlanacaktır.</p>
<p>ABD’de daha 19. yüzyıl ortalarında kadın işçiler yığınsal olarak grevlere katılıyor ya da grev örgütlüyorlardı. Örneğin 15 Ekim 1845’de Batı Pennsylvania’nın pamuk dokuma fabrikalarında çalışan 5 000 kadın işçi, haftada 6 gün, 15 saatlik iş gününe karşı greve çıkmıştı. Bu grev sonuçsuz kaldı; ama mücadeleler, bir kuşak sonra, Ulusal Emek Birliği’nin kurulmasına yol açacaktı (1866). Ulusal Emek Birliği yönetim kadrolarını kadınlara siyahlara açan ve talepleri arasında “Eşit işe eşit ücret”e yer veren ilk sendikaydı.</p>
<p>Ulusal Emek Birliği’ni çok-dilli, çok etnili sendikal örgüt, Emek Şövalyeleri izledi: Kuruluşundan beş yıl sonra kadın üye sayısı 50 000’i bulan ve 1884’deki tekstil grevlerinde özellikle kadın işçilerin militanlığı ve gözüpekliğiyle nam salan Emek Şövalyeleri.</p>
<p>Maden işçilerinin “Ana”sı, maden grevlerinin önde gelen örgütleyicisi, ABD işçi kadın hareketinin em önemli figürlerinden Mother Jones Emek Şövalyeleri’nin bağrından çıkmıştı. 60 yıllık mücadele yaşamı boyunca Mama Jones tüm işçi eylemlerinde boy göstermesiyle ünlenmişti: 1891 Virginia maden işçileri grevi, 1900 ve 1902’de antrasit havzası grevleri; 1912-13 Batı Virginia Paint Creek ve Cabin Creek grevleri; 1921 Kansas grevleri; 1903, 1904, 1905 ve 1911’de demiryolu grevleri, aynı yıllarda kadın tekstil ve şişeleme işçileri grevleri… Madenci patronları arasında, kadınları örgütleyip ellerinde kovalar ve süpürgelerle grev kırıcıları kovalamasıyla kötü bir şöhret edinmişti!</p>
<p>Mother Jones ömrünü tam anlamıyla sınıfının davasına adamıştı. Son katıldığı grev, 1919’daki çelik işçileri greviydi ve Mother Jones 90’ına merdiven dayamıştı.</p>
<p>“Şövalyeler” iç zaafları nedeniyle çözülmesi sonucu ABD’de “gangster sendikacılığı” zemin kazanırken, kadın, göçmen, siyah ve vasıfsız işçiler, mücadelelerini ücret sendikacılığıyla sınırlamayıp sivil haklar, ifade özgürlüğü, mahpus hakları için de mücadele veren, kurucuları arasında Mother Jones’un da bulunduğu devrimci işçi örgütü Dünya Sanayi İşçileri (IWW)’ne yöneldi. IWW, (fahişeler dâhil<a name="_ftnref3"></a><a href="#_ftn3#_ftn3"><sup>[3]</sup></a>) tüm emekçi kadınların sorunlarına sahip çıkacak ve saflarında çok sayıda militan kadın sendikacıyı eğitecekti. Bunlardan biri, <em>Elizabeth Gurley Flynn<strong>’</strong>in şu sözleri çarpıcıdır: “Eski sendikalar kadınları grevin bir parçası olarak görmediler. Onlar evde oturup boş tencere, aç çocuklar ve homurdanan ev sahipleri konusunda dertlenmekle yetinmek zorundaydı. Ama grev, ‘erkek işi’ydi. Kadınlar, hedeflerini anlamalarıyla orantılı olarak bir grevin en militan ya da en tutucu unsurları olabilir. IWW kadınları ön saflara koymakla suçlanıyor. Gerçek şudur ki, IWW onları arkalara itmiyor, onlar da öne geçiyorlar.” </em></p>
<p>Almanya’da ise 20. yüzyıl başlarında, işçi hareketine damgasını Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) vurmaktaydı. 1914’te üye sayısı bir milyonu aşan partinin kadınlar alanındaki faaliyetlerinin ana eksenini, kadınların sendikalarda örgütlenmesi oluşturuyordu.19. yüzyıl boyunca kadınların siyasal amaçlı örgütlere katılmasının yasaklandığı Almanya için bu, zorlu bir görevdi. Bu yasağın kalktığı 1890’dan itibaren sendikalardaki kadın sayısı büyük bir hızla yükselecekti: 1892’de 4 355’den 1913’te 230 347 kadın üyeye.</p>
<ol start="19">
<li>yüzyıl başlarında İngiltere’de kadınlar, özellikle dokumacılık bölgelerinde yasadışı sendikal harekete yığınsal olarak katılıyordu. Robert Owen 1834 yazında kısa ömürlü Büyük Ulusal Konsolide Sendika’yı kurduğunda on binlerce kadın bu oluşuma katılacaktı.</li>
</ol>
<p>Kadınlar 1837-1838 Chartist harekette de aktif biçimde yer aldılar; hareketin Birmingham’da 1842’de düzenlediği mitinge 50 bin kadar kadının katıldığı kaydedilmektedir. Ancak sendikal hareketin kurumsallaştığı 1840’lı yıllarda ve 50’lerin başlarında vasıfsız işçiler ve bu arada tabii kadınlar devre dışı bırakılacaktı &#8211; kadınların yoğunlaştığı dokuma sektörü dışında.</p>
<p>Ancak kadın her durumda aynı işi yaptıklarında dahi erkeklerden daha düşük ücretler alan kadın emekçileri sendikalardan uzak tutmak kolay olmayacaktı; sendikal merkez TUC’un 1888’deki kongresine “Eşit İşe Eşit Ücret” konusunda bir önerge sundular.</p>
<p>Dahası, özellikle tekstil işçisi kadınlar, sendikalı olsunlar-olmasınlar, grevlerde başı çekiyorlardı.</p>
<p>Örneğin, 1875 yılı başlarında, İngiltere’nin Batley kentinde patronlar sendikası, satışların düştüğü gerekçesiyle 50 dokuma fabrikasında çalışan 25 bin işçinin ücretleri yüzde 10 oranında düşürme kararına karşı kadın ve erkek işçiler greve çıktılar. Onları Dewsbury işçileri izledi. Grevdeki erkek işçiler, kadın işçilerin militanlığına hayranlıklarını sıkça dile getiriyor, bunun göstergesi olarak da, erkek ve kadın grevcileri temsil etmek üzere salt kadınlardan oluşan 13 kişilik bir komite seçiyorlardı. 13 Şubat 1875 günü işçi komitesinden Ann, Dewsbury’de toplanan 9000 işçiye şöyle sesleniyordu: “İşçiler ücretlerin düşürülmesini kabul edemezler, çünkü evin işlerine bakan herkesin bildiği gibi kiralar, kömür ve un pahalı; efendiler daha az bir kârla yetinebilirler, ama işçiler aç yaşayamaz.” <a name="_ftnref4"></a><a href="#_ftn4#_ftn4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Bu sözlere, daha sonra dönmek üzere bir mim koyup, devam edelim.</p>
<ol start="19">
<li>yüzyıl İngiltere’sinde kadın işçilerin önayak olduğu en ünlü grev, olasıdır ki 1888’de Londra’nın Doğu Yakası’ndaki Byrant and May kibrit fabrikası grevidir. Grev, patronların çalışma koşullarını sosyal hizmet uzmanına anlatan üç arkadaşlarını işten çıkartması sonucu patlak verdi.</li>
</ol>
<p>İşçilerin anlattıkları, 23 Haziran 1888 tarihli haftalık <em>The Link</em> dergisinde “Londra’da Beyaz Kölelik” başlıklı bir yazıda ifadesini bulacaktı: 14 saatlik iş günü, 4-8 şilinglik haftalık ücretler, bütün gün ayakta çalışmak zorunluluğu, beyaz fosforla çalışmanın getirdiği aküt sağlık sorunları, en ufak bahanelerle (ayakkabıların kirli olması, taburesinin altındaki zeminin temizlenmemesi, kibritlerin kazara tutuşması…) ücretlerden yapılan kesintiler… “İşe başlangıç saati yazın 6.30, kışın 8; iş günü akşam 6’da sona eriyor. Kahvaltı molası yarım saat, yemek molası bir saat. Bu uzun işgünü tüm gün ayakta çalışmak zorunda olan genç kızlar için geçerli. Tipik vaka, parça başı çalışan 16 yaşındaki kızın durumu &#8211; haftada 4 şiling kazanıyor. Bunun 2 şilingini kaldığı tek odanın kirası olarak veriyor, çocuk kahvaltıyı da, akşam yemeğini de tereyağlı ekmek ve çayla geçiştiriyor…”<a name="_ftnref5"></a><a href="#_ftn5#_ftn5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>Aynı tarihsel kesitte, işçi hareketlerinin ve sınıf mücadelelerinin bir başka odağı ise, 19. yüzyıl ortalarından itibaren sanayinin ağır aksak da olsa Rusya idi. Erkek sanayi işçilerinin yüzde 40’ının silah altına alındığı 1914 yılına gelindiğinde, kadınlar yığınsal biçimde fabrikalara, hastanelere, yol inşaatına doğru aktı. 1913-1917 arasında Petrograd’da metal işkolunda çalışan kadınların oranı yüzde 3.2’den yüzde 20.3’e yükselmişti. Benzer bir durum ahşap sanayi, kâğıt imalatı, matbaacılık, hayvan ürünleri ve besin işkollarında da söz konusuydu. 1914’e gelindiğinde tüm Rusya’da kentsel işgücünün üçte biri kadınlardan oluşmaktaydı. Savaş fiyatları tırmandırdıkça tırmandırırken, 10-12 saat çalışma sonucu kazanılan ücretler ekmeğe yetmiyordu; çalışan annelerin durumu daha da zordu. Kreş ve bakımevlerinin yokluğunda fabrika işçisi kadınların doğurdukları bebeklerin üçte ikisi bir yıl içinde yaşamlarını yitirmekteydi.</p>
<p>Kadınlar tıpkı ABD’li, Alman, Britanyalı kız kardeşleri gibi mücadeleye giriştiler. İşçi sınıfının daha tomurcuk hâlinde boy gösterdiği 19. yüzyıl sonlarından itibaren kadın işçiler grevlerde, gösterilerde saf tutmaya başlamıştı. St. Petersburg’daki Novaya Pryadil’na fabrikasında 1878’de patlak veren grevde kadınlar ön saflardaydı. Orekho-Zeyevo’daki 1885 tekstil işçileri grevinde fabrika binalarının tahrip edilmesi, Çarlık yönetimini alelacele kadın ve çocukların gece çalıştırılmasının yasaklamasına yol açtı.</p>
<p>1895’de Yaroslav fabrikasındaki “Nisan Ayaklanması” kadın dokumacıların öncülüğünde başladı. St. Petersburg’lu kadın işçiler 1894-1896 arasında işçi sınıfını ayağa kaldıran grevlerde erkek sınıf kardeşlerini yalnız bırakmadılar; 1896 yazındaki dokuma işçilerinin tarihsel grevinde ise tezgâhları ilk terk edenler oldular.</p>
<p>Öte yandan, kadın işçilerin eylemlerine özgül talepleri giderek daha çok damgasını vurmaktaydı. “1905-1907 grev talepleri arasında kadın işçilerin ihtiyaçları öne çıkıyordu. Kadınları istihdam eden işkollarındaki grevlerde bir şekilde ücretli doğum izni (genellikle doğum öncesi dört, sonrası altı hafta), emzirme izni ve fabrikalarda kreş açılmasından söz etmeyen tek bir belgeye rastlanamaz.” Ve belki de en çarpıcısı: kadın işçiler ustabaşları ve patronların taciz ve istismarlarına karşı da eylemlere girişmekteydi: 1913’de Moskova’daki Grisov fabrikasında patlak veren grevin gerekçesi, “fabrika yönetiminin tutumu, kabul edilebilir gibi değil. Ancak fuhuş sözcüğüyle tanımlanabilir” idi. Kadın grevcilerin talepleri arasında, doğum/ emzirme izni, eşit işe eşit ücret vb.nin yanı sıra, “özellikle kadın işçilere kibar davranılması, küfrün yasaklanması”nın yer alması giderek yaygınlaşıyordu; 1911’de Yartsev’deki Khludovsky fabrikasında 5000 işçiyi greve çıkartan olay, usta başlardan birinin kadın işçileri taciz etmesiydi…</p>
<p>Kadınları yığınsal olarak proletaryaya çeken 1914 savaşı, kadın militanlığını daha da yoğunlaştıracaktı. Savaş hayatı daha da zorlaştırmıştı. Petrograd’da büyük çoğunluğu kadınlardan oluşan ekmek kuyrukları kilometreleri bulmuştu. Ve Bolşeviklerin “Erkeklerimizi geri getirin!” sloganı, kentlerde olduğu kadar kırsalda da yankılanıyordu.</p>
<p>Savaşın ilk birkaç ayının şaşkınlığı ve şoven havasını dağıtan, yine kadın emekçiler olacaktı. 6 Nisan 1915’te Petrograd’da et satışları bir günlüğüne askıya alındığında, kadınlar büyük kasap dükkânlarının vitrinlerini aşağı indirerek tezgâhları yağmaladılar; aynı sahne iki gün sonra ekmek kıtlığı nedeniyle Moskova’da tekrarlanacaktı. Kentin emniyet amiri üzerine yağan kaldırım taşlarından yara-bere içinde kurtulabilmişti. Bu sahneler kısa sürede ülkenin tüm büyük kentlerine yayıldı.</p>
<p>Ekmek ayaklanmaları, “ekmek grevleri”ne kapı araladı: Haziran 1915’te İvanovo-Voznesensk’deki grev, “un grevi” olarak anılır. Bir ay sonra ise, kadınlar savaşa son verilmesi, cezaevlerindeki işçilerin serbest bırakılması için sokaklara dökülürler bu kez; grevin bastırılması, gösterilerin engellenmesi yönündeki polis müdahalesi, otuz kişinin ölümüne yol açar. Kadınlar ateş etmelerini önlemek için kendilerini güvenlik güçlerinin önüne atmaktadırlar.</p>
<p>Savaş işçileri hızla siyasallaştırır: Ocak 1917 tarihli bir emniyet raporu, “Dükkânların önünde sonu gelmeyen kuyruklarda beklemekten yorgun düşmüş, aç ve hasta çocuklarının yüzlerini görme ıstırabına katlanan anaların artık devrime (…) çok yakın olduğunu ve bir kıvılcımın infilak ettireceği bir patlayıcı dükkânına benzedikleri için çok tehlikeli olduklarını” kaydediyordu.</p>
<p>1917’nin 8 Mart’ı emniyet raporunu haklı çıkardı.</p>
<p>8 Mart (23 Şubat) sabahı Petrograd’lı birkaç yüz dokuma işçisi kadın, bir günlük siyasal grev çağrısı yapma kararı aldı. Aralarından seçtikleri temsilcileri komşu fabrikalara gönderdiler.</p>
<p>23 Şubat öğlen vakti, işçi kadınların grevine 90 000 işçi katılmıştı. Grevci işçiler Viborg mahallesinden kent merkezine doğru yürürken sabahtan beri ekmek kuyruğunda bekleyen kadınlar katıldı onlara. Hep birlikte Belediye Duma’sının önüne yöneldiler.</p>
<p>Sokaklar gün boyu insan kaynadı. Her köşede toplaşıp dağılan kalabalıklar ekmek, barış ve daha yüksek ücret taleplerini haykırıyorlardı: “Ekmek yoksa çalışma da yok!”</p>
<p>1917 Şubat devrimi başlamıştı.”Geleceğin tarihçileri Rus Devrimi’ni kimin başlattığını araştırırken angaje teoriler yaratmasınlar,” diye yazıyordu Pitirim Sorokin. <em>“Rus Devrimi’ni ekmek ve ringa balığı isteyen aç kadınlar ve çocuklar başlattı.”</em></p>
<p>Sorokin’in bu sözleri önemli. Ve kadınların sınıf mücadelelerinde oynadığı çok kritik bir role işaret ediyor.</p>
<p>“Sınıf mücadeleleri” dediğimizde çoğumuzun aklına, işçi sınıfının üretimden gelen gücünü kullanması, çarkları durdurması, grevler, fabrika işgalleri, mitingler, sokak eylemleri gelir gelmesine. Kadınlar bu grevlere katıldıkları ya da başlattıkları, sendikal harekette örgütlendikleri, işçi kitleleri önünde ateşli konuşmalar yaptıkları ölçüde sınıf mücadelelerinin bir parçası sayılırlar.</p>
<p>Ancak buraya dek aktarmaya çalıştıklarım, kadınların toplumsal mücadelelere katılışlarının özgül bir boyutu olduğuna işaret ediyor. Fransız devriminde, Paris Komünü’nde Rus devrimlerinde (1915, 1917 Şubat ve 1917 Ekim), sömürgelerin bağımsızlık savaşlarında boş tencereleriyle sokaklara dökülen, kasap-bakkal dükkânlarını yağmalayan, “açız!” haykırışlarıyla hükümet binalarını basan, muhafız alaylarıyla çatışan kadınlarda açığa çıkan bir boyut…</p>
<p>Fransız Devrimi’nden başlayalım mı?</p>
<p>Devrimin, 5 Ocak 1789 Pazartesi sabahı beş-altı bin kadın Versailles’a yürüyüşe geçmeleriyle başladığı kabul edilir. Artlarından erkekler geliyordu, en gençleri kadın giysileri içindeydi. Çamura belenmiş, yağmur ve terden sırılsıklam, bitik ve sarhoş, kadınların çoğu Marie Antoinette’e tehditler yağdırıyordu. Maillard öncülüğünde Pelican sokağı kadınları ve domuz kasapları burjuva hanımlara, dindar kadınlara, kocalarının kollarından çekip aldıkları kadınlara, ya da saçlarını kesme tehdidiyle ya da ite kaka aralarına kattıkları ev kadınlarına hakaretler yağdırıyordu. Kraliyet sarayının önünde toplanan kadınlar Flandres Bölüğü askerleriyle flört ediyordu (…) Meydanda bir at yere kapaklandı, ve hemen bu yoksul, aç kadınlar tarafından parça parça edildi.</p>
<p>Kadın elebaşlarının Belediye binasının silah depolarından çaldıkları 70 kadar kılıç, kazmalar, kürekler, kancalar ve demir çubuklarla silahlanmış çok sayıda kadın ve erkek o zamanlar Hotel de Menus-Plaisirs’de toplanan Millet Meclisi’ni bastı. Vekiller kendilerini itip kakan öpen, giysilerini çıkartıp sıralar üzerinde kurutan, kusan, şarkı söyleyen (…) kadınları sakinleştirmeye çalışıyordu.</p>
<p>Taine bu kadınları “çamaşırcılar, dilenciler, çıplak ayaklı kadınlar, gümüş vaadiyle gözleri boyanmış kaba saba kadınlar” olarak betimler.<a name="_ftnref6"></a><a href="#_ftn6#_ftn6"><sup>[6]</sup></a></p>
<ol start="18">
<li>yüzyıl Fransası’nın “en alttakiler”iydiler. Açlık, yokluk ve sefalet yazgılarıydı adeta. Fransız devrimi, tam da Paris’in 70 000 işsizi barındırdığı bir ortamda patlak vermişti. 2 kiloluk ekmeğin fiyatı 8 Kasım 1788’de 12 kuruş, 28 Kasım’da 13 kuruş, 11 Aralık’ta 14 kuruş, Şubat 1889’da ise 14.5 kuruş olmuştu. Bir işçinin gündelik ücreti 18-20, ama işçi eğer kadın ise, 10-15 kuruş arasındaydı. Yani iş bulabilecek kadar şanslı bir kadın emekçi, günde 10-12 saat, bir-bir buçuk ekmek fiyatına çalışıyordu!</li>
</ol>
<p>Ekmek alabilmek için her gün uzun kuyruklarda beklemek gerekiyordu. Kuyrukta bekleyenler, tabii çoğunlukla kadınlardı. Erkekler ise, genellikle kadınları ite-kaka gerilere atıp sıranın başına geçiyorlardı. Özel olarak dondurucu soğukların bastırdığı 1788/89 kışına uzun ekmek kuyruklarına yakacak sıkıntısı eklenmişti.</p>
<p>Tarih devrimden önce 300’ün üzerinde ayaklanma çıktığını kaydediyor. Çoğunda kadınlar en ön saflardaydı. (Grenoble kentinde 7 Haziran 1788’de patlak veren ayaklanma, öfkeli kadınların garnizondaki birlikleri tuğla yağmuruna tutmasından dolayı, “tuğla günü” olarak geçecektir tarihe…) Dolayısıyla asker-polis şiddetiyle ilk karşı karşıya kalanlar onlar oluyordu. 1788-89 yıllarına ait doktor kayıtlarında düşüklerin sayısındaki artış, çarpıcıdır!<a name="_ftnref7"></a><a href="#_ftn7#_ftn7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Aynı örüntüyü yüz yıl sonra 1871’de, yine Paris’te, bu kez proletaryanın ayaklanarak kentin yönetimini 72 gün boyunca ele geçirdiği Paris Komünü’nde de görmek mümkün.</p>
<p>1870 yazında patlak veren Fransa-Prusya savaşı, Fransa’nın yenilgisiyle sonuçlanmış, Paris 18 Eylül 1870’te imzalanan ateşkese kadar Prusya ordusunun işgali altında kalmıştır. İşgal hem Paris halkını iktisadî bir çöküşle karşı karşıya bırakacak, hem de radikalleştirecektir. 1870-71 kışı kentin karşı karşıya kaldığı en sert kışlardan biridir; besin ve yakacak sıkıntısı zirvededir; Şubat ayına ekmek ayaklanmaları damgasını vurur. Parisliler işsizlikten ve açlıktan kırılmaktadır; erkeklerin çoğu için tek kurtuluş, gündeliği 1.50 franga Ulusal Muhafızlar’a yazılmaktır. Parisli erkekler bu sayede silahlanırken, Ulusal Muhafız sayısı 300 000’e tırmanır.</p>
<p>Ulusal Muhafızların sayısındaki bu artış, iktidarı kaygılandırmaktadır; sonunda onları silahsızlandırmak amacıyla harekete geçmeye karar verilir. 18 Mart gecesi, birlikler, Ulusal Muhafızlar’ın elindeki topları teslim almak için harekete geçerler.</p>
<p>Ve kadınlar devreye girer…</p>
<p>Kaybedecek bir şeyleri yoktur, zira… Aralarından iş bulacak kadar şanslı olanlar, günde 13 saat, haftada 6 gün çalışmaktadır. Ve ellerine geçen üç kuruş kocalarının ücretine eklendiğinde bile, hayat pahalılığıyla baş etmeye yetmemektedir. Çoğunlukla içine saman ve kâğıt katılarak yapılmış ekmekler için saatlerce kuyrukta bekleyenler de onlardır. Bedenini pazara sürmek, açlıkla baş etmenin son çaresidir, Paris, fahişe kaynamaktadır.</p>
<p>Dedim ya, kaybedecek bir şeyleri yoktur. Topları almaya gelen askerlerin yolunu Monmartre’lı kadınlar keser. Bedenlerini toplara siper eder, askerlerle konuşur engeller, ikna ederler. Birkaç saat içerisinde askerler silahlarını komutanlarına yöneltmiştir<a name="_ftnref8"></a><a href="#_ftn8#_ftn8"><sup>[8]</sup></a>…</p>
<p>Ve Rus Devrimi… Yukarıda da zikrettiğim, ekmek kuyruklarında bekleşirken fabrikaları boşaltan işçi kadınlara katılan, kasap dükkânlarını yağmalayan, kendilerini durdurmaya çalışan emniyet güçlerinin üzerine taş-tuğla yağdıran kadınlar çok şey anlatmıyor mu? Ya da Sorokin’in <em>“Rus Devrimi’ni ekmek ve ringa balığı isteyen aç kadınlar ve çocuklar başlattı,”</em> saptaması?</p>
<p>Söze başlarken, üretim içerisindeki rolleri ne olursa olsun, kadınların tarihsel olarak yeniden üretimle, bir başka deyişle, mevcut ve gelecekteki kuşakların bakımı, hazırlanması işiyle yüklü olduğunu vurgulamıştım. Bu, onları “ocağa düşen ateş” konusunda erkeklerden daha duyarlı kılmaktadır. Şekerli suyla karınları doyurulmaya çalışılan aç çocuklar, ilaç alınamayan hasta bebeler, uzayan ekmek kuyruklarında saatlerce bekleme, Pazar yerlerinden akşam vakti çürük sebzeleri toplama zorunluluğu, ekmeğini bedenini pazarlayarak kazanma umarsızlığı, mahallenin yamacındaki zehir saçan çöplük, sokaklarda yığılan çöpler, faturaları ödenemediği için kesilen elektrik, doğalgaz… öncelikle kadınları vurur. Ve ister istemez “yeniden üretim” alanını kadın ağırlıklı bir mücadele alanına dönüştürür. Günümüz protesto gösterilerinde boş tencere çalan kadınların görüntüsü, bir rastlantı değil, Roma’daki köle isyanlarından sömürgecilik karşıtı mücadelelere, Fransız devriminden Sudan’daki sokak isyanlarına, kadın mücadelelerinin “öteki yüzü”…</p>
<p>Roma Cumhuriyeti döneminde Sicilya’da patlak veren köle ayaklanmasında (İÖ 135-132) “mevcut bahtsızlıklarından daha kötüsü olamayacağını” düşünen kadın kölelerin kendilerine zulmeden Enna’lı toprak sahibi Damophilus’un kendisi kadar zalim karısı Metallis’i işkenceler içinde öldürüp cesedini kayalıklardan aşağıya atmaları<a name="_ftnref9"></a><a href="#_ftn9#_ftn9"><sup>[9]</sup></a> bu “öteki yüz”ün bir görünümüdür… İspanyol sömürgeciliğinin yağmaladığı Güney Amerika’da patlak veren yerli ayaklanmalarında öncü rol üstlenen kadınlar da… Örneğin:</p>
<p>“Batı yarıküredeki İspanyol işgali boyunca kadınlar istilacılara karşı etkin direnişe katılarak yerel gelenek ve değerleri desteklediler &#8211; onsekizinci yüzyıla dek uzanan bir aktivizmdi bu. Özellikle kırsal ve dinsel hareketlerde hoşnutsuzluklarını maçet, bıçak, hatta taşlarla silahlanmış savaşçı kadın müfrezeleri oluşturup imparatorluk görevlilerinin suistimallerini ya da rahip ve memurların aşırı taleplerini protesto ederek ifade ediyorlardı. (…) Eski İnka topraklarında kraliyet ailesi mensubu ya da soylu kadınlar 1742’de başlayan ayaklanmaya katılarak İspanyol hükümetine karşı çıktılar. Kendini yeni büyük İnka ilan eden peygamber Juan Altahualpa’nın peşinden kadınlardan oluşan bir müfreze oluşturdular ve İspanyol boyunduruğu altındaki yerli halkları kurtarma çabalarıyla ünlendiler. Bu hareketin yenilgiye uğramasının ardından, 1780’de Andlar bölgesinde İspanyol yönetimine karşı savaşan bir başka etnik ayaklanma patlak verdi. Micaela Batidas eski İnka İmparatorluğu’nu yeniden kurmak ve yerel halkları tırmanan emek ve vergi taleplerinden kurtarmak amacıyla İspanyol otoritelere karşı ayaklanan İnka Tupac Ameru’nun karısıydı. Yarı İnka olan Bastidas kocasının İspanyol yönetimine karşı ayaklanmasında operasyonel görevler üstlendi. (…) Çoğunlukla askeri harekâtı yöneten Bastidas’ın yanında etkin direniş geleneğini sürdüren kadın asker birlikleri imparatorluğun çeşitli bölgelerinde muharebe alanına çıktı…”<a name="_ftnref10"></a><a href="#_ftn10#_ftn10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>İspanyol sömürgeciliğine karşı ayaklanan İnka kadınları, ya da Roma İmparatorluğu’na başkaldıran kadın köleler veya sömürgecilik karşıtı mücadelelere omuz veren kadınlar… aslında cinsiyetlendirilmiş işbölümü sonucu paylarına düşen yükü ağırlaştıran koşullara karşı başkaldırmaktadır. Yurtlarına çöreklenen sömürgeci/ emperyal güçlerin (ya da Fransız İhtilali ve Bolşevik Devrimi’nde olduğu gibi otokratik yönetimlerin) artan haraç/vergi/angarya taleplerinin hane yaşamlarını sürdürülemez hâle getirmesine, iş yüklerinin katlanmasına, çocuklarının açlığına, bedenlerine tasallut eden keyfiliğe karşı başkaldırı…</p>
<p>Şu hâlde “emeğin tarihsel başkaldırısı”ndan söz ederken, kadınların sırtında tarihsel bir yük olan “yeniden üretim”den kaynaklanan ve neredeyse tümüyle “kadınlara özgü” olan bu mücadele biçimi görmezden gelinmemelidir.</p>
<p><em>Emekçi kadınların üretim ve yeniden üretim alanındaki isyanları senkronize olduğunda ne köklü değişimlere yol açabileceğine ise, Bolşevik Devrimi tanıktır…</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>13 Mart 2022 11:20:46</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>N O T L A R</em></strong></p>
<p><a name="_ftn1"></a><a href="#_ftnref1#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> DİSK, KESK, TMMOB ve TTB Adana şubelerinin 19 Mart 2022 tarihinde Adana’da düzenlediği “Emeğin Tarihsel Mücadelesi ve Cinsiyete Dayalı İşbölümü” başlıklı panelde yapılan sunum… Newroz, Nisan 2021…</p>
<p><a name="_ftn2"></a><a href="#_ftnref2#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> İnessa Armand.</p>
<p><a name="_ftn3"></a><a href="#_ftnref3#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> IWW Nisan 1907’de New Orleans’da bir fahişeler grevi örgütleyecekti. Grevci fahişelere destek için üyelerini genelevleri boykota çağırdı. Fahişeler mücadeleyi kazandılar. Ve kısa bir süre sonra, “grev kırıcıları boykot edecekleri”ni duyurdular.</p>
<p><a name="_ftn4"></a><a href="#_ftnref4#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> “Women and Work: 19th and early 20th century”, https://www.striking-women.org/module/women-and-work/19th-and-early-20th-century</p>
<p><a name="_ftn5"></a><a href="#_ftnref5#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> A.y. ayrıca bkz. Melanie Reynolds, “West Yorkshire Lasses: Female Trade Unionism and its Radical Past”, https://www.historyworkshop.org.uk/west-yorkshire-lasses-female-trade-unionism-and-its-radical-past/</p>
<p><a name="_ftn6"></a><a href="#_ftnref6#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> Yves Bessiéres ve Patricia Niedzwiecki, <em>Women in the French Revolution, 1789</em>. <em>Bibliography. </em>Commision of European Communities. no. 33, 1991: 4.</p>
<p><a name="_ftn7"></a><a href="#_ftnref7#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> a.y. s.6.</p>
<p><a name="_ftn8"></a><a href="#_ftnref8#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> Christina Gridley ve Carolyn Kemp, “Women in the Paris Commune”, 8 Mart 2012, <a href="https://www.marxist.com/women-in-the-paris-commune.htm">https://www.marxist.com/women-in-the-paris-commune.htm</a></p>
<p><a name="_ftn9"></a><a href="#_ftnref9#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Masaoki Doi. “Female slaves in the Spartacus army”. <em>Mélanges</em> Pierre Lévêque. cilt 2 : <em>Anthropologie et société</em>. Besançon : Université de Franche-Comté, 1989. ss. 161-172. (Annales littéraires de l&#8217;Université de Besançon, 377); https://www.persee.fr/doc/ista_0000-0000_1989_ant_377_1_1745</p>
<p><a name="_ftn10"></a><a href="#_ftnref10#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a> Bonnie G. Smith, <em>Women in World History- 1450 to the present. </em>Bloomsber Academic, 2020, s. 137</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fkadinlar-ve-emek-mucadelesi-sadece-uretimden-gelen-guc-mu%2F&amp;linkname=KADINLAR%20VE%20EMEK%20M%C3%9CCADELES%C4%B0%20%E2%80%93%20SADECE%20%E2%80%9C%C3%9CRET%C4%B0MDEN%20GELEN%20G%C3%9C%C3%87%E2%80%9D%20M%C3%9C%3F" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="https://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fkadinlar-ve-emek-mucadelesi-sadece-uretimden-gelen-guc-mu%2F&amp;linkname=KADINLAR%20VE%20EMEK%20M%C3%9CCADELES%C4%B0%20%E2%80%93%20SADECE%20%E2%80%9C%C3%9CRET%C4%B0MDEN%20GELEN%20G%C3%9C%C3%87%E2%80%9D%20M%C3%9C%3F" title="Twitter" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_email" href="https://www.addtoany.com/add_to/email?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fkadinlar-ve-emek-mucadelesi-sadece-uretimden-gelen-guc-mu%2F&amp;linkname=KADINLAR%20VE%20EMEK%20M%C3%9CCADELES%C4%B0%20%E2%80%93%20SADECE%20%E2%80%9C%C3%9CRET%C4%B0MDEN%20GELEN%20G%C3%9C%C3%87%E2%80%9D%20M%C3%9C%3F" title="Email" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fkadinlar-ve-emek-mucadelesi-sadece-uretimden-gelen-guc-mu%2F&amp;linkname=KADINLAR%20VE%20EMEK%20M%C3%9CCADELES%C4%B0%20%E2%80%93%20SADECE%20%E2%80%9C%C3%9CRET%C4%B0MDEN%20GELEN%20G%C3%9C%C3%87%E2%80%9D%20M%C3%9C%3F" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fkadinlar-ve-emek-mucadelesi-sadece-uretimden-gelen-guc-mu%2F&#038;title=KADINLAR%20VE%20EMEK%20M%C3%9CCADELES%C4%B0%20%E2%80%93%20SADECE%20%E2%80%9C%C3%9CRET%C4%B0MDEN%20GELEN%20G%C3%9C%C3%87%E2%80%9D%20M%C3%9C%3F" data-a2a-url="https://www.politikhane.com/kadinlar-ve-emek-mucadelesi-sadece-uretimden-gelen-guc-mu/" data-a2a-title="KADINLAR VE EMEK MÜCADELESİ – SADECE “ÜRETİMDEN GELEN GÜÇ” MÜ?"></a></p><p>The post <a href="https://www.politikhane.com/kadinlar-ve-emek-mucadelesi-sadece-uretimden-gelen-guc-mu/">KADINLAR VE EMEK MÜCADELESİ &#8211; SADECE “ÜRETİMDEN GELEN GÜÇ” MÜ?</a> appeared first on <a href="https://www.politikhane.com">POLİTİKHANE</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.politikhane.com/kadinlar-ve-emek-mucadelesi-sadece-uretimden-gelen-guc-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">2985</post-id>	</item>
		<item>
		<title>KRİZ, PANDEMİ, ŞİDDET VE KADINLAR</title>
		<link>https://www.politikhane.com/kriz-pandemi-siddet-ve-kadinlar/</link>
					<comments>https://www.politikhane.com/kriz-pandemi-siddet-ve-kadinlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sibel Özbudun]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 20 Feb 2022 11:49:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.politikhane.com/?p=2866</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Tarihsel gelişimi belirleyen kadınların özgürleşme oranıdır.”1 &#160; Gün gelecek, ortalığı bir duman kaplayacak, dabbet-ül arz (yeraltı canavarları) yeryüzüne çıkacaklar, güneş batıdan doğup doğudan batacak, Yecüc ve &#8230;</p>
<p>The post <a href="https://www.politikhane.com/kriz-pandemi-siddet-ve-kadinlar/">KRİZ, PANDEMİ, ŞİDDET VE KADINLAR</a> appeared first on <a href="https://www.politikhane.com">POLİTİKHANE</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">“Tarihsel gelişimi belirleyen</p>
<p style="text-align: right;">kadınların özgürleşme oranıdır.”<a href="#_ftn1#_ftn1">[1]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün gelecek, ortalığı bir duman kaplayacak, <em>dabbet-ül arz</em> (yeraltı canavarları) yeryüzüne çıkacaklar, güneş batıdan doğup doğudan batacak, Yecüc ve mecüc<a href="#_ftn2#_ftn2">[2]</a> ortalığa salınacak, büyük toprak hareketleri (deprem ve çökme) yaşanacak, Yemen tarafından başlayacak bir ateş kümesi ortalığı saracak… O zaman İsa Mesih yeryüzüne inerek Deccal’a karşı savaş açacak…</p>
<p>Bunlar, “kıyamet alâmetleri”<a href="#_ftn3#_ftn3">[3]</a>… Tek tanrılı dinlerin tümünde (ve kitaplı-kitapsız dinlerin çoğunda) “kıyamet” fikri ve imgesi başat rol oynar. Sıraladığım (ve çeşitli inanç sistemlerinin meşrebince başka) alâmetler belirdiğinde büyük afetler olagelecek, savaşlar, depremler, yangınlar vb. ortalığı saracak, tüm canlılar ölecek, bir Kurtarıcı zuhur edip kötülüklere savaş açacak, zafer kazanması sonucu ölüler dirilecek, yeryüzünde ebedi bir mutluluk dönemi başlayacak vb. vb.</p>
<p>Hatırlayan hatırlayacaktır, Maya takvimine göre “kıyamet” 2012 yılının 21 Aralık günü kopacaktı; insanlar, olagelecek afetlere karşı tek sığınak olduğuna inandıkları Şirince köyüne hücum edip beklemeye koyulmuşlardı.</p>
<p>Maya takvimi ilk değil. Daha önce Asurluların, Mısırlıların tutmayan kıyamet kehanetlerinin yol açtığı paniği kayda düşer tarih. Ya da, en ünlüsü Papa II. Sylvester’in İsa Peygamber’in doğumunun 1000. yılında kıyamet kopacağı kehaneti… Bir yıl boyunca tüm Avrupa’da sokaklarda dolaşan haberciler, tövbe-istiğfar için malı-mülkü dağıtıp günlerini kiliselerde dua ederek geçirenler, ayaklanmalar… Ya da Alman matematikçi ve gökbilimci Johannes Stöffler’in, gezegenlerin hizalanacağı 20 Şubat 1524 günü kopacak tufanın dünyayı yok edeceği kehaneti… İnsanların tekneler inşa edip bunlarda yer kapmak için birbirine girmesi, kaos ortamında yüzlercesinin ölmesi… Vb. vb…</p>
<p>Kehanetlerin bugüne dek boş çıkmasından, hatta İnanç sorunundan bağımsız olarak, kıyamet, kullanışlı bir metafor. Hele ki günümüzü anlamlandırmada.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kapitalizmin Krizi</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kehanete ne hacet, nicedir “kıyamet”i yaşıyoruz. Kapitalizm, 21. yüzyılda, bugüne dek adeta “içkin dinamiği” sayılan, her seferinde içinden (daha da genleşerek) çıkmayı başardığı krizleri yönetme kapasitesini yitirdi. Daha doğru bir deyişle, yteryüzü yaşamını (bios) tümüyle ya da kısmen yok etmeden kendini sürdürme olasılığını yitirdi.</p>
<p>Oxfam’ın verilerine göre, günümüzde dünya nüfusunun en zengin yüzde 1’lik dilimi, geri kalan 6.9 milyar insanın toplam servetinin iki katına sahip.<a href="#_ftn4#_ftn4">[4]</a> Dünyanın en zengin 10 kişisinin toplam serveti, 1 trilyon 502 milyar doları buluyor.<a href="#_ftn5#_ftn5">[5]</a> Bu rakam, BM 2017 verilerine göre dünyanın en yoksul 120 ülkesinin yıllık GSYİH’larının toplamına denk!<a name="_ftnref6"></a><a href="#_ftn6#_ftn6">[6]</a> Yani dünyanın en zengin 10 adamı (bu sözcüğü cinsiyetçilik olsun diye kullanmıyorum. Gerçekten de 100 kişilik “en zenginler” listesinde yer alan kadın sayısı: 3) en yoksul 120 ülkenin yıllık gelirine denk bir servete hükmediyor.</p>
<p>Bu durumun bir acı sonucu, servet toplamının diğer kutbunda, yoksullar cephesinde ise, dünya nüfusunun yaklaşık yarısının, 3.4 milyar insan günde 5.5 dolardan az bir gelirle yaşamını sürdürmek zorunda olması. BM bugün dünyada 700 milyonu aşkın kişinin, yani dünya nüfusunun yüzde 10’unun “aşırı yoksulluk sınırı” olarak bilinen günde 1.9 doların altında bir gelirle hayatta kalmaya çabaladığını ve sağlık, eğitim, temiz su gibi temel gereksinimlere erişimden yoksun olduğunu bildiriyor. Üstelik bu sayıya çalışanlar da dâhil: 2018 yılı itibariyle dünyada çalışan nüfusun yüzde 8’i aileleriyle birlikte, her beş çocuktan biri aşırı yoksulluk koşullarında yaşıyor.<a name="_ftnref7"></a><a href="#_ftn7#_ftn7">[7]</a></p>
<p>Bir başka deyişle, dünyadaki gelir uçurumu, kapitalist sistemin içine düştüğü “enerji krizi”ni aşmak için yöneldiği neoliberal sermaye birikimi rejimine geçişi önceleyen yıllara (1970’ler) göre çok daha derinleşmiş durumda. Ve salt bu uçurum dahi bir dizi krizi (iktisadi, sosyal, beşeri…) tetikleyerek sistemin yapısal krizini derinleştiriyor.</p>
<p>Yani neoliberal rejim, kapitalizm için bir deva değil, sistemin yapısal krizini derinleştirerek şiddetlendiren bir hamle oldu.</p>
<p>Birkaç bakımdan: Sermaye hareketleri önündeki tüm sınırlandırmaların kaldırılması ve yatırımların işgücünün bol, ucuz ve örgütsüz olduğu Güney ülkelerine kaydırılması, Kuzey ülkeleri emekçilerinde “istihdamın deregülarizasyonu” başlığı altında istihdam ve ücret yitimine, bir başka deyişle, başta en kırılgan kesimler olmak üzere (göçmenler, kayıt-dışı işçiler, kadınlar, yaşlılar) yoksullaşmaya yol açtı.</p>
<p>“Devletin küçültülmesi” retoriğiyle sosyal hakların budanması ve kaynakların sermayeye transferi emekçilerin yoksullaşıp yoksunlaşmasını daha da yoğunlaştıracaktı.</p>
<p>Öte yandan, yatırımların yoksul Güney ülkelerine kaydırılması, yoksullar coğrafyasında bir zenginleşmeye yol açmadı. Azgelişmiş/gelişmekte olan/Üçüncü Dünya… Hangi adla adlandırırsanız adlandırın, yoksul ülkeler Kuzey merkezli Çokuluslu şirketlere iki paha biçilmez kaynak sunuyordu: Bol, ucuz, örgütsüz işgücü ve yok pahasına haraç mezat talan edebilecekleri doğal kaynaklar, işletmeler… Borç girdabındaki Güney ülkeleri uluslararası kredi kuruluşlarının dayattığı taahhütler altında gümrük duvarlarını yıkar, yabancı sermayeden aldıkları vergileri sıfırlar, ulusal varlıklarını Kuzeyli sermayenin talanına açarken, bu “nimetler”den sebeplenen, yalnızca yönetici elitler oldu. Halk(lar) ise geçim temellerini yitirerek, Çokuluslu gıda şirketlerinin talanına açılan, toprakları, ormanları, suları maden, enerji, kereste, fast-food vb. sektörleri tarafından zehirlenen, açlıkla karşı karşıya kalan kırsalı terk ederek, günde 2-3 dolar karşılığında günde 12-14 saat sigortasız, güvencesiz, kölelik koşullarında çalıştırılacakları kentlere göçtüler.</p>
<p>Tabii eğer ülkeleri sosyalist sistemin çökmesinin ardından dünyayı yeniden paylaşmaya girişen emperyalist rekabet tarafından savaş alanına çevrilmemiş, etnik ya da dinsel savaşlarla yıkıma sürüklenmemiş, ya da ekolojik dengelerin geri dönüşsüz biçimde bozulması nedeniyle iklim mültecilerine dönüşmemişlerse…</p>
<p>Görüleceği üzere kapitalizmin neoliberal modeli, hem kuzeyde hem de güneyde emekçi kitlelerin koşullarını daha da kötüleştirerek ve “devleti küçültme” söylemleriyle onları kamu desteğinden yoksun bırakarak, kırsal geçim örüntülerini tahrip ederek eskisine göre çok daha kırılgan bir hâle getirdi. Özellikle kronikleşerek derinleşen kriz koşullarında…</p>
<p>Kriz ise, kapitalizmin neoliberal modelde eksik değildir; bir yandan “finansallaşma” (piyasalardaki menkul değer toplamının üretimden bağımsızlaşması) bir yandan da sermaye hareketlerinin küresel bir nitelik taşıması nedeniyle patlak verdiklerinde tek bir ülkeyi değil, bütün bir bölgeyi, hatta bazı durumlarda tüm dünyayı etkilemektedir. Böylelikle neoliberal “küreselleşme” çağının başladığının ilan edildiği 1980’li yıllardan itibaren, 1997 Asya krizi, ABD’de başlayıp kısa sürede küresel bir nitelik kazanan 2001 ekonomik krizi, yine ABD’de patlak verip dünyayı sarsan ve etkileri 10 yıldan fazla süren 2007, 2008 ve 2009 krizleri, 2009’da Yunanistan ekonomisinin çöküşüne neden olan ekonomik kriz, 2018 Arjantin borç krizi, 2019’da Covid-19 pandemisiyle patlak verip henüz adı konmamış olsa da tüm yerküreyi etkisi altına alan kriz… sistem başını krizlerden alamamaktadır.</p>
<p>Şu hâlde şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, neoliberal evre, kapitalizmin kesintisiz krizine denk düşmektedir: artık arz-talep dengesinin az çok geçerli olduğu, işsizliğin düşük düzeylerde seyrettiği, ekonominin “normal” işlediği koşullar, kapitalist için bir “mazi-yi mes’ud”dan ibarettir. Günümüz koşullarında kriz olağan, istikrar istisna, hatta bir düştür…</p>
<p>İşin daha da beteri, mevcut kriz (kronik, derin ve yapısal) salt “ekonomik” olmaktan çoktan çıkmış, bir çok veçheyi eklemlemiştir: ekolojik, toplumsal/beşeri… Giderek bir “uygarlık krizi”nden söz edilebilir.</p>
<p>Kriz aynı zamanda ekolojiktir, çünkü insanı değil de kârı esas alan sistem, doğal kaynakları hızla tüketip kâra dönüştürmenin peşindedir. Atmosfere salınan ve CO<sub>2</sub> ve metan gazları, kimyasal atıklarla hızla kirlenen, zehirlenen topraklar, denizler, nehirler, yok edilen ormanlar, tükenen biyoçeşitlilik, zengin ülkelerden yoksullara çöp, zehirli atık ihracatı… Ve küresel ısınmanın geri dönülmez noktaya vardığını ilan eden bilim insanlarının, uzmanların uyarılarına, göz boyayıcı sözde önlemlerle yanıt veren, yeryüzünü kurtarma gayretlerini dahi metalaştırıp kazanç kapısına dönüştüren kapitalist gözü doymazlık…</p>
<p>Kriz aynı zamanda sosyal/beşeridir; çünkü küresel servet uçurumu, bir avuç plütokratın elinde kuşaklar boyu yiye yiye tüketemeyecekleri inanılmaz bir zenginliğin (Rolls Royce filoları, özel yatlar, jetler, adalar, milyarlık rezidanslar, özel koruma orduları, uzayda turistik geziler, şişesi 50 bin dolarlık şampanyaların su gibi aktığı partiler…), diğer uçta ise devrilen vincin altında, önlenebilir hastalıklardan, yetersiz beslenmeden, soğuktan donarak ölümlerin, açlığın, hastalıkların, soğuğun, okula gidememenin, yiyeceğini çöplerde aramanın, dilenciliğin, sığınmacı kamplarının acımasızlığının, organ ya da fuhuş mafyasının kurbanı olmanın, cezaevlerinin, çete savaşlarının… biriktiği bir insanlık dramını yaratıyor. Üretici ve (daha da önemlisi) tüketici olarak sisteme dahil olma şansını yitirenlerin sayısı her gün katlanırken, dışlanmış, marjinalleşmiş bir umutsuzlar ordusu büyüdükçe büyüyor.</p>
<p>Küresel kapitalizmin içinde debelendiği bu çokyönlü kriz tüm veçheleriyle birlikte geri dönüşsüz bir noktaya doğru sürüklendikçe, bir “Uygarlık Krizi” olarak tanımlanmayı hak ediyor. Burjuvazi bir sınıf olarak yükselişine eşlik eden değerlerden (“özgürlük, eşitlik, kardeşlik, laiklik, demokrasi…”) bagaj boşalttıkça, neoliberalizm özellikle Güney’de ulus-devletleri zaafa uğrattıkça yoğunlaşan etnik ve dinsel çatışmaların damgasını vurduğu bir “Uygarlık krizi”. Yeryüzü yaşamının ancak farklı, yeni, sınıfsız, sömürüsüz bir uygarlık paradigmasıyla ikame ederek sürdürülebileceği bir “Uygarlık krizi”…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Pandeminin Ettikleri</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mevcut krizlere bir de “sağlık krizi”ni ekleyen Covid-19 pandemisi, tüm bunlara tuz biber ekti… Kapanma sürecinde dünya ölçeğinde milyonlarca küçük ve orta boy işletme iflas etti, kamu borçları katlandı, üretimde büyük düşüşler yaşandı, milyonlarca insan işini, bunların büyük bölümü yeniden iş bulma umudunu yitirdi. Örneğin ABD’de Çalışma İstatistik Bürosu son 72 yılın en kötü rakamlarını açıklıyordu. Hastalık ve karantina koşullarının tarımsal işgücü ve tedarik zincirleri üzerindeki olumsuz etkilerinin gıda fiyatlarının fırlamasına yol açtı. Geri ödenemeyen krediler devasa boyutlara ulaşırken, hükümetler karantina dönemleri boyunca uyguladıkları sübvansiyonları ve diğer gelir kayıplarını karşılamak üzere dolaylı-dolaysız vergilere yüklendi.<a name="_ftnref8"></a><a href="#_ftn8#_ftn8">[8]</a> Üretilen aşıların büyük bölümü zengin ülkelerce stoklanırken,<a name="_ftnref9"></a><a href="#_ftn9#_ftn9">[9]</a> DSÖ en yoksul ülkelerin aşıya erişiminin ancak yapılacak bağışlara bağlı olduğunu bildiriyor.<a name="_ftnref10"></a><a href="#_ftn10#_ftn10">[10]</a></p>
<p>Hiç kuşku yok ki, pandemi çarpanıyla etkisi katlanan mevcut yapısal kriz en şiddetli biçimde en kırılgan kesimlerde hissediliyor. Gövdeleriyle küresel kapitalizme yakıt olan yoksullar daha da yoksullaştıkça, en zenginler milyarlarına milyarlar katıyor. Örneğin pandeminin kasıp kavurduğu 2020 yılında dünyada net serveti 1 milyon doların üzerinde olan kişilerin sayısı bir yıl öncesine göre yüzde 6.3 artarak 20 milyon 800 bine yükseldi. Dolar milyonerlerinin toplam serveti de yüzde 7.6’lık bir artışla 80 trilyon dolarlık rekor düzeye ulaştı.</p>
<p>En büyük artış ise en az 30 milyon dolarlık net servete sahip olan ve “süper zenginler” olarak tanımlanan kesimde gerçekleşti. 2020 yılında dünyadaki süper zenginlerin sayısı yüzde 9 oranında arttı.<a name="_ftnref11"></a><a href="#_ftn11#_ftn11">[11]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kriz + Pandemi ve Kadınlar…</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir toplumun başına gelebilecek her türlü bela, öncelikle ve en çok, en yoksun, en desteksiz kesimlerini vurur. Kadınların neoliberal sistemin en kırılganları arasında yer aldığını daha önce de vurgulamıştım: Sermaye hareketlerinin önündeki engelleri kaldırır, sınai yatırımların Güney’e kaymasını teşvik ederken Kuzey ülkelerinde ortaya çıkan işsizlik, en çok kadınları vurdu. “İstihdamın deregülarizasyonu” dedikleri, örgütsüzleştirmek, taşeronlaştırmak, yarı-zamanlılaştırmak ve kayıtdışılaştırmak suretiyle iş güvencesinin ortadan kaldırılması süreçlerinden en olumsuz etkilenenler arasında kadınlar ağırlıkta. Tam zamanlı, güvenceli işler hızla yitip giderken kadın emekçiler yarım zamanlı, düşük kalifikasyonlu, düşük ücretli işlerde yoğunlaştı. Günümüzde dünyada yarı-zamanlı çalışanların büyük bölümünü kadınlar oluşturuyor.</p>
<p>Örneğin Arjantin’de tüm yarı zamanlı çalışanların yüzde 63’ü, Avustralya’da yüzde 71’i, Avusturya’da yüzde 81’i, Belçika’da yüzde 80’i, Çek Cumhuriyeti’nde yüzde 70’i, Fransa’da yüzde 80’i, Meksika’da yüzde 57’si, Güney Afrika’da yüzde 66’sı, kadınlar…<a name="_ftnref12"></a><a href="#_ftn12#_ftn12">[12]</a></p>
<p>Dahası, tam günlük işlerde de kadın ücretleri, aynı işi yapan erkeklere göre bir hayli düşük (Eşit Ücret Yasası’nın 1963’ten beri, yani 57 yıldır yürürlükte olduğu ABD’de kadın ücretleri aynı işi yapan erkeklerin yüzde 77’si kadar, örneğin! AB ülkelerinde ise, bu oran yüzde 75-90 arasında değişiyor. Ve BM mevcut tempoyla dünyada erkeklerle kadınlar arasındaki ücret eşitsizliğinin, 70 yıl sonra ancak kapanabileceğini ifade ediyor!<a name="_ftnref13"></a><a href="#_ftn13#_ftn13">[13]</a></p>
<p>Neoliberal kapitalizm ve krizleri zengin ülkelerin kadınlarını bu denli etkiliyorsa siz varın yoksul Güney kadınlarının durumunu tahayyül edin.</p>
<p>Belirttiğim gibi, Kuzeyli sermayenin yoksul Güney ülkelerine yönelmesi, bu ülkelerde yönetici ve işbirlikçiler dışında geniş halk kesimlerinin yaşam standartlarında bir yükselmeye yol açmadı. Tam tersine, o güne dek kendine yeterli gıda üreten kırsalı, tarım topraklarını gıda çokuluslularının, doğal kaynaklarını ise enerji devlerinin yağmasına açarak kendine yeterli olmaktan çıkartıp kentlere ve başka ülkelere göçü tetikledi. Kırsalda kalan kadınlar verimini yitiren topraklarda kendilerini ve çocuklarını doyuracak ürünleri üretmeye çabalarken, kentlere göç edenler ise ayda 100 dolar dolaylarında, yani temel gereksinimlerini bile karşılamaya yetmeyen bir ücretle günde 10-12 saat çalışacakları tezgâhların, makinaların karşısında buldular kendilerini.</p>
<p>Siz kulak asmayın, “üretimde işçi sınıfının yerini robotlar alıyor” söylencelerine… Giyim kuşamdan cep telefonlarına, konserve gıdalardan oyuncaklara, gündelik yaşamda kullandığımız nesnelerin büyük bölümü günümüzde başta Asya ülkeleri olmak üzere Batı-dışı dünyanın köhne imalathanelerinde, merdiven-altı atölyelerinde, serbest ticaret bölgelerinde, mahallelerde her türlü denetimden uzak, kölelik koşullarında çalışan milyonlarca kadın (ve çocuk) tarafından üretilmekte. Bangladeş’te ve Vietnam’da giysi imalatında çalışan işçilerinin yüzde 80’i, Sri Lanka’da yüzde 71’i, Kamboçya’da ise yüzde 90’ını kadınlar oluşturuyor.</p>
<p>Kapitalizmin kronikleşen krizler sarmalı, hem Kuzey’de hem de Güney’de kadınların yaşam ve çalışma koşullarını dayanılmaz hâle getiriyor. Firmalar yığınsal olarak işçi çıkartırken, istihdamda kalabilenler, işten çıkartılma baskısı altında daha düşük ücretlere, daha uzun çalışma saatlerine, sosyal haklarının daha fazla budanmasına ve işten çıkartılan arkadaşlarının görevlerini de üstlenmeye razı olmak durumunda kalıyor. Ücretlerinden kesinti yapılmaması, işten çıkartılmamak için işçilerin çoğu günde yarım saatlik yemek molasıyla yetinmek zorundalar. Örneğin 193.3 milyar dolarlık servetiyle dünyanın en zengin ikinci kişisi unvanını elinde tutan Jeff Bezos’un sahibi olduğu Amazon şirketinin çalışanları, tuvalet ihtiyaçları olmasın diye su içmediklerini söylüyorlar.<a name="_ftnref14"></a><a href="#_ftn14#_ftn14">[14]</a> ABD’li dev tavuk firmaları Tyson Foods, Pilgrim’s Pride ve Perdue Farms’ın işçileri, altlarına bez bağlayarak çalışmak zorundalar!<a name="_ftnref15"></a><a href="#_ftn15#_ftn15">[15]</a></p>
<p>Ancak kapitalizmin krizlerinin kadınları nasıl vurduğuna ilişkin en çarpıcı veri, sanırım yıllar öncesinde rastlayıp da sakladığım şu gazete haberi:</p>
<p>“Tüm dünyayı etkisi altına alan finansal kriz, ABD’de iş bulamayan kadınlar arasında hayat kadınlığına başvurma oranını artırdı. Bunlardan biri de daha önceden yüksek maaşlı bir işte çalışan, 70 yaşındaki Kimberly adıyla basına tanıtılan kadın. 30 yere iş başvurusunda bulunup cevap alamayan Kimberly, Nevada’nın en ünlü genelevlerinden biri olan ‘Mustang Ranch’te çalışmaya başladı.</p>
<p>Hayatında ilk kez böyle bir iş yapacak olan Kimberly, ‘Biraz gerginim. Biraz titriyorum. Böyle bir şey yapmadığım için hayatımda, düşündüğümden daha gerginim’ dedi. Kimberly, hayat kadınlığına başlama hikâyesini, ‘20-30 yere başvurdum. Ne arayan oldu, ne görüşmeye çağıran. Bu kötü ekonomik koşullarda yaşamımı sürdürmek için buraya para kazanmaya geldim’ diye anlattı. Kimberly’nin genelevde çalışmadan önce başvurduğu kuruluşlar arasında bir havayolu şirketi ve department store (çok katlı mağaza) da var.</p>
<p>Mustang Ranch’ın Müdürü Susan Austin, ekonomi nedeniyle işlerin azalması sonucu kadınlardan daha fazla başvuru almaya başladıklarını belirterek, ‘Özellikle yaş düzeyi de artıyor. 72 yaşında bir kadından da başvuru aldık’ dedi. Ancak Austin, kötü ekonominin çalışanlarının yüzde 30’unu atmasına neden olduğunu da aktardı.”<a name="_ftnref16"></a><a href="#_ftn16#_ftn16">[16]</a></p>
<p>Kapitalizmde kadınların konumunun bu denli kırılgan oluşu, onları -üretim sürecinde üstlendikleri rolden bağımsız olarak- yeniden-üretimden sorumlu gören önyargılarla bağlantılıdır. Kapitalist üretim kadınları yığınsal olarak hane dışında üretime çekmiş olsa da, onların ev-içi görevlerini sorunsallaştırmaz. Günde kaç saat çalışırlarsa çalışsınlar, çocukların bakımı, yemeğin hazırlanması, çamaşır-bulaşık, hastaların, yaşlıların bakımı, kadınların omuzlarındadır. Böylelikle, Gana örneğini temsili kabul eden UNIFEM verilerine göre, ücretli kamu işçisi bir kadın, ev işlerine haftada ortalama 30 saat ayırırken, erkek ücretliler için bu süre 9 saati bulmamaktadır. Bu ise toplam kadın iş gününü haftada 73.4 saate çıkartıyor. Erkek kamu işçilerinde bu süre 56.2 saat.<a name="_ftnref17"></a><a href="#_ftn17#_ftn17">[17]</a> Avustralya’da ev işlerine ayrılan süre, kadınlar için 33 saat 45 dk., erkekler için ise 18 saat 20 dk.<a name="_ftnref18"></a><a href="#_ftn18#_ftn18">[18]</a> Kanada’da ise kadınlarda 50.1 saat, erkeklerde 24.4 saat.<a name="_ftnref19"></a><a href="#_ftn19#_ftn19">[19]</a></p>
<p>Neoliberalizm sosyal devleti tasfiye, emekçilere, etnik azınlıklara, kadınlara yönelik destek programlarını iptal eder, bu destekleri parayla erişilebilen hizmetlere dönüştürürken, kadınların sırtındaki ev işi yükü daha da katlanacaktı.</p>
<p>Covid-19 pandemisi bu koşulları daha da ağırlaştırdı. Kadınların erkeklere oranla yüzde 24 daha az kazandıkları ve yüzde 50 daha az maddi varlığa sahip olduğu koşullarda, pandemi zenginlerle yoksullar arasındaki gelir uçurumunu derinleştirdiği gibi, erkeklerle kadınlar arasındaki eşitsizliğin de katlanmasına yol açtı.</p>
<p>Öncelikle, pandemi nedeniyle kapanan ya da işçi tensikatına giden işyerlerinde işten çıkarma ve ücretsiz izne çıkarmada öncelik, çalışmaları “aile bütçesine katkı” olarak görülen ve karantina koşullarında evlere kapanan çocuklarla ilgilenmeleri “doğal görev” kabul edilen kadınlara verildi. Pandemiden en çok etkilenen sektörlerin, kadın istihdamının yoğun olduğu hizmet,<a name="_ftnref20"></a><a href="#_ftn20#_ftn20">[20]</a> perakende, ticaret, gıda gibi işkolları olması, kadın istihdamındaki düşüşün bir başka nedeni. Tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de… Nitekim, UNDP Türkiye Analizi, pandemi sürecinde işten çıkartılanlar ve ücretsiz izne çıkartılanlar arasında kadınların ağırlıkta olduğunu gösteriyor. DİSK/ Genel-İş Covid-19 salgınının kadın işçiler üzerindeki etkileri araştırması Mart 2021 raporuna göre de, kadın işçilerin yüzde 38’inin geliri düştü ve son bir yıl içerisinde geniş tanımlı kadın işsizliği 1 milyon 346 bin kişi arttı.</p>
<p>DİSK Araştırma Dairesi Uzmanı Deniz Beyazbulut’a göre, son bir yılda kadınların istihdamında yüzde 6,5’lik bir düşüş yaşanırken bu oran erkeklerde yüzde 2.7 olarak gerçekleşti. Bunun yanı sıra iş aramayan ancak çalışmaya hazır olan grup, kadınlarda yüzde 171’lik bir artış gösterdi.<a name="_ftnref21"></a><a href="#_ftn21#_ftn21">[21]</a></p>
<p>Yani pandemi, kadın işsizliğini ve yoksulluğunu katladı… 15 yaş üstü, yani çalışabilir yaştaki kadınların yüzde 73’ünün işgücü piyasasının dışında, yani herhangi bir gelirden yoksun olduğu<a name="_ftnref22"></a><a href="#_ftn22#_ftn22">[22]</a> Türkiye’de durumun ne denli vahim boyutlara ulaştığını varın siz tahayyül edin.</p>
<p>Ama Covid-19 yalnızca kadın işsizlik ve yoksulluğunu katlamakla yetinmedi. Aynı zamanda kadına yönelik şiddeti de arttırdı…</p>
<p>Küresel salgın, geliri düşen, her an işten çıkartılma ya da en azından “ücretsiz izin” adı altında bir belirsizliğe mahkûm kılınma riski altındaki aileyi, çocuklarla birlikte eve kapatırken, kadın-erkek ilişkilerindeki gerilim hatlarına da aşırı bir yük bindirdi. Kadınlar bir yandan çocukların “on-line” eğitiminin gözetmenliği, bir yandan evdeki kocanın artan yükü, bir yandan katlanan sağlık ve hijyen gereksinimleri, bir yandan en azından konu-komşuyla dertleşmeye gidememek, yani sosyal tecrit, ve hele ki aynı zamanda on-line çalışma yükümlülüğü altındaysalar bir yandan da saatleri iyice belirsizleşmiş mesai altında helak olurken, bir yandan da koca şiddetine karşı tümüyle savunmasız kaldılar.</p>
<p>Birleşmiş Milletler Kadın Birimi’nin verilerine göre pandemi sürecinde dünya genelinde kadına ve kız çocuklarına yönelik raporlanan şiddet vakalarında ciddi bir artış yaşandı. BM’nin “gölge pandemi” olarak tanımladığı bu artış sonucunda son bir yılda 15-49 yaş arası 243 milyon kadın ve kız çocuğu fiziksel ve cinsel şiddete maruz kaldı. Karantina uygulamaları sürecinde Kanada, Almanya, İspanya, İngiltere ve ABD’de ev içi şiddet vakalarında ve kadınların acil durum sığınağına taleplerinde bir artış gözlenirken, bu artış Fransa’da yüzde 30, Singapur’da yüzde 33, Arjantin’de yüzde 25 düzeyine ulaştı. Türkiye’de Nisan ayında gerçekleştirilen bir araştırma ise kadına yönelik şiddetin COVID-19 sürecinde yüzde 27.8 arttığını gösteriyor.<a name="_ftnref23"></a><a href="#_ftn23#_ftn23">[23]</a> Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’undan Gülsüm Kav, pandemi döneminde telefon destek hattına ulaşanların 3’te 2 oranında arttığını belirtirken, Mor Çatı yetkilileri de pandemi nedeniyle şiddet uygulayan erkeğe evden uzaklaştırma tedbiri uygulanmadığı ve kadınların sığınma evlerine kabul edilmediği açıklamasını yapıyor.<a name="_ftnref24"></a><a href="#_ftn24#_ftn24">[24]</a></p>
<p>Kimilerinin felaketi, başkalarının saadeti oluyor. Şunun altını çizmeli, büyük patronlar Türkiye’de de Covid-19 krizini fırsata çevirmeyi bildiler. İşveren için sıfır maliyetli “uzaktan çalışma” formülünü (öyle ya, personel kendi evinde, kendi elektriğini-suyunu kullanarak, kendi ısıtma giderlerini karşılayarak, patronlarını servis, yemek gibi angaryalardan kurtararak, kendi bilgisayarlarıyla, hatta çoğunlukla kendi internet abonelikleri üzerinden çalışırken işletme giderlerini de sıfırlamış oldu) böylelikle test etti &#8211; ve sevdi<a name="_ftnref25"></a><a href="#_ftn25#_ftn25">[25]</a>… Sonradan işten çıkartmalara dönüşen ücretsiz izinler, işçi giderlerini aşağı çekerken, yaygınlaşan işsizlik, çalışma sürelerini uzatmanın, çalışanlar üzerindeki iş yükünü arttırmanın önünü açtı. Fiziksel çalışmanın sürdürüldüğü işyerlerinden bazılarında “sağlık” gerekçesiyle yemek servisi durduruldu.</p>
<p>Dardanel’de çalışan kadın işçilerin sosyal medyada paylaştıkları şu mesaj, patronların pandemiyi nasıl fırsata çevirdiklerinin tanığıdır:</p>
<p>“…fabrikanın tüm bölümlerinde iş hukukuna aykırı davranışlar sergileniyor. 9.5 saatlik mesai süresinde yalnızca yarım saat yemek molası veriliyor, 7.5 saati aşan çalışma süresinde hakkımız olan bir saatlik molalara çıkamıyoruz.</p>
<p>Daha önce de uygulanan bu hukuksuzluğun yeni bahanesi ise covid-19. Çalışma saatleri içerisinde onlarca kişi; kapalı alanda, aynı bantta, aynı tezgahta yan yanayken bulaşmayan virüs; açık havada, mola alanında ve dinlenme süresinde bulaşıcılık gösteriyor gibi davranılıyor.</p>
<p>12 saat çalışırken ise molalarda çay ve su bile verilmiyor. Kantinden sürekli zamlanan fiyatlarla kendimiz almak zorunda kalıyoruz. Yemekhanede yemeklerimizden sürekli böcekler çıkıyor.</p>
<p>Yemek sonrasında tüm işçiler mide rahatsızlıklarından yakınıyor, kullanılan ucuz yağlar mide yanması ve şiddetli bulantı yapıyor. Sadece çalışan sağlığını tehdit etmekle de kalmıyor elbette.</p>
<p>Fabrika içerisinde kamera ile çekim yapmak yasak çünkü kurtlu ve bozuk ürünleri çekip basına vereceğimizden korkuyorlar. Paketleme esnasında bozuk ve çok bozuk ürünleri ayırıp bozuk ürünleri tekrar kutulayıp tüketiciye sunuyoruz.</p>
<p>Fabrikada sendika olmadığı için hakkımızı arayamıyoruz, sesini çıkaran arkadaşlarımız hiçbir sebep gösterilmeden işten çıkarılıyor. Fazla mesai ücretlerimiz yatmıyor, türlü bahanelerle ücret kesintileriyle karşılaşıyoruz.</p>
<p>Personel kartını bir dakika erken bastığımızda iki saatlik ücret kesintisi yapılıyor. Telefondan saate bakmak da ücret kesintisi sebeplerinden yalnızca biri.</p>
<p>Asgari ücretin üzerinde maaş alan sigortalı çalışanların (sayısı her ne kadar az olsa da) sigortası asgari ücret üzerinden yatıyor.</p>
<p>Reklamında ülkede en fazla kadın çalışan oranı olan fabrika olmaktan övünen patron kadın çalışanlara kreş hakkı vermediği için, içeride şiddetli kadın düşmanlığı yaşattığı için samimiyetine inanmıyoruz.</p>
<p>Dardanel balık uzmanı değil, ücret kesintisi ve kadın düşmanlığı uzmanıdır. Makarnaya koyan işverenin kadın düşmanlığını yakından tanıyor ve fabrika içinde yaydığı kadın düşmanlığı da teşhir ediyoruz.”<a name="_ftnref26"></a><a href="#_ftn26#_ftn26">[26]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>“Kıyamet” Dedikleri ha Koptu ha Kopacak</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Söze “kıyamet alâmetleri”yle başlamıştım. Aslına bakılırsa, “zincirlerinden başka yitirecek bir şeyi olmayanlar” için kıyamet, pek öyle korkulacak bir şey değil. Nihayetinde “kıyam/ayaklanma” kökünden türetilmiş bir kavram değil mi? Ayaklanma, ya da “ayakların baş olması”. “Ayak takımı”nın, yoksulların, sömürülenlerin, ezilenlerin, “Artık Yeter!” diyerek ekmeğin ve gülün herkese yeteceği eşitlikçi, özgürlükçü, kardeşçe, insanca bir yaşamı kendi elleriyle kurmak için harekete geçmesi… Hayır, bunlar hiç de kötü şeyler değil.</p>
<p>Emekçiler, ama en çok da kadın emekçiler, bir süredir, “Artık Yeter”in sinyallerini veriyorlar. Novamed, Flormar, Greif, CPS Tekstil, Simbo, Real, İndomie, Mitsuba, Destek Otomotiv, Atılım Tekstil, Migros, Bel Karper… tüm ülkeyi sarsacak bir kıyametin müjdecisi, kadınların ön safta direnişi yükselttikleri çoban ateşlerinden bazıları.</p>
<p>Onlar hem emekçilerin, hem de kadınların kurtuluşunun yollarını döşüyorlar. Öyleyse, şimdi Ruhi Su ustayla birlikte terennüm etme zamanı:</p>
<p><em>Dinleyin arkadaşlar/ Bir atasözümüz var/ Biri yer biri bakar/ Kıyamet ondan kopar.</em></p>
<p><em>Kıyamet dedikleri/ Ha koptu ha kopacak/ Yoksuldan halktan yana/ Bir dünya kurulacak.</em></p>
<p><em>Görmüşler ileriyi/ Atalarımız demek/ Herkese yeter dünya/ Herkese yeter ekmek.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>2 Aralık 2021 10:01:57, İstanbul.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>N O T L A R</em></strong></p>
<p><a href="#_ftnref1#_ftnref1">[*]</a> İnsancıl Dergisi, Yıl:31, No:379, Şubat 2022&#8230;</p>
<p><a href="#_ftnref1#_ftnref1">[1]</a> Karl Marx.</p>
<p><a href="#_ftnref2#_ftnref2">[2]</a> Yahudi-Hıristiyan ve İslâm geleneğinde kıyamet alameti sayılan grotesk varlıklar: cüceler, devler, cin ve şeytanlar ya da yıkıcı/ istilacı kavimler.</p>
<p><a href="#_ftnref3#_ftnref3">[3]</a> Bunlar “büyük alâmetler”… Bir de “kıyamet”in ön habercileri olan küçük, yerel alametler var. Bazıları şöyle: Âlimlerin sayısı azalıp cehalet artacak; emanete kıymet verilmeyecek; doğanın dengesi bozulacak; kimse kimseye güvenmeyecek; faiz yayılıp ticarette dürüstlük ortadan kalkacak; kadınların sayısı artıp erkeklerin sayısı azalacak; her yere yüksek katlı binalar dikilecek; iş ehli olmayan kişilere verilecek; doğru söz söyleyenler susturulacak; komşuluk ilişkileri bozulacak; adaletle hükmeden hükümdar kalmayacak…</p>
<p><a href="#_ftnref4#_ftnref4">[4]</a> OXFAM, “Extreme inequality and essential services” (https://www.oxfam.org/en/what-we-do/issues/extreme-inequality-and-essential-services)</p>
<p><a href="#_ftnref5#_ftnref5">[5]</a> Anna Papadopulos, “The World’s Richest People (Top Billionaires 2021)”, <em>Ceoworld,</em> 4 Kasım 2021, https://ceoworld.biz/2021/11/04/the-worlds-richest-people-2021/)</p>
<p><a name="_ftn6"></a><a href="#_ftnref6#_ftnref6">[6]</a> Bkz. Nominal GSYİH değerlerine göre ülkeler listesi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Nominal_GSY%C4%B0H_de%C4%9Ferlerine_g%C3%B6re_%C3%BClkeler_listesi</p>
<p><a name="_ftn7"></a><a href="#_ftnref7#_ftnref7">[7]</a> https://www.un.org/sustainabledevelopment/poverty/</p>
<p><a name="_ftn8"></a><a href="#_ftnref8#_ftnref8">[8]</a> Carmen Reinhart ve Vincent Reinhart, “Ekonomide Pandemi Etkisi: Büyük Buhran’a Hazır Olun”, <em>Fikir Turu,</em> 17 Eylül 2020, https://fikirturu.com/ekonomi/ekonomide-pandemi-etkisi-buyuk-buhrana-hazir-olun/</p>
<p><a name="_ftn9"></a><a href="#_ftnref9#_ftnref9">[9]</a> Örneğin Kanada, aşının yeni dolaşıma girdiği 2021 başlarında her bir yurttaşını beş doz aşılamaya yetecek kadar aşı satın almıştı. Yoksul ülkelerin çoğu için aşı sırasının en erken 2022’de (başka yorumlara göre 2024) geleceği bildiriliyor. (“<strong>Covid-19 Aşısı: Zengin Ülkeler Aşıların Çoğunu Satın Aldı, Yoksul Ülkeler 2022’ye Kadar Beklemek Zorunda Kaldı”, BBC News, 26 Ocak 2021, https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-55805108)</strong></p>
<p><a name="_ftn10"></a><a href="#_ftnref10#_ftnref10">[10]</a> “DSÖ’den Yoksul Ülkeler İçin Aşı Bağışı Çağrısı”, <em>DW, </em>27 Mart 2021, https://www.dw.com/tr/ds%C3%B6den-yoksul-%C3%BClkeler-i%C3%A7in-a%C5%9F%C4%B1-ba%C4%9F%C4%B1%C5%9F%C4%B1-%C3%A7a%C4%9Fr%C4%B1s%C4%B1/a-57024453</p>
<p><a name="_ftn11"></a><a href="#_ftnref11#_ftnref11">[11]</a> “Milyonerlerin Sayısı İlk Kez 20 Milyonu Geçti”, <em>DW,</em> 20.6.21, https://www.dw.com/tr/milyonerlerin-say%C4%B1s%C4%B1-ilk-kez-20-milyonu-ge%C3%A7ti/a-58089222</p>
<p><a name="_ftn12"></a><a href="#_ftnref12#_ftnref12">[12]</a> http://data.worldbank.org/indicator/SL.TLF.PART.TL.FE.ZS.</p>
<p><a name="_ftn13"></a><a href="#_ftnref13#_ftnref13">[13]</a> “Gender pay gap will not close for 70 years at current rate, says UN”, <em>The Guardian</em>, 5 Mart 2015.</p>
<p><a name="_ftn14"></a><a href="#_ftnref14#_ftnref14">[14]</a> “Amazon Çalışanları, Kovulmamak İçin Tuvalete Bile Gitmiyorlar”, <em>Pazarlamasyon, </em>16 Nisan 2018, https://pazarlamasyon.com/amazon-calisanlari-kovulmamak-icin-tuvalete-bile-gitmiyorlar/</p>
<p><a name="_ftn15"></a><a href="#_ftnref15#_ftnref15">[15]</a> “Bu İşyerinde İşçiler Altlarına Bez Bağlıyor!”, <em>Cumhuriyet,</em> 14 Mayıs 2016, https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/bu-isyerinde-isciler-altlarina-bez-bagliyor-533512</p>
<p><a name="_ftn16"></a><a href="#_ftnref16#_ftnref16">[16]</a> Kasım Cindemir, “Kriz Amerika’da 70 Yaşındaki Kadını Geneleve Düşürdü”, <em>Hürriyet</em>, 24 Kasım 2008, s. 8.</p>
<p><a name="_ftn17"></a><a href="#_ftnref17#_ftnref17">[17]</a> UNIFEM, Progress of the World’s Women, 2005. Women, Work and Poverty.</p>
<p><a name="_ftn18"></a><a href="#_ftnref18#_ftnref18">[18]</a> http://www.abs.gov.au/AUSSTATS/abs@.nsf/Lookup/4102.0 Main+Features40Marchyüzde202009.</p>
<p><a name="_ftn19"></a><a href="#_ftnref19#_ftnref19">[19]</a> http://www.statcan.gc.ca/pub/89-503-x/2010001/article/11546/tbl/tbl006-eng.htm</p>
<p><a name="_ftn20"></a><a href="#_ftnref20#_ftnref20">[20]</a> Örneğin Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre salgın nedeniyle, çalışan kadınların yüzde 61.2’sini istihdam eden hizmetler sektöründe yüzde 4.3 küçülme yaşandı.</p>
<p><a name="_ftn21"></a><a href="#_ftnref21#_ftnref21">[21]</a> <strong>Ayşegül Ilgın, “Salgın neden en çok kadınları vurdu?”</strong> <strong><em>Deutsche Welle Türkçe, </em></strong><a href="https://www.dw.com/tr/salg%C4%B1n-neden-en-%C3%A7ok-kad%C4%B1nlar%C4%B1-vurdu/a-56787185">https://www.dw.com/tr/salg%C4%B1n-neden-en-%C3%A7ok-kad%C4%B1nlar%C4%B1-vurdu/a-56787185</a></p>
<p><a name="_ftn22"></a><a href="#_ftnref22#_ftnref22">[22]</a> Menekşe Tokyay, “Pandemi sürecinde kadınlar daha da yoksullaşıyor”, <em>Euronews, </em>24 Mart 2020, https://tr.euronews.com/2020/05/24/rapor-pandemi-surecinde-kad-nlar-daha-da-yoksullas-yor</p>
<p><a name="_ftn23"></a><a href="#_ftnref23#_ftnref23">[23]</a> “Covid-19 Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliğini Derinleştiriyor mu?” https://mag.bilgi.edu.tr/tr/haber/covid-19-toplumsal-cinsiyet-esitsizligini-derinles/</p>
<p><a name="_ftn24"></a><a href="#_ftnref24#_ftnref24">[24]</a> <strong>Ayşegül Ilgın, “Salgın neden en çok kadınları vurdu?”, a.y.</strong></p>
<p><a name="_ftn25"></a><a href="#_ftnref25#_ftnref25">[25]</a> Nitekim, “Uzaktan Çalışma Yönetmeliği” 10 Mart 2021’de Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. (İdil Tezer, “Uzaktan Çalışma Sisteminde Kadının Adı Yok”, <em>Kadın İşçi, </em>23 Mart 2021, https://www.kadinisci.org/2021/03/23/uzaktan-calisma-sisteminde-kadinin-adi-yok/</p>
<p><a name="_ftn26"></a><a href="#_ftnref26#_ftnref26">[26]</a> Dardanel İşçi Dayanışması, https://twitter.com/dardanelisciler/status/1457048438282014721</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fkriz-pandemi-siddet-ve-kadinlar%2F&amp;linkname=KR%C4%B0Z%2C%20PANDEM%C4%B0%2C%20%C5%9E%C4%B0DDET%20VE%20KADINLAR" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="https://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fkriz-pandemi-siddet-ve-kadinlar%2F&amp;linkname=KR%C4%B0Z%2C%20PANDEM%C4%B0%2C%20%C5%9E%C4%B0DDET%20VE%20KADINLAR" title="Twitter" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_email" href="https://www.addtoany.com/add_to/email?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fkriz-pandemi-siddet-ve-kadinlar%2F&amp;linkname=KR%C4%B0Z%2C%20PANDEM%C4%B0%2C%20%C5%9E%C4%B0DDET%20VE%20KADINLAR" title="Email" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fkriz-pandemi-siddet-ve-kadinlar%2F&amp;linkname=KR%C4%B0Z%2C%20PANDEM%C4%B0%2C%20%C5%9E%C4%B0DDET%20VE%20KADINLAR" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fwww.politikhane.com%2Fkriz-pandemi-siddet-ve-kadinlar%2F&#038;title=KR%C4%B0Z%2C%20PANDEM%C4%B0%2C%20%C5%9E%C4%B0DDET%20VE%20KADINLAR" data-a2a-url="https://www.politikhane.com/kriz-pandemi-siddet-ve-kadinlar/" data-a2a-title="KRİZ, PANDEMİ, ŞİDDET VE KADINLAR"></a></p><p>The post <a href="https://www.politikhane.com/kriz-pandemi-siddet-ve-kadinlar/">KRİZ, PANDEMİ, ŞİDDET VE KADINLAR</a> appeared first on <a href="https://www.politikhane.com">POLİTİKHANE</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.politikhane.com/kriz-pandemi-siddet-ve-kadinlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">2866</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
